
İnsanlık tarihinin büyük kırılma ve buhran dönemleri, entelektüel zihnin en hararetli çalıştığı, kurulu düzenlerin sorgulandığı ve kaçınılmaz olarak “kurtuluş nazariyelerinin” ortaya çıkmaya başladığı dönemlerdir. Ancak bu nazariyelerin trajik bir ortak yazgısı vardır: Doğdukları iklimin panik havası, aceleciliği ve psikolojik baskısı dolayısıyla bir tarafları sakat doğar. Kriz anlarında geliştirilen kurtuluş düşünceleri, sakin bir zihinle kurgulanmış düşünceler gibi olamaz. Daha çok şaşkınlığın ve ne yapacağını tam kestirememenin ruh haliyle üretilmiş düşüncelerdir.
İslam dünyası, son yüz elli-iki yüz yıldır tam olarak bir şaşkınlık sarmalının içinde debelenmektedir. Siyasi egemenliğin yitirildiği, iktisadi ve hukuki mevzilerin kaybedildiği o karanlık eşikte üretilen her fikir, derinlemesine düşünülmüş birer dünya tasavvuru olmaktan ziyade, acil eylem planı olarak kurgulanmıştır.
Yakın tarihimizde Müslüman düşünürlerin can simidi olarak sarıldığı üç büyük nazariye –Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılık– rüştünü ispat edemeden tarihin hızlı akışına kapılmıştır. Bu fikirlerin her biri, başlangıçta kendi içinde tutarlı, bağımsız ve kurucu birer kurtuluş nazariyesi olma iddiasındaydı. Fakat gelişmelerin hızı, coğrafyanın toz duman halindeki dönüşümü, altı yüz yıllık bir devletin çöküşü ve en önemlisi de zihinlerdeki o acelecilik ve telaş, bu nazariyelerin sınırlarını belirsiz kılmıştır.
Bugün geldiğimiz 21. yüzyıl postmodern dünyasında, bu üç akım artık bağımsız birer düşünce ekolü olmaktan çıkmış, her biri dünyevi iktidara eklemlenmiş birer bulanık zihniyete dönüşmüştür. Erken dönemde, İslamcılık iddiasındaki aktörlerin Türkleri “Kavm-i Necib” (Soylu Kavim) olarak taltif etmesiyle başlayan o örtük milliyetçi cilveleşme, bugün artık saklanamaz bir sentez halini almıştır.
Bugünün entelektüel ikliminde ne saf bir Osmanlıcılıktan, ne arı bir Türkçülükten ne de bağımsız bir İslamcılıktan bahsetmek mümkündür. İslamcı olduğunu iddia edenlerin aynı zamanda en koyu laik seküler devletçi tezleri savunması, Türkçülük fikrinin sınırlarında gezinmesi, bu felsefi omurga kaybının ve entelektüel sığlığın en açık kanıtıdır. Karşımızdaki manzara, bir sentez değil, kavramların birbirini yiyerek tükettiği bir acizlik tablosudur.
Bu üçüz miras içinde en büyük felsefi ve ahlaki kırılmayı hiç şüphesiz İslamcılık yaşamıştır. Zira İslamcılık, varoluşsal iddialarını tarih dışı, evrensel, mutlak ve ilahi değerlere dayandırdığını iddia ediyordu. Dolayısıyla onun hatası ve düşüşü, diğer dünyevi nazariyelere kıyasla çok daha sarsıcı olmuştur. Zira bu düşüş İslamcılıktan muhafazakârlığa, muhafazakârlıktan devletçiliğe evrilen bir süreç içinden geçmiştir.
İslamcılığın tarih sahnesindeki en büyük stratejik ve ahlaki hatası, modern devlet aygıtıyla ve seküler iktidar mekanizmalarıyla kurduğu kuralsız, helal-haram hassasiyetini ve ahlaki sınırları göz ardı eden makyavelist ve faydacı temas olmuştur. İktidarın dönüştürücü gücünü hafife alan, onun doğasındaki sekülerleştirici ve yozlaştırıcı potansiyeli tahlil edemeyen bu nazariye, kısa sürede iktidarın potasında erimeye başlamıştır. Muhalifini alt etmek için onun silahlarıyla donanan İslamcılık, zamanla bizzat muhalifinin karakterine bürünmüştür.
