
İslam Dünyasında, Müslümanlar arasında süregelen kadim tartışmanın, şüphesiz ki Şiilik ve Sünnilik üzerine olduğu malumdur. İki kesimin aralarındaki ihtilaf, bidayetinde hissi ve duygusal bir boyut taşırken, hemen akabinde siyasi bir hüviyet kazanarak arası kapanmaz bir uçuruma dönüşür.
İki ekolün tarihsel süreç içerisinde, birbirinin yaralarını çok fazla kaşımadığı, tam aksine birbirini besleyen, yer yer birbirini tamamlayan çok önemli devasa bir felsefi ve irfan müktesebatı ürettiği, tarihe vakıf olanlara malumdur. Her iki ekolün, kendi düşüncesi içindekiler arasında temsil gücü yüksek olan alimleri, entelektüelleri ilmi, felsefi, kelami alanlarda çok önemli, hatta günümüze dahi ışık tutacak eserler telif etmiştir.
Molla Sadrüddin’den İbn-i Sina’ya, Gazali’den Şeyh Müfid’e, İmam Şafii’den Şeyh Saduka ve daha her iki ekolden de adı sayılamayacak kadar önemli şahsiyet, ayrı zaman ve mekânlarda olsalar da, müntesiplerine birbirleriyle birlikte yaşamak becerisini öğretebilmişti. Ki ta 18. yüzyılın sonlarına, 19. yüzyılın başlarına kadar. Zira bu tarihler artık oryantalist bilginin emperyalizmin ileri karakolu olduğu tarihlerdir.
Oryantalist gelenek, asırlara dayanan araştırmaları sonucunda bilgi biriktirip kritik ederek Müslümanları çözmüştür. Keşfettikleri ve işlerine yarayacak en önemli malumatta, mezhebi farklılıkların varlığını fark etmeleridir. Bu malumat yeryüzü mütegallibeleri için bulunmaz derecede kıymetli olmuş, müthiş derecede işe yaramıştır. Yapacakları tek şey: Kabuk bağlamış yarayı kaşımaktır. Öyle de yaptılar ve halen de yapmaktalar.
Kabuk bağlayan ve iyileşmeye doğru giden yara, kaşındıkça, ihtilaflar körüklendikçe, içeride de var olan taassup ehli, kullanışlı elemanlar, emperyal dürtünün dümen suyuna gitmeye başladı. Artık emperyalist kuşatma her iki ekolde de, söylediği lafı dinleyecek ve ona göre hareket edecek talipliler buldu. Artık emperyalist kuşatma altındaki modern dönemde, seleflerin ürettiği derinlikli ilmi, kelami ve felsefi bilgi üretmenin yerini “tartışma kültürüne” bıraktı.
Sömürgeci güçlerin, özellikle İngiliz ve Fransızların Ortadoğu ve İslam coğrafyasındaki temel stratejisi, mezhepsel ve etnik fay hatlarını kaşımak oldu. Sömürgeci emperyalist güçler, toplumsal direnişi kırmak için mezhepsel kimlikleri siyasi birer kamplaşmaya dönüştürmeyi başardı.
Emperyalizmin ileri karakolu olarak işlev gören oryantalizm, Şiiliği ve Sünniliği birbirine kadim düşman ve tarih dışı iki blok olarak kurguladı. Oysa tarihsel süreçte bu iki ekol arasında ilişkiler, ortak fıkhi içtihatlar ve siyasi ittifaklar mevcuttu. İki ekol süreç içerisinde siyasallaştırıldı.
Emperyalizm ya da daha doğru bir ifadeyle küresel küfür, iki ekol mensuplarının enerjisini, ortak düşmanları olan işgalciye, sömürgeciye yönelmesini önlemek için, hak arama mücadelesini mezhepsel bir rekabete dönüştürdü. Bugün Ortadoğu’da gördüğümüz “mezhep kartı”, bu hak yiyici mütegallibenin, sömürgeci mirasın modern bir sürümüdür.
Dışarıdan gelen kültürel ve askeri her türlü tehdide karşı koyma becerisini gösteremeyen ve cephesini tahkim edemeyen Şii ve Sünni cenah, Batı sömürgeciliğine karşı yapısal çözümler üretmek yerine, 14 asır önceki metinler üzerinden birbirini “tekfir” etmeye başladı.
Siyasi, iktisadi, hukuki ve içtimai olarak sömürgeleştirilen İslam Coğrafyası üzerinde, küresel küfrün ileri karakolları gibi çalışan modern ulus devletler kuruldu.
Sömürgeleştirilmiş ulus devletlerde kurulan modern eğitim sistemleri ile geleneksel medreseler arasındaki kopukluk, her iki mezhepte de “radikal” ve “sığ” yorumların zemin bulmasına neden oldu. Bu sığlık, emperyalizmin en sevdiği kültürel iklimi üretti. Çünkü derinliği olmayan kitlelerin, sloganlarla yönlendirilerek, kullanışlı birer aparata dönüşmesi çok kolay oldu.
Sömürgeci güçlerin, küresel küfrün oryantalist geleneğin yardımıyla sağladığı büyük başarılardan biri de, Müslümanların zihnindeki “Kerbela” veya “Sıffin” gibi travmaları bugünün siyasi bağlamına monte etmesidir. 1400 yıl öncesinin olmuş bitmiş bir tartışması, bugün modern bir devletin ulusal ve ekonomik çıkarlarıyla özdeşleştirildi. Bu durum, Müslüman entelektüel aklın “bugünü” okumasını engellemesine ve onları geçmişin karanlık dehlizlerine hapsetmesine sebep oldu.
Gelinen eşik, Şii ve Sünni ulemanın birbirini sömürgeci projelerin parçası olarak suçlaması, İslam düşünce dünyasında vahdet imkânını yok etmektedir. Oysa Emperyalizmin gözüyle bakıldığında, Gazze’de katledilen bir çocuğun, Yemen’de açlıktan ölen bir kadının veya İslam Coğrafyasının herhangi bir yerinde suikasta uğrayan bir alimin, liderin Şii veya Sünni olmasının herhangi bir önemi yoktur, herhangi bir anlam da ifade etmez.
Her iki ekol mensuplarının önde gelen şahsiyetlerinin anlamadığı ya da anlamak istemediği bu durumda karşımıza acı bir gerçek çıkmaktadır: “Mezhepçilik İslam Dünyasında, Müslümanlar arasında, bütün enerjisini heba eden bir hastalıktır.” Bir vücudun azaları olan Müslümanlar, kendi hücrelerine saldırırken, dışarından gelen emperyalizm virüsü bedeni felç etmektedir.
Biraz düşündüğümüzde, mezhepsel farklılıkların bilinçli olarak kaşındığını fark edilecektir. Müslümanların kendi aralarında çözmesi gereken problemlere küresel küfrün müdahil olması, Müslümanlar için kabul edilebilir değildir. Şiilik ve Sünnilik, İslam Dünyası için dinin farklı yorumları olmaktan çıkarak, siyasi kamplaşmaya dönüşen ve birbirinin önünde bariyer haline geldiği müddetçe, küresel küfür için Müslümanların coğrafyası yönetilmesi ve sömürülmesi en kazançlı pazar olmaya devam edecektir.
Kanaatimizce can alıcı soru, “İslam dünyası, mezhepsel farklılıklarını bir “zenginlik” olarak kabul edip siyasi bir “cephe” oluşturma iradesini mi gösterecek? Yoksa tarihsel mirasını birbirini bertaraf etmek için kullanarak sömürgeci güçlerin ateşine odun taşımaya devam mı edecek?