
Zaman zaman Hıristiyan aleminde ya İslam dini konusunda geniş tetebbu’larda bulunmaları, ya da selim akıl ve temiz fıtrata kulak vermeleri sonucunda doğruyu söyleyen, hak ve hakkaniyete sadakat gösteren din adamları çıkıyor. Kur’an-ı Kerim, bütün Ehl-i Kitab’ın bir olmadığını belirtmesi (3/Al-i İmran, 113) buna işarettir.
Hak ve hakkaniyete teslim olan Hıristiyanlarından biri de “Tanrı değil, Allah diyelim” diyen Rahip Tiny Muskens olmuştu. Roma Katolik Kilisesine mensup rahibin büyük bir cesaret gösterip tüm dinlerin inananlarını Allah’ı anarken ortak ismi kullanmaları çağrısında bulunduğunda şok etkisi yaratmıştı.
Hollanda’nın güneyindeki Breda piskoposluk bölgesinde görev yapan Muskens’e göre
“tanrı” kelimesi tam manasıyla anlaşılması gerekeni yansıtmıyor, Allah kelimesini kullanmak gerekir, bu kullanım farklı dinlerdeki inançların da kuvvetlenmesine vesile olacak. Çağrıyı yapan Katolik Rahip, bu fikrinin kısa zaman içinde kabul bulmasını beklemediğini belirtmişti. Muskens daha önce evli rahiplerin de olabileceğini ve ihtiyaç halinde ekmek çalınabileceğini söyleyerek Vatikan’a karşı gelmişti. (Dünya Bülteni, 15 08 2007.)
Biz Rahip Muskens’in söz konusu önerisinden hareketle, Türkçe’de sıkça kullandığımız “tanrı” kelimesi üzerinde durmaya çalışalım. Önce şu ayete bakalım:
“Göklerin ve yerin Rabbi, Arş’ın Rabbi (olan Allah), onların nitelendirdiklerinden yücedir. Artık onları bırak; onlara vadedilen günlerine kadar, dalsınlar ve oynayadursunlar. Göklerde ilâh ve yerde ilâh O’dur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan (Allah) ne yücedir. Kıyâmet-saatinin ilmi O’nun katındadır ve O’na döndürüleceksiniz. O’nun dışında taptıkları şefaatte bulunmaya mâlik değildirler; ancak kendileri bilerek hakka şahitlik edenler başka.” (43/Zuhruf, 82-86)
Bu ayetler bize Tanrı, varlık ve insan konularında şu hususları ilham etmektedir:
1) Varlığın birliği çerçevesinde göklerin ve yerin referans noktası tektir. Çünkü sadece ve kâmil anlamda Rab ve İlah Allah’tır, dolayısıyla Rububiyet ve Uluhiyet O’na mahsustur,
2) Değerlerin kaynağı, öğreticisi ve vaz’decisi Allah’tır. Çünkü hüküm ve hikmet sahibidir. Görünenin arkasında görünmeyenin, bilinenin ardındaki bilinmeyenin hakikati ve bütün gerçeklik O’na bağlıdır, O’nun hükmüne ram olmuştur,
3) Bütün iktidarları izafileştirecek şekilde göklerin, yerin ve ikisi arasındaki bulunanların mülkü O’nundur: Tek bir iktidar ve güç vardır, diğer bütün iktidarlar , izaf, geçici, sınırlı ve sonludur. Kendi gücünün izafi, sonlu ve sınırlı olduğu bilincinde olmayan her iktidar tiranlık ve zorbalıktır.
4) İktidarın bir sonu olduğu gibi mülkün de sonu vardır. Kıyamet saatinin bilgisi O’nun katındadır: Göğün başka bir göğe, yerin başka bir yere dönüşeceği (14/İbrahim, 48) bir zaman vardır ve bunun ne zaman vuku bulacağını O’ndan başka kimse bilemez. Başka bir ifadeyle fizik dünyada hiçbir tabiat yasası hükmünü ebediyen icra edemez. Tek Rab ve tek İlah Allah, bütün tabiat yasalarının üstündedir, onları yasa kılan O’dur, yasa olmaktan çıkarma yetki ve gücünü elinde bulundurmaktadır.
5) Eninde sonunda hepimiz O’na aidiz ve O’na döndürüleceğiz (2/Bakara, 158): Allah’a inanan da inanmayan da “Din Günü”nde yaptıklarının hesabını verecektir. İnsan başıboş bırakılmış değildir (75/Kıyame, 36), ömrü sınırlı olduğu gibi özgürlük alanı da sınırlıdır.
6) İlah (Tanrı)lık iddiasında olanlar, onlara bağlananların lehine şefaatte, tavassutta bulunamazlar. O’na denk veya eş olmaya kalkışanlar veya O’nun dışında kendilerine bu türden roller ve misyon atfedilenlerin O’nun nezdinde hiçbir değerleri yoktur; değil başkalarını kendilerini kurtarma gücüne sahip değildirler.
İnsan her biri parametre hükmünde olan bu altı maddeyi düşüncenin yol haritası ve imanının zemini haline getirebilirse kamil anlamda bir Tanrı tasavvuruna sahip olabilir. Bütün bu sıfatlar sadece Allah’ta toplanmıştır ve esasında başka bir varlıkta toplanması mümkün değildir.
