İstişare Sistemi, Devlet Yapısının Anayasal İlkelerinden Olmalıdır

Erdoğan: İstişare Kültüründen Uzaklaştıkça Vahdetin Yerini Tefrika Almıştır

6. Din Şûrası Kapanış Programı’nda konuşan Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın şura bağlamındaki açıklamalarından öne çıkanlar şöyle: “…istişare bir peygamber geleneğidir. Asrı saadetten bugüne kadar Müslümanlar da şura geleneğini ayakta tuttukları müddetçe başarıdan başarıya koşmuştur. İstişare kültürünün terk edildiği dönemlerde ise ümmet olarak hep beraber geriledik, mevzi kaybettik. Son iki asırda yüzleştiğimiz pek çok sıkıntının gerisinde şuraya hak ettiği değerin verilmemesi vardır. Kendi meselelerini özgürce konuşmayan Müslümanlar maalesef başkalarının yönlendirilmesine, kimi zaman da manipülasyonuna açık hale gelmiştir. İstişare kültüründen uzaklaştıkça vahdetin yerini tefrika almıştır.

İstişare Sistemi, Devlet Yapısının Anayasal İlkelerinden Olmalıdır

Birbirlerine yakın olan şura ve istişare (müşavere/meşveret) kelimeleri, günlük hayatta sık sık kullanılmaktadır. İstişare, “danışıp işaret almak”, “birisinden rey almak”, “bir mesele hakkında birisinin görüşüne müracaat etmek” anlamlarına gelmektedir. Toplanıp bir araya gelen ve istişarede bulunan heyete de şura denilmektedir. Şura, bir meseleyi ele almak ve üzerinde müzakere etmek maksadıyla yapılan toplantı için kullanılabileceği gibi bu toplantının yapıldığı yer için de söylenebilmektedir.

Allah’ın Resulü ve elçisi olması hasebiyle Hz. Peygamberin (sav) özellikle dinî/itikadî konularda beyân ettiği her şey, emir ve kesin bir hüküm olarak benimsenmesi gerektiğini Kuran-ı Kerim, uyarı mahiyetinde bildirmektedir (Ahzab: 26). Ancak Medine İslâm devletinin başkanı olarak Hz. Peygamber (sav), vahiyle direkt ilgisi olmayan hemen her konuda genelde ashabıyla istişare etmiştir. Hz. Peygamber (sav), bir idareci/komutan olarak Bedir, Uhut ve Hendek savaşları öncesi strateji olarak nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusunda sahabilerin görüşlerinden yararlanmıştır. Aşağıdaki ilgili âyet, İslâmî idare şeklinin, şura kararlarına dayandığına delil olarak gösterilebilir:

“Yine onlar, Rablerinin davetine icabet eder ve namazı kılar. Onların işleri, aralarında istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.” (Şura: 38).

Mekke’de nazil olan bu âyet, devletin yönetim biçimi ile ilgilidir. Bu bağlamda Müslümanlar (inançlı idareciler), özel veya kamusal işlerini, aralarında (şura meclisinde) istişare ederek karar kılar. Kararlarını karşılıklı fikir alış veriş yoluyla alan yöneticiler ile yönetime katılabilen yönetilenlerin ortak özelliği, kendilerine verilen rızık ve servetten, Allah yolunda karşılık beklemeden, gönüllü olarak sosyal amaçlı hayırlı işler için harcamalarıdır. Bu âyette yönetime katılma hakkı elde eden kişilerin de ahlâken olgun ve güvenilir olması gibi bazı özel şartları yerine getirmiş olmaları gerektiğini de görmekteyiz.

Şûra, İslâm’ın, Müslüman toplumunda ve Müslümanlarca kurulacak bir devlette gerçekleştirmek istediği temel esaslardan biridir. Şura ilkesi, başta peygamberler olmak üzere Müslüman devlet idarecilerini bağlayan ilahî bir hükümdür. Bir devlet başkanı sıfatını da taşıyan Hz. Peygamberin (sav) müşfik ve hizmetkâr liderlik anlayışı, Kur’ân’da tescil edilmektedir. Ancak karar alma sürecinde Allah, aşağıdaki âyetle peygamberinden (sav) şura ilkesine de kesinlikle uymasını emretmektedir.

