islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
45,3990
EURO
53,3011
ALTIN
6.812,59
BIST
14.783,75
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
25°C
İstanbul
25°C
Parçalı Bulutlu
Çarşamba Hafif Yağmurlu
22°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
18°C
Cuma Az Bulutlu
20°C
Cumartesi Az Bulutlu
23°C

İNSANIN EN YÜCE HAZZI: ALLAH’I BİLMEK VE O’NUN CEMALİNİ MÜŞAHEDE ETMEK

İNSANIN EN YÜCE HAZZI: ALLAH’I BİLMEK VE O’NUN CEMALİNİ MÜŞAHEDE ETMEK
19/10/2025 11:00
A+
A-

İnsanın Yaratılış Gayesi

İnsanoğlu, fıtrat itibarıyla iki yönlü yaratılmıştır: biri cismânî (maddî), diğeri rûhânî (manevî).
Cismanî yönü arzular, öfke, şehvet ve nefis kuvveleriyle hareket eder; rûhânî yönü ise kalp, ruh ve akıl vasıtasıyla Allah’ı bilmeye, O’na yönelmeye, O’nu sevmeye meyillidir.

Kur’an, bu yönelişi “Ben cinleri ve insanları, ancak (Beni bilip) Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 56) ayetiyle haber verir.

Bu kulluğun özünde bilmek (maʿrifet) vardır; çünkü ibadet, Allah’ı tanımanın meyvesidir.

Dolayısıyla insanın hakikî gayesi marifetullah, yani dünyada Allah’ı tanımak ve âhirette O’nun cemâlini müşâhede etmektir.

Zira bilmek, sevmeyi doğurur; seven sevdiğine itaat eder; bu da insanı Allah’ın rızasına ulaştırır.

Kalbin Lezzeti: Marifetullah’ın Hakikati

İmam Gazâlî, İhyâʾ ʿUlûmi’d-Dîn isimli eserinde şöyle der:

“Her kuvvenin kendine mahsus bir lezzeti vardır; kalbin lezzeti ise Allah’ı bilmek ve tanımaktır.”

Gözün lezzeti görmek, kulağın lezzeti işitmek, dilin lezzeti tatmak, burnun lezzeti koklamak; kalbin lezzeti ise Allah’ı bilmek, O’nu sevmek ve O’nunla huzur bulmaktır.

Zira kalp, insanın idrâk merkezi ve ilâhî tecellî mahallidir.
Bedenin ve nefsin gıdası yemek ve içmek, kalbin ve ruhun gıdası zikir ve marifettir.
Nasıl ki aç kalan beden zayıflarsa, zikirsiz ve marifetsiz kalp de kararır.

Dünyevî tüm hazlar zamanla solar, ama marifetullah’tan doğan kalbî lezzet ölmez; zira o, Allah’ı bilmenin ve O’nunla yaşamanın hazzıdır.
Nitekim Kur’an, bu ilahî aydınlanmayı şöyle haber verir:

“Allah, kimin göğsünü İslâm’a açmışsa, o Rabbinden bir nur üzeredir.” (ez-Zümer, 22)

Bu nur kalbe doğduğunda insan artık basîret (manevî görüş) sahibi olur.
Basîret, aklın ötesinde bir kavrayıştır; çünkü kalp, Allah’ın nuruyla görür.
Bu yüzden kalbin lezzeti, varlığın hakikatini nur-i ilâhî ile müşahede etmektir.

Marifetullah: Bilginin Şerefi ve İmanın Derinliği

“İlmin şerefi mâlumun, yani bilinenin şeref ve rütbesi ölçüsündedir.” (İmam Gazâlî)

Mâlum (bilinen) ne kadar şerefliyse, onu bilmek de o kadar şereflidir.
O hâlde en şerefli mâlum, Allah Teâlâ’nın Zâtı ve sıfatlarıdır.
Mârifeti elde eden kimse, sadece aklen değil, kalben de yükselir.
Bu yüzden marifetullah, hem ilmin kemali, hem imânın hakikati, hem de kalbin Allah’ı tanımasıdır.

Bu, sadece kavramsal değildir; şuhûdîdir (müşâhedeye dayalıdır) yâni gözle değil, kalple görülür, ruhla sezilir. Çünkü Allah, akli ve naklî delillerle bilinir, kalbin nuruyla tanınır, ruhun huzuruyla sevilir.
Akıl delil bulur, kalp tanış olur, ruh yakınlık kazanır.
Bilgi marifete, marifet muhabbete, muhabbet vuslata dönüşür.
Kim O’nu bilirse, O’ndan başkasını tanımaya ihtiyaç duymaz.
Kim O’nu tanırsa, her şeyde O’nu görür.

Nur ve Basiret: Kalpteki İlâhî Tecellî

Kur’an’da nur kavramı, sadece fizikî ışık değil; varlığın ilahî dayanağı olarak geçer:

“اللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ.”
“Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (en-Nûr, 35)

Bu ayet, hem lughavî (lafzî ve dilsel yönüyle),
hem beyânî (ifade ve teşbih sanatları yönüyle),
hem de işârî (kalbî ve bâtınî tecellîler yönüyle) şu hakikati bildirir:

“Varlık, O’nun nuruyla kaimdir; idrak, O’nun nuruyla mümkün olur.”

Varlık, Allah’ın nuruyla var olur; bilgi, O’nun nuruyla bilinir.
Dolayısıyla hakikati görmek, bu nurun kalpte tecellî etmesine bağlıdır.

