
Tarihi olayları emin kaynaklardan okuyanlar, Uluslararası ilişkilerin hiçbir zaman adaletli bir şekilde gerçekleşmediğini ve kolay kolay da gerçekleşmeyeceğini iyi bilirler. Çünkü, çoğunlukla güçlü devletler, zayıf devletlere karşı hep kendi menfaatlerini düşünmüş ve adalet kavramını çalıştırmamışlardır. Bunun tek istisnası, İslami devlet sistemleri olmuştur. Onlar, güçlü olmalarına rağmen, hakkı ve adaleti ön planda tutmuş ve gücün haklılık sebebi olamayacağı hakkındaki İslami kuralı uygulamışlardır. Bu tespit, bir üstünlük sebebi olarak gösterilmekten çok, insani kurallara uyma tavrını ortaya koymak için yapılmıştır..
Uluslararası düzen ve adalet:
İslam, dünyada ilk defa “harp hukuku” nu uygulayan bir sistem olup, harbin de bir ahlakı ve hukuku olduğunu örnekleriyle ortaya koymuş; aman dileyen ve teslim olanlara şiddet ve işkence uygulamamıştır. Ayrıca, harbe iştirak etmeyen sivil vatandaşları da cezalandırıcı herhangi bir tavır içine girmemiştir.
Uluslararası ilmi literatür, genelde Batı düşünce ve tarihini yansıttığından, İslami tarihe ve İslam siyasi sistemlerine ait bilgilere yer vermemekte ve konu, sadece sözde kalan Batılı uluslararası anlaşma metinlerindeki bilgileri içine almaktadır. Uygulamada ise, “güçlü, her zaman haklıdır” kuralı geçerli olmakta, diğer kurallar uygulama safhasına gelmemektedir.
Çünkü, Batılı ve Batılı olmayan despotik devletler, tarih boyunca güç ve zorbalık ile hareket etmişler fakat, kendi kötü niyetlerini gizlemek için Uluslararası hak, barış ve insan hakları kavramlarını dile getirerek, ard niyetlerini gizlemeye çalışmışlardır. Bugünkü adaletsiz ve zorba uluslararası sistemin , başka bir açıklaması yoktur.
Bugün de aynı plan devrede olup, hacmi büyük fakat misyonu küçük (!) devletler, ister Batılı, ister Doğu’lu olsun, aynı taktiği sürdürmektedirler. Özellikle Birleşmiş Milletler Teşkilatı, bu oyunun sahnelendiği en açık uluslararası tiyatro dur!..
Bilindiği gibi, Birleşmiş Milletler diye anılan kuruluşun “anlaşmalı beşli çete” diyeceğimiz bu piyesin aktörleri; Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin devletleridir.
Hepsinin ortak özelliği Sömürgeci olmaları ve diğer ülkelere hayat hakkı tanımayan baskıcı ve bağımsızlığa karşı çıkmalarıdır.
İslam’ın Adaletine İhtiyaç:
Sömürgeci Batılı ve Doğulu ülkelerin karaktetistik özelliği, hiçbir ahlaki ve insani değere inanmayıp, maddeci ve menfaatçi bir ideolojiye veya sisteme sahip olmalarıdır.
Bu yüzden, tarih boyunca birçok ülkeyi en tabii hak ve hürriyetlerinden mahrum bırakmış ve zulmün en acı ve aşağılık uygulamalarını baskıları altındaki ülkelere uygulamışlardır.
Bu emperyalist ülkelerin ortak tavırları, İslamın adalet ve ahlak anlayışı karşısında ittifak yapmaları ve özellikle müslüman toplumlardaki bozgunculuk ve tahribat konusunda birlikte hareket etmeleridir.
Bazı okuyucular, bu açıklamaların abartılı olduğunu düşünebilir. Fakat, İslam ve Osmanlı siyasi tarihini iyi okuyanlar, bu değerlendirmemin hiç de abartılı olmadığını anlayacaklardır. Sosyoloji kitabımda sunduğum bilgiler bile, bu konuda bazı yabancı araştırmacıların görüşlerinden, emperyalizm nasıl yayılmacı mantığa sahip olduğunu göstermektedir.
Bu konuyu ele almamın sebebi, bu azman(!) ve vahşi ülkelerin kimleri ve neleri yok ettiğini anlatmak değil, müslüman entellektüellerinin, bu ülkenin yakında bu vahşi devletler (!)in saldırısına maruz kalacağı ve üzerlerine düşen hazırlıkları başlatma mecburiyetinde olduğundandır.
Özellikle ilim ve din bilginleri, ticaret ve sanayi erbabı, siyasetçi ve sivil toplum gruplarının kazançlarını arttırma, dış güçlere hoş görünme, dünya makamlarını elde etmek yerine, medeniyet ve toplumumuzun savunması ve kültürel ve ahlaki kaynaklarına dönme mücadelesi içine girmeleri gerekiyor.
Artık gezme, eğlenme ve mal biriktirme yerine, yarın başımıza gardiyan kesilecek yerli ve yabancı emperyalistlerle mücadele programına yoğunlaşmak durumu vardır. Irak, Libya ve Suriye örnekleri gözümün önünde cereyan etmiştir.
Amerika’nın “amerikan”, Rusya’nın “rus”, Çin’in “çin” menfaati diyerek, herşeyi kendilerine mubah kıldığı ve toplumların maddi imkan ve topraklarını parsellediği bir dünyada, bunları görmezlikten gelemeyiz.
Ülkemizi yönetenlerin de, sistemin toplumu yabancılaştırmasına karşı, insanımızı, gerçek kimliğine ulaştırıcı kararlar alıp, günübirlik siyasetin dışında varoluşumuzu sağlayacak ahlak ve kültür hamlesine ne zaman başlayacaklarını sormak durumundayız!..Çünkü, artık kendimize dönmemizden başka bir yol kalmamıştır.
Prof.Dr.Sami ŞENER
YAZARIMIZIN DİĞER YAZILARINI OKUMAK İÇİN LÜTFEN BU LİNKİ ZİYARET EDİNİZ
İSLAMİ HABER “MİRAT”
MİRATYOUTUBE