islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,7397
EURO
55,0956
ALTIN
6.699,65
BIST
13.593,53
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
30°C
İstanbul
30°C
Parçalı Bulutlu
Çarşamba Parçalı Bulutlu
31°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
30°C
Cuma Parçalı Bulutlu
28°C
Cumartesi Az Bulutlu
28°C

KURTULUŞ KURUNTULARLA DEĞİL, İMAN VE AMELLE MÜMKÜNDÜR

KURTULUŞ KURUNTULARLA DEĞİL, İMAN VE AMELLE MÜMKÜNDÜR
A+
A-

KURTULUŞ KURUNTULARLA DEĞİL, İMAN VE AMELLE MÜMKÜNDÜR

“Kurtuluşa ermek ne sizin ne de Ehl-i kitabın boş kuruntuları ile mümkündür. Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını çeker ve kendisi için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulur.” (Nisa 4/123)

Dinin içinin boşaltılarak bir rekabet ve sömürü aracına dönüştürülmesinin örneklerini Yahudilerin tarihinde çokça görüyoruz. Kur’an’ın nazil olduğu dönemde Yahudiler arasında Tevrat’ı tahrif etmek, dini istismar etmek, dinî hakikatleri gizlemek, Allah’a verdikleri sözü bozmak, maddî çıkarları dinin önüne geçirmek, faiz, rüşvet, haksız kazanç gibi birçok günah yaygındı. Buna rağmen kendilerini tertemiz görüyorlardı. (Nisâ 4/49) Günahlarla iç içe olan bu çelişkili hayatları, yukarıdaki ayette de belirtildiği üzere birtakım yanlış düşünce ve kuruntulardan (emânî) besleniyordu.

“Kuruntu”; yanlış ve yersiz düşünce, gerçekle örtüşmeyen beklenti, boş temenni ve asılsız iddia anlamlarına gelmektedir.

Mesela Yahudiler kendilerini imtiyazlı görüyor, “Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz.” diyorlardı. (Mâide 5/18) Böylece hem dünya hem de ahirette Allah’ın “özel ve ayrıcalıklı” kulları olduklarını iddia ediyorlardı. Yine Yahudi ve Hıristiyanlar cenneti kendi tekellerinde görüyor, “Cennet yalnız bize aittir.” diyorlardı. (Bakara 2/111) Cehennemde de kendilerine ayrıcalıklı davranılacağına ve orada yalnızca birkaç gün kalacaklarına inanıyorlardı. (Bakara 2/80) Yanlış inançlarından biri de Yahudi olmayanlara karşı hak ve hukuk konusunda herhangi bir sorumluluklarının bulunmadığını ileri sürmeleriydi. (Âl-i İmrân 3/75) Böylece uydurdukları bu asılsız iddialar, onları din konusunda ciddi bir aldanışa sürüklemişti. (Âl-i İmrân 3/24)

Kur’an, Yahudilere “Bunlar sizin kuruntularınızdır (emâniyyukum).” diyerek cevap verir. (Bakara 2/111) Ardından dinî hayatın içi boş sloganlarla değil, Allah’a samimiyetle teslim olmak ve O’nun buyruklarını yaşamakla mümkün olacağını şöyle ifade eder:

“Hayır! Kim Allah’a içtenlikle teslim olur ve iyilik yaparsa, onun mükâfatı Rabbi katındadır.” (Bakara 2/112)

Bir başka ayette Yahudilerle birlikte Müslümanlara da hitap edilerek dinî hayatın kuru iddialarla olmayacağı şöyle bildirilir:

“Ne sizin kuruntularınız ne de Ehl-i kitabın kuruntuları geçerlidir. Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür ve kendisi için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulur.” (Bakara 2/123)

Demek ki hesap gününde kimliği, mensubiyeti veya aidiyeti sebebiyle hiç kimseye ayrıcalık yapılmayacak; herkes yaptığı amellerden hesaba çekilecektir. Hemen devamındaki ayette de Allah Teâlâ, imanla birlikte ameli vurgulayarak şöyle buyurur:

“Erkek olsun kadın olsun, her kim iman etmiş olarak dünya ve ahiret için yararlı işler yaparsa işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Bakara 2/124)

Bütün bu ayetler, ebedî kurtuluşun kuru temennilerle değil; Allah’ın yasaklarından kaçınmak ve dünya ile ahirete faydalı ameller işlemekle mümkün olduğunu ortaya koymaktadır.

İslam, insanlara ebedî kurtuluşu vaat etmektedir. Ancak bu, bedelsiz bir mükâfat değildir. Yüce Yaratıcı insana bu eşsiz mükâfatı vaat ederken, kendi rızası doğrultusunda bir ömür boyu gayret etmesini de ondan istemektedir.

Allah Resûlü’nün arkadaşları hem bu mükâfatın ne anlama geldiğini iyi kavramışlar hem de bu uğurda üzerlerine düşen sorumluluğun tam anlamıyla farkında olmuşlardı. Bu yüzden hayatları boyunca Allah yolunda durmadan gayret etmiş, cehd ve cihad içinde bulunmuşlardı. En değerli varlıklarını; mallarını ve canlarını bu uğurda feda ettiler. Çünkü sonsuz mükâfata ermek, hayatlarının biricik anlamı ve gayelerin gayesiydi. Dolayısıyla küçük-büyük, kısa ve uzun vadeli bütün hesaplarını buna göre yapıyorlardı.