Burada zihnimize takılan bir soru var: “Allah” lafzı yerine veya olumlu anlamda bazan “Allah” lafzını karşılamak üzere “Tanrı” kelimesi kullanılabilir mi?
Kelime anlamıyla Allah’tan başka insanlara “Rab” denebilir. Mesela evin sahibine “Rabbu’d-dar”, çocuğun eğitimini üstlenen kadına “Mürebbiye” denir. Bilginler, Rab kelimesinin izafeli olarak insan için, tek başına ise sadece Allah için kullanılabileceğini söylemektedirler. Hakikat-i halde Rububiyet ve uluhiyet yalnızca Allah’a mahsustur. Bütün bunların toplu ve kamil ifadesi “Allah” lafzında (Lafz-ı Celal) toplanmıştır. Allah câmi’ (toplayan-birleştiren, cem’eden) bir lafızdır. Çoğulu olmayan tek kelimedir. Yani “Tanrılar veya ilahlar (elihe) çoğul kullanıma karşı “Allahlar” kullanılamaz. 1789 ihtilalini anlatan Anatole France’ın romanın ilk Türkçe tercümesine “Allah’lar susamışlardı” denilmişti ki (Remzi Kitapevi, İstanbul-1939) , bu gerçekten büyük bir cehalet nümunesiydi. Doğru isimlendirme sonraki baskılarda düzeltiydiği üzere “Tanrılar Susamışlardı” olmalıydı.
“Allah” lafzı bütün isim ve sıfatları (isim sıfatların) anlam düzeylerini kendinde toplamıştır. Ancak bu, Allah’ın diğer isimlerle anılmayacağı anlamına gelmez. Rahim, Rahman, Rezzak, Latif, Kerim vs. Ve aynı zamanda İlahtır, yani Türkçesi’yle Tanrı’dır.
Mesela Kürtçe’de, sıradan insanın gündelik dilinde “Allah” lafzı yoktur; Allah “Huda” ile ifade edilmektedir ki, bunun Türkçe karşılığı “Tanrı”dır. Kürtler yanında Farslar, Peştular, Tacikler vb. kavimler de “Huda” kelimesini kullanmaktadırlar. Zaza’ca da “Huda” yerine “Huma” kullanılır. Böyle olmakla beraber Kürt medrese dilinde ve yüksek edebi eserlerde “Allah” lafzı kullanılmıştır. Ali Hariri, Fakiye Tayra, Mele-i Cezeri, Ahmed-i Hani, Aktepeli Şeyh Abdurrahman vb. alim ve ediplerin eserlerinde ve divanlarında bazan “Huda” bazan “Allah” lafzı, bazan da “Yezdan” veya “Yekzan” kullanılmıştır. Ancak Abdullah Varlı, yaptığı mealin hiçbirinde “Allah” lafzını kullanmamıştır, ben bununla ilgili iki eleştiri yazısı yazmıştım.
Tanrı gibi Huda’nın semantiğinde Allah’a ait bütün isim ve sıfatlar bu kelime ile ifade edilmek istenmektedir. Tanrı eski Türklerin kullandığı “tengri”den Türkçe bir kelimedir ve yerli yerine kullanıldığında –ki en çok felsefi metinlerde kullanımına rastlanır- kanaatimce bir sakınca teşkil etmez. Bu açıdan “tanrı” kelimesini kullananla karşılaşıldığında hemen fevri tepki göstermemeli, çünkü Tanrı veya Huda ile, Allah –haşa- sıradan bir tanrı seviyesine indirilmemektedir. Her Müslüman bilir ki, “Göklerde ve yerde İlah O’dur” Hatta “O’ndan başka İlah (Tanrı) yoktur”.
Ancak kuşkusuz Tanrı, Allah lafzını karşılayamaz. Öyle de olsa, Müslümanlar, yukarıdaki ayetlerin anlam çerçevesinde bir “İlah/Tanrı” tasavvuruna sahiptirler, aksi zaten düşünülemez. Ancak ne Huda veya Yezdan, ne Tanrı veya Fransızca “Diyo” Esmay-ı Hüsna’yı cami’İ sm-i Zat’a karşılık değildirler. İsm-i Zat olan Allah lafzı, bütün isim ve sıfatlarıyla Mutlak Varlık’ı ifade eder, hiçbir tanrı veya ilah bu mutlaklığa sahip değildir. Allah, mutlak Halık, mutlak ma’bud ve maksud ism-i hastır.
Yunan tanrısı Zeus’u, Mısırlıların Apis’i var, Yunan filozofları bazan Tanrı bazan Tanrılar kelimelerini kullanmışlardır ama felsefenin tanrısı İslam akaidinin esası olan tevhide tam karşılık değildir.
Buradan Katolik Rahip Muskens’e dönecek olursak, Muskens hiç şüphesiz isabetli bir teşhiste bulunmuş ve isabetli bir çağrıda bulunmuştur. Arap olmayan müslüman kavimler, bugüne kadar Lefz-ı Celal’i yeterince dillerine dahil etmemişlerse, bundan sonra daha dikkatli ve ısrarlı olarak Allah lafzını kullanmalıdırlar; bu müslüman kavimler arasında ontolojik, epsitemolojik ve semantik vahdeti sağlayabildiği gibi, belki Rahip Muskens’in temenni ettiği üzere dinler arasında da semantik bir yakınlaşmaya vesile olabilir.
ALİ BULAÇ
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-