islami haberortadoğu haberlerimirat analizmirat tv
DOLAR
18,6360
EURO
19,6063
ALTIN
1.070,45
BIST
4.827,04
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
16°C
İstanbul
16°C
Çok Bulutlu
Cuma Hafif Yağmurlu
17°C
Cumartesi Hafif Yağmurlu
19°C
Pazar Hafif Yağmurlu
16°C
Pazartesi Hafif Yağmurlu
13°C

NEDİR BU İLAHİYATÇILARIN ÇEKTİKLERİ

NEDİR BU İLAHİYATÇILARIN ÇEKTİKLERİ
23.11.2022
A+
A-

Sevgili dostum M. Fatih Birgül, iki ay önce Umran Dergisi’nin Eylül sayısında “Nedir Bu İlahiyatların Çektikleri” adında bir yazı yazarak “hariçten gazel okuyanların” ilahiyat fakültelerinden beklentileri veya ilahiyat fakültelerine dair yakıştırmalarında “genelleyici” ve “mahkûm edici” bir tavra sahip olduklarını yazmıştı. Bu yazının başlığı; Fatih Hoca’nın yazdığı söz konusu yazıdan mülhem olarak oluşturulmuştur. İmam Hatip Lisesi ve İlahiyat Fakültesi okumamış, genel liseyi ve Felsefe Bölümü’nü bitirmiş biri olarak iki yıldır ilahiyat fakültesinde görev yapıyorum. İlahiyat Fakültesi’nde çalışmak için davet edildiğimde ilk olarak İlahiyat Fakültesi’nde görev yapan bir dostuma İlahiyat Fakültesinde görev yapmanın benim için olumlu ve olumsuz taraflarının ne olacağını sorduğumda benim için en büyük sorunun, artık bir “Felsefeci” olarak anılmayacağımı “İlahiyatçı” olarak anılacağımı bu anılmanın da içinde ciddi yargılar barındırdığını ifade etmişti. Dediğini anlıyordum. Zira “köklü” bir üniversitemizin doktora sınavları için iki kere mülakatına girmiştim. Bu mülakatlarda orada Felsefe Bölüm başkanı tarafından “Neden İlahiyat Fakültesinde yüksek lisans yaptığım” iki mülakatta da ısrarla sorulmuştu.

Yine o yıllarda felsefenin çok bilindik üstatlarından bir Hoca, “Felsefe Bölümlerine İlahiyatçı Sızıntısı” başlığında “genç zihinlerine çerçeveleri olan dinden getirilen bir yığın kavramın sokulduğunu, felsefenin boş inançları kovduğunu, vahiye inancı olan hiçbir ilahiyatçının felsefeyi anlayamayacağını” kati bir dille yazmıştı. Her ne kadar bir ilahiyatçının, felsefeyi anlamayacağı yargısı anlamsız ve hamasi bir yargı olsa da felsefe birikimi olmayan ve felsefe üzerine yazmış olduğu çalışmaları hem nicelik hem de nitelik açısından yetersiz olan ilahiyat kökenli akademisyenlerin, Felsefe Bölümlerinde çalışması tartışmamız gereken önemli bir mesele olduğunu unutmayalım. Böyle bir durumun olmadığı da söylenemez.

İnanç sahibi olanların felsefeyi anlamayacağına dair düşünceler, sadece bahsi geçen yazıyı yazan hocaya ait olan düşünceler, olmayıp Türkiye’deki “Aydınlanmacı” (ifade ettiğim Aydınlanma Felsefe geleneğinin devamcısı olmayıp kraldan çok kralcı olan yani Aydınlanma Felsefesini kendi ideolojik zeminine çeken düşünce) kesime ait olan düşüncelerdir. Oysa Platon ve Aristoteles’in teolojiden ne kadar uzak olduğu ayrı bir şey olduğu gibi Ortaçağ Felsefesindeki felsefi birikim görmezden gelinemez. Yine teoloji eğitim alan başta Descartes, Leibniz, Kant vs. birçok filozofun varlığı söz konusudur. Adeta mücessimleşmiş yani somutlaşmış varlık din anlayışı olan Hıristiyanlık dahi felsefe yapmak için engel olarak görülmezken “münezzeh, “müteal”, enkarne olmamış bir varlık anlayışı olan inancın düşünce derinliğini ve dinamizmini artırmaya imkan tanıyan İslam’ın düşünmeye ve felsefeye engel olduğu iddiası yersiz bir iddia olup İslam düşüncesinin neliğine dair olan bir bilgisizlikten kaynaklanan bir durum olduğunu söyleyebiliriz. İslam’ın ve İnancın felsefi düşünceye imkan tanımadığı düşüncesi, Türkiye’de var olan “Aydınlanmacı” ve “Pozitivist” bir aklın, temeli olmayan bir ön yargısıdır.

Genelde ilahiyatların özel de ilahiyatçıların yaşadığı en büyük sıkıntı; “seküler-dindışı”, “pozitivist” ve “Aydınlanmacı” bir yaklaşımın inşa etmiş olduğu yeni devlet refleksi ile kendi kökenleri ve değerleri arasında kalmalarıdır. Söz konusu bu durum; İslam’ı “modernist” ve “reformcu” tavır içinde yorumlamak için bu işi kendine vazife olarak gören bir kısım ilahiyatçıların olmasını doğurduğu gibi bir kısım ilahiyatçılar ise öyle düşünmedikleri için suçlanabiliyorlar. Bir de bu duruma geleneksel halkın beklentileri eklenince hem Diyanet kurumu hem de ilahiyatçılar, kimin hangi talebine nasıl bir cevap verme konusunda zorlanıyorlar. Söz konusu bu ikilemler, yıllardır Âlim-Ârif-Hâkim düzleminde bir ilahiyatçının yetişmesini de engellemiştir. Zira İlahiyatçılar, dinin temelleri üzerinde düşünüp günümüz dünyasını kavrama çabası yerine kendilerinden talep edilen din anlayışı ve konular üzerinde bilgi üretmek zorunda kalmışlardır. Hem sistemin kendilerine yükledikleri “vazifeleri” hem de vatandaşın “beklentilerini” karşılamak zorunda kalan Diyanet kurumunu ve ilahiyatçıları ciddi ikilemlerde bırakmıştır.

Bunların dışında sekülerlerin İlahiyatçıları “dogmatik” “dinci” olarak yaftalanmaları söz konusu olmuştur. Bazıları tarafından ise “modernist”, “reformcu”, “sapkın” olarak görülmüştür. Özellikle son zamanlarda dinî grupların liderleri hatta tarihçiler bile tarafından saldırıya uğrayan İlahiyatçılar, dini “tahrif ediciler” olarak görülmektedirler. Laikçiler tarafından ise “laikliğe aykırı işler” yapan vazifeliler olarak görülmektedirler. İlahiyatçılar, genelde İslam’a ve Müslümanlara özelde ülkemizde dindarlara yapılan saldırılarla “dinî” olanın “kötücüllük”, “ilkellik” ve “bağnazlık” olduğuna dair yersiz ithamların yol açtığı önyargılarla mücadele etmek zorundadırlar. Tabir uygunsa “Şeytan taşlamaktan tavaf yapamıyorlar”. Yani asıl işlerini yapmaktan geri kalıyorlar. Tüm durumların yanında gençlerin inanç ve duygu dünyasında meydana getirilen tahrifatla, tahribatla yine kendilerine karşı gençlerde oluşturulan “olumsuz” ve “yersiz” bir imajı da yıkmak zorundadırlar.

Yine İlahiyatçıların, mevcut siyasal iktidarla ilişkilendirilerek yersiz “linç” kampanyalara maruz kalması sorunu ayrı bir sorundur. Bir de İmam Hatip Liselerinde bile başarılı ve zeki çocuklara “ilahiyat okuyup ne yapacaksın” diyerek İlahiyat Fakültesinden uzaklaştırılan öğrencilerin yanında çalışmayı düşünmeyen öğrencilere ise -M. Fatih Birgül Hoca’nın aktardığı gibi- İmam hatip lisesindeki “bazı hocaların, son sınıf talebelerine “Çocuklar korkmayın, bir yere giremezseniz ilahiyata gidersiniz!” denilmesi içler acısı bir durumdur. İlahiyat Fakültesindeki akademisyen-hocalar, İlahiyat fakültesini kazanılması gerekilen en son gidilebilecek nihai “kötülük” konumuna indirgemenin bedelini ödemek durumunda kalmaktadırlar. Ya da “çocuklarınızı göndermeyin” diyerek tellallık yapanların meydana getirdiği ilgi ve alaka bakımından düşüşü sağlayan söylemler, Din-İslam ve Müslümanlar için ciddi anlamda zarar vericidir.

İlahiyat Fakülteleri’nin ders programının felsefe ağırlıklı olduğunu düşünüp müfredatı değiştirmek gerektiğini vazifesi çıkaran, tüm bunları kendi başına düşünen ve kendi başına karar verenlerin ilahiyat alanını “plan değişiklik alanı” olarak görmeleri söz konusudur. Oysa İlahiyat Fakülteleri; başta dinî ilimler olmak üzere sosyal bilimler ve dil bilimleri bakımından en faydalı ve mümbit fakültelerden biridir. Yine bir yandan dindarlardan ve sekülerlerden-laikçilerden kendilerine olan ön yargıları savuşturmak gibi bir meseleyle uğraşırken bir yandan marjinal fikirlere sahip çok -cüzi de olsa- ilahiyatçıların “agresif”, “kışkırtıcı” ve “üslupsuz” üsluplarından dolayı töhmet altında bırakılmalarının ağırlıklarını üzerinden atmaya çalışmaktalar. Bu çaba,  ciddi olarak enerji yutmaktadır.

Bir Felsefeci olarak ve daha önce Felsefe bölümünde görev yapmış biri olarak 2 yıldır İlahiyat Fakültesinde maruz kaldığım deneyimlerden ve “sıfatlandırma”, “itham”da bulunmalardan bir bahsetsem meselenin ne kadar traji-komik olduğu anlaşılır. Oysa Netice itibariyle ilahiyatçılara yersiz “çektirilen” sıkıntılar olmasa daha önemli katkılar sunacaklar ilim dünyamıza…

Ahmet Dağ

ETİKETLER: ,
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.