Fedakârlıktan kaçınmıyorlardı; zira bu konuda son derece samimiydiler. Kur’an’ın sâdık/sâdıkûn kelimelerini kullanması da onların İslam konusunda verdikleri söze bağlılıklarını ifade etmektedir. (Ahzâb 33/24) Onlar mümtaz bir nesildi. Geldiler ve dinin nasıl yaşanacağını insanlığa gösterdiler. Allah’ın rızasını kazanmanın bir fedakârlık işi olduğunu hayatlarıyla ortaya koydular.

Peki, bugünkü hâlimize baktığımızda ne görüyoruz?

Ülkemizde insanların bir kısmı, İslam söz konusu olduğunda onun değerlerini savunma noktasında ciddi bir gayret göstermektedir. Ancak onların yaşantılarına bakıldığında aynı gayreti her zaman göremiyoruz. İslam’a sahip çıkmak elbette önemlidir; fakat yeterli midir? Hayır. Çünkü din sadece savunulmak için değil, yaşanmak için gelmiştir.

Yine bazı insanlar, Allah’ın rahmetine güvenmeyi dinî sorumluluklarını ihmal etmenin gerekçesi hâline getirmektedir. Elbette ilahî rahmet sonsuzdur; ancak bu, dinî sorumlulukları ihmal etmenin gerekçesi olmamalıdır.

Yanlış anlayışlardan biri de başarıyı sadece duaya bağlamaktır. Çalışmadan başarıyı, ilim üretmeden gelişmeyi, tedbir almadan Allah’ın yardımını, gerekli tedaviyi uygulamadan şifayı beklemek… Evet, bunların hepsi gerçekçi olmayan tutumlardır.

Ahirette ebedî mükâfatı kazanmayı her Müslüman ister. Ancak bunun bir bedeli olduğu çoğu zaman ihmal edilmekte ve kestirmeden buna ulaşılacağı zannedilmektedir. Başka bir ifadeyle, ebedî kurtuluşun Allah’ın rızasını merkeze alan bir hayat yaşamayı gerektirdiği unutulmaktadır. Bu ise gerçekçi olmayan bir beklentiden ve insanın kendisini avutmasından başka bir şey değildir.

Bugün sanki Müslümanların önemli bir kısmı, son dine mensup olmanın rehavetini yaşamaktadır. Hak dine mensubiyetin kurtuluş için tek başına yeterli olduğu aldanışına kapılmaktadırlar.

Geçmişte olduğu gibi bugün de Müslümanlar arasında şu tür düşüncelerle karşılaşabiliyoruz:

“Ben Müslümanım, bu bana yeter.”

“Ümmet-i Muhammed’den olduğumuz için sonunda mutlaka kurtulacağız.”

“Şefaat nasıl olsa bizi kurtarır.”

“Cehennemde kısa bir süre günahlarımızın cezasını çekeriz; ama sonunda nasıl olsa cennete gireriz.”

“İslam dünyasında İslam’ı en güzel yaşayan bizim milletimizdir.”

İşte bu tür anlayışlar, insanların kendilerini bir özeleştiriye tabi tutmaktan, böylece yanlışlarını görmekten alıkoyabiliyor. Onlara ayak bağı olarak gerçekçi olmayan beklentilerin peşinde sürüklenmelerine sebep olabiliyor.

Bazı insanlar da falan mezhebe veya filan cemaate mensup olmayı bir ayrıcalık olarak görmekte ve bunun kendilerini kurtuluşa ulaştıracağına inanmaktadır. Hem Sünnîler hem de Şiîler arasında böyle bir aldanışın örneklerini görmek zor değildir. Diğer taraftan bazı kimseler de peygamber soyundan gelmeyi başlı başına bir üstünlük vesilesi olarak görmektedir.

Oysa Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

“Ameli kendisini geride bırakmış olanı, nesebi ileri götürmez.” (Ebû Dâvûd, Sünen, 3643)

Demek ki temel sorun, dünya ve ahirete faydalı amellerin ihmal edilip sadece kimlik ve mensubiyetle işin hallolacağının zannedilmesidir. Hâlbuki Allah katında üstünlük; soy, mensubiyet veya kimlikten değil, iman, ihlas ve salih amelden kaynaklanmaktadır.

Takva duyarlılığı ile donanmayanlara kimliklerinin herhangi bir fayda sağlamayacağı nedense unutulmaktadır.

Unutmayalım:

“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm 53/39)

Öyleyse kurtuluşu kuruntulara, mensubiyetlere, kimliklere ve kuru temennilere bağlamayalım. Allah’ın rahmetine güvenelim; fakat bu rahmeti sorumluluklarımızı terk etmenin bahanesi hâline getirmeyelim. İmanımızı salih amellerle, sözümüzü davranışlarımızla, iddiamızı hayatımızla doğrulayalım.

Çünkü kurtuluş, sadece “Müslümanım” demekle değil; Allah’a iman edip O’nun rızasını gözeten bir hayat sürmekle aranmalıdır.

Prof. Dr. İbrahim Hilmi Karslı

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.