“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” (Al-i İmran: 159).

Bir siyasî lider olarak Hz. Peygamber (sav), kötü bir huya, sert bir mizaca ve katı bir yüreğe sahip olmadığı için, herkese âdil, şefkatli, merhametli ve yumuşak davranmıştır. Bu sayede herkes ona güvenmiş, ona kilitlenmiş ve ona bağlı kalmak üzere gönülden biat etmiştir. Böyle itaatkâr ve sadık bir toplum karşısında devlet başkanının yapması gereken şey, onların ufak tefek hatalarını görmemek, hata yaptıklarında onları rencide ederek toplum hayatından uzaklaştırmak yerine bağışlamak ve onları sosyal koruma kapsamına almaktır. İnsanların fikirlerine ihtiyaç duymama hususunda vahyin teyidi ve denetimi altında olması hasebiyle en bağımsız ve özgür kişi, Hz. Muhammed (sav) olduğu halde o, yine de henüz vahiy gelmemiş konularda veya vahyin insan istişaresine açık kapı bıraktığı hususlarda ashabıyla istişare etmiştir.

İstişare Sistemi, Devlet İdaresinin Siyasî Bir İlkesi Olmalıdır

Kararların alınmasında her çeşit görüşün alınması ve vatandaşlara yönetime katılma hakkı tanınması, keyfî bir uygulama olmaktan çok ilahî bir emirdir. Devlet işlerinde ve yönetim anlayışında istişare bu kadar önemli olduğuna göre günümüzün Müslüman yöneticileri, siyasî karar sistemleri içine kurumsal istişare organları da oluşturmalıdır. Bir devletin istişare organları, şura meclisi, danışma kurulu veya yasama meclisi şeklinde örgütlenebilir. Esas olan şekilden ziyade devletin katılımcılık temelleri üzerine bina edilmiş olmasıdır.

İslâm hukukunun cevaz verdiği konularda ortak akıl (içtihat) yoluyla yeni kanunî düzenlemeler şura kurulları aracılığıyla yapılabilir. Zekâtın kimlerden toplanması ve kimlere dağıtılması gerektiği gibi nasla belirlenmiş kesin ve sabit hükümlerin dışında içtihat kapısı her zaman açık olduğuna göre, günlük sosyal hayatın/düzenin tanzimi ve sürdürebilirliği için şura, çok önemli bir demokratik katılım aracı olabilir. Devlet, bu durumda bir nevi ortaklaşa yönetilecek ve tek adam rejiminden kurtulacaktır. Müslüman idareciler, katılımcı demokrasiyi, meşruiyet ölçüsüne göre değerlendirmeli ve karar alma mekanizmalarını hürriyet ve katılımcılık ilkelerine uygun olarak tanzim etmelidir. Halkın bütün kesimlerine verilmesi gereken demokratik katılımcılık hakkı, İslâm’ın genel hükümleri doğrultusunda iyi niyet, samimiyet, karşılıklı güven, adap ve güzel ahlâk çizgisinde gerçekleştirilmesi zorunludur.

Günümüzde modern bir devlette İslâm hukuku ile evrensel insan haklarının buluştuğu bir çerçevede toplumun bütün üyelerine, kendileriyle ilgili kararların alınma sürecinde katılma hakkı tanınmalıdır. Bununla birlikte katılım ilkesinin ötesinde vatandaşlar, idarecileri belirli periyotlarla sadece seçmemeli, birlikte alınan kararların denetimde de müessir bir rol üstlenebilmelidir. Devlet millet kaynaşması ancak bu şekilde yanı karar alma mekanizmalarına istişare yoluyla katılıma hakkı ile sağlanabilir.

Prof. Dr. Ali SEYYAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir