
“Dinle neyden! Bak neler söyler sana” diyor Mevlâna Mesnevî’sinin hemen başında. Dinlemek tüm duygulardan hatta görmekten bile önemli ve önceliklidir. Eğer öyle olmasaydı Allāh, Kur’ân’da kendini bize tanıtırken “O, işitici ve görücüdür”[1] buyurmazdı. Îman da bir işitme olayıdır. Kurtuluşa, esenliğe ulaşan mü’minler Allāh’a ve O’nun Elçisi’ne çağrıldıklarında “İşittik ve itaat ettik”[2] demişlerdir. Îmansızlık/müşriklik ise dinlemeyi terk etmektir: “Hakîkati inkâr edenler [birbirlerine]: ‘Bu Kur’ân’ı dinlemeyin ve onun hakkında saçma, anlamsız şeyler uydurun ki onu(n gücünü) bastırasınız!’ derler.”[3]
İşte Mülk/10. âyetinde cehennemliklerin buraya neden koyulduklarının açıklamasını yaparken keşke deyip pişmanlık duyacakları ilk şey “dinlememek”, sonrasında ise “aklı kullanmamak”tır: “Ve onlar, ‘Eğer biz’ diye ekleyecekler, ‘[bu uyarıları] dinlemiş olsaydık veya [en azından] kendi aklımızı kullansaydık, [şimdi] yakıcı ateşe müstahak olanlar arasında bulunmazdık!”[4] Görülüyor ki dinlemekle akletmek arasında kaçınılmaz bir bağ bulunmaktadır. Şüphesiz dinlemek de sadece işitmekle değil, sözün mânâsını anlamakla doğru orantılıdır. Tıpkı bakmak ile görmenin birbirinden farklı işlevleri olduğu gibi. Kur’ân, sözü sadece bir ses/çağrı/nidâ olarak algılamayı/duymayı “sürü” davranışı olarak nitelendirmekte ve bu tavrın mânevî sağırlığa, dilsizliğe ve körlüğe neden olduğunu söylemektedir.[5] Sonuçta ise ortaya akletmeyen bir toplum çıkmaktadır. Çok ilginçtir ki, Kur’ân’da akıl, isim hâliyle yer almamakta, geçtiği 46 yerde de akletmek fiili kullanılmaktadır. Daha öz ifâde ile Kur’ân insândan “işlevsel akıl” istemektedir ve bunu gerçekleştiremeyenlerin üzerine her türlü –maddî ve mânevî– kirliliğin bulaşacağını vurgulamaktadır.[6]
Üzülerek ifâde edelim ki sözünü ettiğimiz bu “akletmeme” problemi uzun zamandır Müslümanlar’ı da etkisi altına almış, düşünmek ve tefekkür etmek, insânlık için yeni değerler üretmek, yerini “taklid”e ve geçmişi tekrara bırakmıştır. Akla dayalı, akla öncülük eden bilgiler/tespitler diğer duyulara da hayat veren bir işleve sâhiptir. Kur’ân, bu bilgileri edinmeyenlerin dinî gerçekleri de kavramasının imkân dışı olduğunu söyler ve bu kişileri ölüler olarak nitelendirir: “Elbette sen ölülere aslā duyuramazsın; ve sırtlarını [sana] dönüp uzaklaşan [kalbi] sağırlara [da]!”[7]
Akletmeyenler tutkularına yani hevâ ve şehvetlerine tâbî olan kişilerdir. Akıl, objektiftir; geneli, herkes için geçerli olanı gösterir. Tutku/hevâ ise sübjektiftir; sadece hoşa gideni, nefsi okşayanı gösterir. Bunun dinî karşılığı şu anlama gelir. Akıldan uzaklaştırılan îman, sübjektifleşir, kişiselleşir, nefsânîleşir. Böyle olunca da gerçeğe ve genele sırt dönerek, kişinin egosuyla eşitlenir. Bu noktaya gelindiğinde de îman, mutluluk kaynağı olmaktan çıkar ve yıkıcı bir tahrip gücüne erişir. Kısaca söylemek gerekirse eğer Allāh ve O’nun dîni adına konuşacaksak, bilmeliyiz ki bu hak öncelikle aklın ve varlık kanunlarının hakkını verenlerindir.
