islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
44,8573
EURO
52,8184
ALTIN
6.966,26
BIST
14.587,93
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
16°C
İstanbul
16°C
Az Bulutlu
Pazar Parçalı Bulutlu
16°C
Pazartesi Az Bulutlu
18°C
Salı Çok Bulutlu
19°C
Çarşamba Yağmurlu
13°C

MISIRDA MÜRSİ’Yİ NASIL LİNÇ ETTİLER

MISIRDA MÜRSİ’Yİ NASIL LİNÇ ETTİLER
A+
A-

Riyakâr Eleştirilerin Yıkıcı Linçe Dönüşmesi – Mursî Örneği

Merhum Cumhurbaşkanı Muhammed Mursî, 31 milyon Mısırlının oyuyla seçildiğinde ben bizzat Mısır’da idim. Hadiseleri yerinde takip ettim. Daha ilk günden itibaren, Mursî’ye yönelik azgın bir eleştiri dalgası başladı. Sözüm ona “hataları”, “Bismillahirrahmanirrahim” demesinden başlayarak, Sina Yarımadası’nda orduyu harekete geçirmesine kadar uzatıldı.

Medyanın gece gündüz dillendirdiği bu “hataların” bazı örnekleri şunlardı:

  • Bir kadın sunucu İslam’a hakaret etti; bu dahi Mursî’nin hanesine yazıldı. “Mursî döneminde bir sunucu İslam’a hakaret etti” denildi.
  • Bir Ezher şeyhi bu sunucuya cevap verip hakaretle karşılık verdi; bu da Mursî’nin hatasına eklendi.
  • Sunucu şeyhe dava açtı; “Mursî döneminde bir sunucu bir şeyhe dava açtı” diye yeni bir “kusur” üretildi.

Mursî sabah namazını camide eda ettiğinde, “Cumhurbaşkanı nasıl olur da tek başına camiye gider, can güvenliğini tehlikeye atar” diyerek feveran ettiler. Ancak aynı kişi protokolde koruma eşliğinde görünse, “Devlet imkânlarını kendi güvenliği için harcıyor” demekten geri durmadılar.

Mursî’nin her adımı, her davranışı, her cümlesi, saldırıların bahanesi yapıldı. Üstelik bu saldırılar yalnızca Mübarek rejiminin tortularından, Maspero grubu mensuplarından ya da Lâmis el-Hadidî, İbrâhim Îsâ, Amr Adîb ve Tevfik Ukâşe gibi laik kesimlerden gelmedi. Aynı zamanda geniş muhafazakâr çevrelerden de yükseldi.

Bu kesimler Mursî’nin her nefesini, her duruşunu, her fısıltısını dikkatle izliyor, sonra da “Ben hataya sessiz kalmam, isterse dindar bir başkan olsun” diyerek eleştiriyordu. “Gerçeği söylemek boynuma mal olsa da susmam” bahanesiyle sosyal bir riyakârlığa sürüklendiler.

Kimi, hayatında ilk kez “zâlim sultana karşı hakkı söylemek” hadis-i şerifini işitmişti. Ama bunu, zulümle en ufak bir ilgisi olmayan, bilakis adil bir başkana uygulamaya kalktı.

Mursî’yi, kabinesini, hükümetini eleştirmek neredeyse bir ibadete dönüştü. O ise bir yıl boyunca ülkesine hizmet etmeye devam etti. En çok da, kendi mahallesinden hançerlendi.

O kısa zaman diliminde;

  • Mısır Lirası değer kazandı,
  • Ekmek kalitesi (tarihte ilk kez) düzeldi,
  • Ekonomik bir toparlanma başladı,
  • Süveyş Kanalı yeniden işler hâle geldi,
  • Temel ihtiyaç ürünleri piyasada bulunur oldu,
  • İnsanlar özgürlüğün havasını solumaya başladı.

Ama kimse bunları görmek istemedi. Mursî, halka eleştiri ve ifade hürriyeti tanıdı; halk ise bu hürriyeti Mursî’ye karşı hoyratça kullandı. “Bir Müslüman, bir devrimci, bir münevver olarak görevim, hatayı görünce susmamaktır” diyen muhafazakârlar, laiklerin korosuna katıldı. Öyle ki, sokaktaki bir çöpçünün hatası bile Mursî’ye fatura edildi.

Laikler, Mursî’yi “HAMAS’la işbirliği” yapmakla itham ediyor; muhafazakârlar ise “İsrail’le gizli temas yürütmekle” suçluyordu. Anlaşılan, bu iki zıt itham da aynı merkezden besleniyor, Siyonist İsrail’in sözcüleri tarafından seslendiriliyordu.

Ve nihayet, bu karalama kampanyalarının neticesinde Mursî şeytanlaştırıldı. Halk, darbeyi, tutuklanmasını ve yargılanmasını sindirdi.

Nitekim darbe gerçekleşti; Mursî hapsedildi.

Ve sonra…

Onlarca ithama rağmen, darbeci Sisi’nin mahkemeleri, Mursî’yi sadece “HAMAS’la irtibat” iddiasıyla yargılayabildi. Yani, İsrail’in kaleme aldığı suçtan.

Diğer tüm ithamlar unutuldu. Çünkü ya yalandı ya da değersizdi.

Mursî’nin İsrail’le gizli ittifak yaptığı yalanını yayanlar, sonra çıkıp “Nerede bu dosya?” bile diyemedi.

Aylarca yazıp çizdikleri “hataların” yarısının yalan, diğer yarısının ise ehemmiyetsiz olduğu anlaşıldı. Ama halkın zihninde hâlâ “Mursî’nin büyük yanlışları” olarak kaldı.

Mursî zindana atıldı.

Fakirlerin bakanı hapsedildi.

Mısır’a hizmet eden her kim varsa cezalandırıldı.

Rabia Meydanı’nda gençler canlı yayında katledildi, cesetlerin üzerinden dozerler geçti. Camiler naaşlarla doldu.

Hayatta kalanlar ise darağaçlarına çekildi, korkunç işkencelerden geçirildi. Bugün hâlâ binlerce mazlum, Mısır zindanlarında çürüyor.

Ve nihayet, Mursî şehit oldu. (Allah rahmet eylesin.) Onu seçen 31 milyon insandan biri bile, defnine katılamadı.

Ama hikâye burada bitmedi.

Çünkü asıl “kahraman”(!) ortalıkta…

Ey o kişi!

Hataları vardı” diye söze başlıyordun.

Zâlim sultana hakkı söylemek farzdır” diyordun.

İfade sorumluluktur” diyordun.

Susarsak ne faydamız kalır” diyordun.

Bir entelektüel, bir devrimci, bir Müslüman olarak söz söylemek görevimdir” diyordun…

Şimdi neredesin?

Sisi’nin darbesinden sonra tavşana döndün.

Bir lağım deliğine saklanmış fare gibisin.

Bugün Mısır, Mübarek döneminden daha beter. En karanlık devirlerini yaşıyor. Ama senin kahramanca dilin tutuldu.

Ey benekli bukalemun!

Zâlim sultana hakkı söylemek”ten bahsederken, şimdi lağım çukurunda “ulü’l-emre itaat” nutukları atıyorsun.

Ekonomik, toplumsal ve siyasî felaketler ülkeyi sarmış. Ama senden bir çıt yok.

Mesele Mursî’nin hata yapıp yapmaması değildi.

Mesele bu hataların çapı da değildi.

Esas felaket, senin, sönmeye yüz tutmuş yangına odun taşımandı.

Ve o ateş bir kez tutuştuktan sonra, ilk seni yaktı.

Mısır, tarihinin en kasvetli dönemine sürüklendi.

Ağızlar sustu. Hapishaneler doldu taştı.

Gazeteler, televizyonlar orduya devredildi.

Asker kek pişirip ayakkabı satmaya başladı.

İfade özgürlüğü ise “idamdan önceki son sözünüz nedir” sorusuna dönüştü.

Ve bugün,

İsrail’le işbirliği yapıyor” diye ortalığı ayağa kaldıranlardan biri bile, “Gazze halkına yemek verin” demeye cesaret edemiyor. “Sınır kapılarını açın” diyemiyor.

Gazze’ye komşu oldukları hâlde, sınıra dahi gidemiyorlar.

Bir dilim ekmek göndermek isteyenin yolu Tora, Ebû Za‘bel veya Akrep Hapishanesi’ne düşüyor, ardından da darağacına.

Bugün, Suriye’deki Müslümanlar da aynı yanlış rotaya girmiş durumda.

Önümüzde iki yol var:

Ya “Tadamun Çukuru”nu söndüreceğiz ya da birer birer o çukura atılacağız. Hâlbuki Amced Yusuf ve zalim arkadaşları hâlâ serbest, silahları ellerinde. O çukurda ise hâlâ evlatlarımızın kemikleri yatıyor.

Seydnaya zindanlarının cellatları şimdi Süveyda’da, sahil şeridinde… Yarın yeniden Seydnaya’ya dönüp sana zulmedecekleri günü bekliyorlar.

Bugün mesele, “hakkı söylemek” meselesi değildir.

Bugün mesele, “yapıcı eleştiri” meselesi de değildir.

Olaylara dikkat kesilen herkes biliyor ki, ortada bir “acımasız hata avcılığı” var. Eğer bu tuzağa düşer ve “Bu şeffaflıktır, hakkı söylemektir, söz bir emanettir” gibi parıltılı ifadelerle, Müslüman kardeşinin küçük kusurlarını diline dolayıp yayarsan, bu süreç durmayacak.

Ta ki o güzel maskenin ardındaki gerçek yüz açığa çıkana ve gözlerimiz bağlı bir şekilde Tadamun Çukuru’na sürüklenip cesetlerin üzerine yığıldığımızı, kurşunların bedenlerimizi delip geçtiğini, canlı canlı yakıldığımızı fark edene dek…

Sözün sorumluluğu, “hakkı söylüyorum” bahanesiyle İsrail’in ve İran’ın yalanlarını dillendirmek değildir.

Sözün sorumluluğu, hakikate götüren ve sonucu da hak olan sözdür.

Zira bazı sözler sahibini cehenneme yetmiş yıl yuvarlar.

Bazı sözler ise cehennemin tamamını bir ülkeye taşır; her şeyi yakar, kül eder.

Haşim eş-Şeyh Ebû Câbir

Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu

İSLAMİ HABER “MİRAT” -YOUTUBE- 

 

Yorumlar
  1. Ahmet Ziya İbrahimoğlu dedi ki:

    Olayı yazan Suriyeli bir yazar, Mürsi’yi örnek vererek Suriyelileri uyarıyor. Ya Türkiye’deki bizler ne yapıyoruz? Bizim durumumuz Mısır’dan Farklı mı? Olaylar ne kadar da birbirine benziyor değil mi? Çünkü olaylar aynı merkezden sevk ve idare ediliyor.