Basiret, bu tecellînin kalpteki şuur hâlidir.
Nefsin perdeleri (hevâ, şehvet, gaflet) aralandığında, kalp hakikati olduğu gibi müşahede eder.
İşte marifetullah’ın zevki, bu müşahedenin doğurduğu ruhanî hazdır.

Zâhirî ve Bâtınî Lezzetlerin Mukayesesi

Kur’an, insana hem dünya hem âhiret boyutuyla hitap eder; çünkü insan, bedenle ruhun birleştiği ilahî bir terkiptir.
Kur’an bunu iki aşamalı bir yaratılışla anlatır:

“O’nu (Âdem’i) çamurdan şekillendirdi, sonra ona kendi ruhundan üfledi.” (es-Secde, 9)

Bu iki yönün de kendi gıdası, kendi lezzeti vardır. Ancak biri fânî, diğeri bâkîdir.

Zâhirî, yâni dünyevî ve cismanî lezzetler,
bedene  hitap eden geçici hazlardır:

Yeme, içme, giyinme, süslenme, rahat yaşama, cinsellik, şehvet, şöhret, övülme, alkış, makam, mal, mülk…

Bunların her biri ruhun perdesidir.

Kur’an bu hakikati şöyle bildirir:

“Kadınlar, oğullar, yığın yığın altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.
Bunlar dünya hayatının geçimliğidir.
Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.” (Âl-i İmrân, 14)

Bu süs, bir imtihan perdesidir.
Zira her zâhirî lezzet, kendisinde bir fâni güzellik taşır; fakat insanı gaflete düşürüp Allah’ı unutturursa, insanı ebedî güzellikten, ebedî nimetlerden alıkoyar.
Bu lezzetler geçicidir.
Göz doyar, mide dolar ama kalp ve ruh yine aç kalır.

Zira kalp, dünya nimetleriyle değil; Allah’ın nuruyla, zikriyle, mârifetle doyar.
Gözün göremediği, kulağın duyamadığı, sadece kalbin idrâk edebildiği lezzet işte budur.

Bâtınî Lezzetler: Kalbin Doyumu, Ruhun Dirilişi

Bâtınî lezzetler ise kalbe ve ruha aittir.
Bunlar, insanın asıl yaratılış gayesi olan marifetullah, muhabbetullah ve ihsan şuuru etrafında şekillenir:

İman, zikir, tefekkür, marifet, muhabbet, ihsân, tevekkül, rızâ, itmi’nân… Bunların hepsinin bir lezzeti, bir tadı vardır.
Bu lezzetler, Allah’ın nurunun bir yansımasıdır.
O nur ki, sönmez, tükenmez…

“Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur (itmi’nân) bulur.” (er-Ra‘d, 28)

Bâtınî lezzet, gözle, kulakla, dille, damakla değil; kalple tadılır.
Akılla değil, ruhla sezilir.

Bedenin ve nefsin hazzı doymakla veya sahip olmakla tükenir;
kalbin ve ruhun hazzı ise zikirle artar, tefekkürle derinleşir.

Çünkü Allah’ı zikrettikçe kalp arınır,
kalp arındıkça insan Allah’ı tanır;
Allah’ı tanıdıkça da kalp, hakikî huzurun tadını alır.

Yâni:

Gözün lezzeti görmek, kulağın lezzeti işitmek,
dilin lezzeti tatmak, burnun lezzeti koklamak, kalbin lezzeti ise Allah’ı tanımak, O’nu sevmek ve O’nunla huzur bulmaktır.

Marifetullah: İhsan Mertebesinin Kalbidir

Hadîs-i şerifte şöyle buyurulur:

“İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına O’na kulluk etmendir; her ne kadar sen O’nu göremesen de O seni görmektedir.” (Buhârî, İman, 36)

Bu tanım, marifetullah’ın ahlâkî tezahürüdür.
Marifet nuru kalpte tecellî ettiğinde kul artık Rabbine yönelir.
Sürekli Rabbisinin huzurundadır.
İşte bu, ihsân makamıdır: Allah’ı görüyormuş gibi yaşamak…

Böyle bir kalp, “fena”dan (benliğin silinmesinden) geçip “beka”ya (Allah’la dâim olmaya) ulaşır.
Artık onun için dünya, Hakk’ın aynası; varlık, O’nun isimlerinin tecellîsidir.

Sonuç İtibarıyla

İnsanın yaratılış gayesi, Allah’ı bilmek (marifetullah),
O’nu sevmek (muhabbetullah)
ve O’nu görür gibi yaşamak (ihsân).

Kalp bu zikirle uyanır, bu marifetle dirilir, bu tefekkürle derinleşir, bu ihsânla kemale erer.
Bedene ve nefse hitap eden dünya lezzetleri fânidir; kalbe ve ruha hitap eden salih ameller ise bâkîdir.

Dolayısıyla, insanın hakikî saadeti, sahip olduğu dünyalıklarda değil; kalbinde doğan ilâhî nurdadır.
Zira dünya nimetleri gelip geçicidir; bugün var, yarın yoktur.
Ama kalbe doğan marifet nuru, insanı hem dünyada hem ahirette huzura taşır.

“Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; ölümsüz olan salih ameller ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.” (el-Kehf, 46)

Kadir Bekil

İSLAMİ HABER “MİRAT”   -YOUTUBE- 

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ 

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.