Anlaşılıyor ki akıl, doğru kullanıldığında, insânı Allāh’ın varlığını tanımaya ve böylece, O’nun bütün yaratma eyleminin altında belirli bir planın yattığını anlamaya sevk edecektir. Bu tanımanın mantıkî sonucu, insân hayatını etkileyen ilâhî planın bazı yönlerinin –özellikle, doğru ile yanlış arasındaki ayrımın– Allāh’ın seçilmiş elçilerine, yani peygamberlerine indirdiği vahiy aracılığıyla insâna sürekli olarak bildirildiği gerçeğinin kavranmasıdır. Allāh ile ahitleşmenin[8] bir anlamı da budur. Bu ahitleşme insânın kendisine yaratılıştan verilen aklî ve maddî nîmetleri Allāh’ın istediği şekilde kullanması yolundaki ahlâkî sorumluluğuna işâret eder. Bu anlaşmanın bozulması ise insânı öteki dünyâdaki kaçınılmaz sonla buluşturacaktır. Önemli olan bu gerçeğin dünyâda yaşarken idrâk edilmesidir. Yoksa âhiret gerçeğiyle karşılaştıktan sonraki pişmanlıklar fayda vermeyecektir.
İşte Mülk/11. âyet bu pişmanlıkların işe yaramadığı trajik sonu bize şöyle vermektedir: “Onlar böylece günâhlarının farkına varacaklar; ama [o zaman] bütün güzellikler bu yakıcı ateşe mahkûm olanlardan uzak bulunacak.”[9] Âyette dikkat edilirse günâh kavramına -şimdiye kadar bildiklerimiz dışında- çok farklı bir yükleme yapılmaktadır. Biz genelde günâh deyince “Allāh’ın yasak kıldığı şeyleri işlememek” şeklinde anlarız. Ama görülüyor ki burada günâh kategorisinin içerisine “dinlememek ve akletmemek” de girmektedir. Başka bir ifâde ile gönderilmiş bir uyarıcıyı/resûlü dinlememek ve akletmemek insânı cehenneme sürükleyen günâhların başında gelmektedir. Âyette “uzak bulunsun/olsun” şeklinde çevrilen kelimenin orijinali “suhk” kelimesidir. Burada da verilen cezanın, suçun cinsinden olduğunu görüyoruz. Çünkü onlar gönderilen uyarıcıyı sapkınlıkla/aldanmışlıkla suçlamış, hakîkatten uzak olduğunu söylemişlerdi. Şimdi ise bu yalancı tavırlarının karşılığı, Allāh’ın rahmetinden ve affından uzak kalmak şeklinde tecellî etmektedir.
Son söz: Sana gelen uyarıcıyı ne kadar dinlersen o kadar akledersin ve daha yeryüzünde rûhânî cennetinin içinde yaşarsın. Ama eğer uyarıcıyı yalanlar ve onun dilinden dökülen “necmleri” inkâr edersen daha yeryüzünde nefsinin cehenneminde yanmaya başlarsın. Gerçek şu ki: “Herkes kendi uyarıcısının/rehberinin ilminden sorumlu tutulacaktır.” Çünkü Allāh, uyarıcı göndermediği topluluğa azab etmez.[10]
NECMETTİN ŞAHİNLER
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ
[1] Nisâ/58.
[2] Nûr/51.
[3] Fussilet/26.
[4] Mülk/10: “Ve kālû lev künnâ nesme’u ev na’kılu ma künnâ fî ashâbi’s-saîri.”
[5] Bakara/171.
[6] Yûnus/100.
[7] Rûm/52.
[8] Bakara/27.
[9] Mülk/11: “Fa’terafû bi zenbihim fe suhkan li ashâbi’s-seîri.”
[10] İsrâ/15.