
Sûrenin başında verilen büyük haberden sonra Nebe/5. âyet “elbette zamanı geldiğinde anlayacaklar” uyarısını bize yapmıştı. Şimdi anlaşılıyor ki; süreç işlemiş ve hesap/mahşer/ayrım/idrâk gününde artık her şey “anlaşılma” noktasına gelmiştir. Bu geri dönülmez sahnenin değişmez/sabit oyuncuları/karakterleri son tanıklıklarını yapmak üzere Rahmân’ın huzurunda saf saf dizilmişlerdir: “O gün Rûh ve melekler, huzurda saflar halinde dururlar. İçlerinden Rahmân’ın izin verdiğinden başkası konuşmaz. Konuşan da, yalnızca doğru olanı konuşur.” Bir başka çeviri de şöyledir: “Bütün (insân) rûhların(ın) ve bütün meleklerin saf saf sıralandıkları Gün: Rahman’ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşmayacak ve (herkes, yalnız) doğruyu söyleyecek.”[1]
Dikkat edilirse birinci çeviri “Rûh”u tekil olarak almış ve özel bir isim olarak tanımlamıştır. İkinci çeviri de ise “Rûh” kavramı çoğul olarak düşünülmüş ve tüm insânların rûhları olarak nitelendirilmiştir.[2] Yine bazı çeviriler buradaki “Rûh” kavramını “Cebrâil” ile açıklamışlardır.[3] Görülüyor ki, karşımızda “müteşâbih” boyutlu zor bir âyet vardır ve âyetin en can alıcı noktasını da “Rûh” kavramına yüklenecek anlam oluşturmaktadır. “Rûh ve meleklerin” yan yana zikredildiği bir başka âyet de Kâdir/4. âyettir. O âyette melekler başa alınmış ve “melekler ve Rûh inerler” denilmişti. Bu âyette ise farklı olarak Rûh başa alınmakta “Rûh ve melekler kıyam ederler/dizilirler” vurgusu yapılmaktadır.
Şimdi Nebe/38. âyette geçen “Rûh” kelimesi “Cebrail” olarak tefsir edildiğinde anlıyoruz ki; o gün yâni diriliş/hesap gününde başta Cebrâil olmak üzere diğer bütün görevli melekler gelmiş geçmiş tüm insânlarla birlikte Rahmân’ın huzurunda toplanacak/dizilecek/saf olacaklardır. Haşyetin, hayretin derin bir sessizlik oluşturduğu bu ortamda hiçbir kimse konuşamayacaktır.[4] Bunun tek istisnası Allah’ın izin verdikleridir ve bu konuşanlar da mutlaka doğru şeyler söyleyeceklerdir. Eğer “Rûh” kelimesini “Rûhlar” olarak aldığımızda ise sonuç değişmeyecek, dirilişle birlikte yeni bedenlerine iade edilen rûhlar, meleklerle birlikte insân olarak Rahmân’ın huzurda toplanacaklardır. Bugünü anlatan bir başka âyette de şöyle söylenilmektedir: “O Gün gelince, O’nun izni olmadıkça kimse konuşamayacak ve [bir araya getirilenlerden] kimileri bedbaht, kimileri de bahtiyar olacak.”[5]
Âyette kimlere konuşma izninin verileceği açıklanmamıştır. Ama başka âyetlerin ışığında konuya baktığımızda bu izin verilenlerin başta peygamberler olmak üzere, melekler[6] ve yaşarken hakîkate şahitlik yapmış şehitler, veliler, salihler olduğu söylenebilir.[7] Bu konuşmanın günahkârlar için bir “şefaat” olacağı da söylenmektedir. Ama şunu unutmamak gerekir ki; şefaat de olsa bunun iznini verecek olan Allah’tır ve bu da Allah’ın rahmet ve merhametinin o insânların üzerinden tecellî edeceğinin bir göstergesidir.
Âyete farklı yaklaşan müfessirler de vardır. Onlar âyette geçen “Rûh” kelimesini Kur’ân’da kullanılan “vahiy” anlamında alıp tanık olarak dizilenleri/saf olanları “indirilmiş âyetler ve vahiy” olarak düşünmüşlerdir.[8] 15. Yüzyılda yaşamış ve “İnsân-ı Kâmil” kitabıyla tanıdığımız “Abdülkerim Ceyli” de eserinde Rûh’u; “Hakkın onunla mahlûk göründüğü Hakîkat-ı Muhammediye” olarak açıklamıştır. Bu hakîkatin tam mazharı da makam ve derece yönüyle Hz. Peygamber’den başkası değildir. İşte bu gerçeklik Nisâ/41-42. âyetlerde şöyle verilir: “Öyleyse [Hesap Günü], her topluluk içinden şahitler getireceğimiz ve seni [ey Peygamber] onlar aleyhine şahit tutacağımız zaman, ne olacak [o günahkârların hali]? Hakîkati inkâra şartlanmış olanlar ve Peygamber’e itaatsizlik yapanlar o Gün toprağın kendilerini yutmasını isteyecekler; ama onlar, olup-biten hiçbir şeyi Allah’tan gizle[ye]meyeceklerdir.”[9]
[1] Nebe/38 “Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).”
[2] İbn Abbâs, Katâde, Hasan Basrî.
[3] Kadı Beydâvî, Dahhâk gibi müfessirler de bu görüştedirler.
[4] Tâhâ/108.
[5] Hûd/105.
[6] Necm/26.
[7] Tâhâ/109.
[8] Nahl/2; Kadir/4.
[9] Nisâ/41-42.