Bugün modern kapitalist sistemin, seküler tüketim toplumunun ve egemen bürokratik çarkların birer dişlisi olarak iş gören elitlerin kendilerini hâlâ İslamcı olarak tanımlayabilmesi, bu tarihsel ve ahlaki çözülmenin en somut göstergesidir. İslamcılık, sistemi dönüştürme iddiasıyla girdiği iktidar arenasında, sistem tarafından ehlileştirilmiş ve onun en kullanışlı aparatı haline getirilmiştir. Bu ağır itibar kaybı, üç beş siyasi figürün şahsi günahı değil, kurtuluş düşüncesi olarak ortaya çıkan bir nazariyenin ontolojik ve felsefi iflasıdır.
Ancak bu entelektüel iflas, hakikatin ve arayışın bittiği anlamına gelmez. Bilakis, insanlık ve özellikle de İslam coğrafyası, bugün ilkinden çok daha bunaltıcı, çok daha küresel bir varlık buhranın eşiğindedir. Egemen küresel emperyalizmin, insanı, doğayı ve ahlakı tükettiği bu çağda, yeni bir söz söylemek, yeni bir çıkış yolu önermek Müslüman aydınların omuzlarındaki en büyük tarihsel sorumluluktur.
Fakat bu yeni söz, geçmişin bulanık zihniyeti ve içi boşaltılmış kavramlarla söylenemez. Yapılması gereken ilk radikal hamle, modern dönemin tepkisel, savunmacı ve karşıtlık üzerinden kendini kuran zihinsel kodlardan arınarak, “ben, biz” idrakini kuşanmak olmalıdır. Zira bir kurtuluş düşüncesi olarak ortaya çıkan zihniyetlerin, “ben idraki” olmazsa, çıkışa giden kapı bulunamaz.
Bize gereken şey, egemen sisteme eklemlenen veya onun üzerinden kendini konumlandıran bir ideoloji değil, doğrudan kendi saf kaynağına yaslanan, sözünü sakınmayan, dünyevi iktidarların kavramsal sömürgeciliğini reddeden yalın ve kurucu bir “Müslümanlık” duruşudur. Bu isim değişikliği, sadece dilsel bir oyun değil, teoriyi politik bir kazanç aracı olmaktan çıkarıp, Müslümanlığı kendi saf, ahlaki ve peygamberlerin usulüne döndürme mücadelesi olmalıdır.
Yeni bir dünya düzeninin konuşulduğu bu alacakaranlık çağında, Müslüman zihin kendi kurucu kavramlarını yeniden inşa etmek zorundadır. Ancak bu kez, geçmişin o telaşlı aceleciliğinden, günü kurtarma refleksinden uzak durulmalıdır. İslamcılığın dünyevi iktidarla kurduğu pragmatik ve araçsal ilişkilerin yerini, Müslümanlığın inancına olan sadakati almalıdır.
Bir defa bendeniz şahsen Allah ve Ahiret Gününe inanmış bir müslüman olarak dünyanın, dünya devletlerinin ve milletlerinin ve insanlığın geçiröeiş ve yaşamış olduğu süreeçlerin Rabbimizin bir tasarrufuolduğu vihtiyle asla sorgulamam ve eleştiremem diyorum. Çünkü, Dail-i Mtulak olan Allah böye takdir etmiştir ve mukaddderat da böyle tahakkuk etmiştir. Allahımızın buyurk ve amirlerinin aksine geçirilen ve yaşanılan sürece asla rıza göstermez ve eb azından kalben buğz edeek yaklaşır bir müslüman… Bu nokta-ı nazardan hareketle yapılacak pek bir şey oktur diyorum. Mâide Suresi 105. ayeti celilesinde buyrulduğu gibi, : Siz kendi görevlerinizi yapıp doğru yolda yürüdüğünüz sürece, başkalarının yanlışları size zarar veremez. Kendi ahlakınıza ve hedeflerinize odaklanmanız yeterlidir.