
Oğlum okuldan geldi, gözleri ışıl ışıl. “Anne” dedi, “artık bütün sınıf senin gibi ‘bak sen’ diyor. Benden öğrendiler.”
O anlatırken gururluydu. Ben ise düşündüm. Bir çocuk… Yirmi kişilik bir sınıf… Yirmi ev…
Bir kelime, bir ağızdan çıkıyor ve fark etmeden onlarca haneye giriyor.
Öğretmenlik yıllarımda da çok gördüm bunu. Bir öğrencinin söylediği bir söz, bir anda bütün okula yayılırdı. Oradan evlere… Kardeşlere, kuzenlere…
İşte, düşünmemiz gereken sadece “Ne öğrettim?” değil, “Ne yaydım?” da olmalı.
Çünkü bazı şeyler öğretilmez. Yaşanır, duyulur ve fark etmeden taşınır.
Eğer o kelime güzel olsa, insanın içi rahat eder. “Ne güzel vesile olduk” dersin.
Ama ya değilse? Ya gereksizse, ya yakışıksızsa?
Ya ağızdan çıkarken küçücük, ama yayıldıkça büyüyen bir şeye dönüşüyorsa?
İşte o zaman insanın içi daralıyor.
Bazen uzun uzun anlatıyoruz…
Ama çocuklar en çok bizden gördüklerini alıyor.
Bir anlık öfkemizi… Gelişigüzel bir sözümüzü… Neye güldüğümüzü, neyi normal saydığımızı… Hepsini.
Şunu artık görmezden gelemeyiz:
Ebeveynsen, düşünmeden konuşamazsın. “Ağzıma geleni söyledim” diyemezsin.
Çünkü sen artık sadece kendin değilsin. Senden yayılan bir dil var, bir tavır var, bir bakış var.
Ve çocuklar en çok bunları devralıyor.
Ama sorumluluk sadece anne babada değil.
Bugün öyle bir zamandayız ki herkes birbirinin hayatına değiyor.
Bir öğretmenin sınıfta kurduğu bir cümle…
Bir oyuncunun canlandırdığı bir karakter…
Mahalledeki bir abla, bir abi…
Hepsi bir çocuğun dünyasında iz bırakıyor. Çocuk sadece anne babasına benzemez.
Bazen hayran olduğu kişi gibi yürür, onun gibi konuşur, onun gibi bakar dünyaya.
Bir kelimeyi birinden alır, bir tavrı başkasından ve kendine bir yol kurar.
Çünkü bir çocuğa yalnızca anne babası dokunmaz;
temas ettiği her insan, duyduğu her söz, gördüğü her hâl karakterine bir iz bırakır.
Ama ne gariptir ki, ortaya çıkan bu insanı tanımakta zorlanırız.
Dönüp deriz ki: “Yeni nesil çok farklı, eskisi gibi değil…”
Sanki eksik doğmuşlar gibi… Sanki başka türlü yaratılmışlar gibi…
Oysa öyle değil.
Rabbimiz insanı başıboş bırakmadı ki… Daha en başta, kalbine kendisini tanıyacak bir yöneliş koydu.
Hani Rabbimizin buyurduğu gibi… İnsan daha dünyaya gelmeden önce
“O Rabbiniz değil miyim?” hitabına “Evet” diyerek şahitlik etti.
Yani bu kalp, iyiliğe yabancı değil. Fıtratı güzel ahlaka meyilli…
Ama sonra…
Biz o tertemiz yönelişi neyle dolduruyoruz? Hangi sözle? Hangi örnekle? Hangi hayatla?
İşte değişim orada başlıyor. Biz, onun içindeki hakikatin üstünü örtüyoruz.
Ve bir gün, “bir kereden bir şey olmaz” dediğimiz şey başka bir çocuğun hayatı oluyor.
Önemsemeden kurduğumuz cümleler bir karaktere dönüşüyor.
Bir kelimeyle başlıyor, ama bir nesle karışıyor.
Ve bu yüzden sorumluluğumuz sadece kendi çocuğumuz değil.
Dokunduğumuz, etkilediğimiz, bizden bir parça taşıyan her çocuk…
Çünkü “yeni nesil” dediğimiz şey, aslında bizim izlerimizdir.