
Laiklik kavramı dilimize söz ve yazı olarak meşrutiyet yıllarında girmiştir ve “La-Dini” olarak tercüme edilmiştir. Modernleşme döneminde “Laiklik” Müslümanların tasavvurunda, “La-dini – dinsizlik” olarak yer almıştır. Yabancı dillerde yaklaşık olarak karşılığı “Sekülarizm” olarak geçer.
Anayasa Mahkemesinin çeşitli tarihlerde aldığı bazı kararlara göre laiklik, “Ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğünü, bilimin aydınlığı ile gelişen demokrasi ve özgürlük anlayışını, uluslaşmayı, bağımsızlığı, ulusal egemenliği ve insanlık idealini temel kılan uygar bir yaşama biçimidir.” “Ortaçağ dogmatizminin yıkılması” olarak ifade edilen husus, dinin – kutsal olanın siyasi, iktisadi, hukuki ve içtimai alanlardan uzaklaştırılması, soyutlanmasıdır.
Laikliğin en belirgin unsuru, “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.” Yani anayasasında laiklik ilkesi bulunan ve siyasi organizasyonu laiklik üzerine kurulan devletlerde, dinin ve dini referansın herhangi bir belirleyiciliği yoktur. Dolayısı ile siyasetçilerin de yapıp ettikleri idari işlerde din ile herhangi bir işi yoktur. Bundan dolayı, devlet laik ise, siyasetçileri de dünya tasavvuru açısından laiktir. “Devlet laik olur, kişiler laik olmaz” söylemi şeytani bir söylemdir. Bu söylem devletin vatandaşı için geçerli olabilir, lakin siyasetçi için söylenmesi imkân dışıdır. Zira cari düzeni yürüten kişilerdir ve onlarda laiktir.
Laik devletin laik siyasetçilerinin kendilerini Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Marksist – Komünist, Liberal, Muhafazakâr, Milliyetçi, Demokrat vb. sıfatlarla anması, bu hakikatin üstünü örtemez. Kendisinin Müslüman olması, Hıristiyan olması, Yahudi olması vicdani tercihidir. İnancının gereklerini vicdanına ve ibadet mekânlarının duvarları arasına sıkıştırır ve öyle yaşar. Bu sebepten siyasi işlerinde haram – helal, sevap – günah, mekruh – müstehab, farz – sünnet gibi yaklaşımlarla ve kıriterlerle iş yapmaz – yapamaz. Zira laik devletin laik siyasetçileridir.
Bu ifadelerimizden tekfir, ötekileştirme, mahkûm etme vb. çıkarımlar yapılması hakkaniyete aykırıdır. Burada çarpık bir meselenin vuzuha kavuşması gerektiğini düşündüğümüz için, meselenin aydınlanmasına dönük gayret içindeyiz. Yoksa kimsenin Müslümanlığı ya da laikliği ile işimiz yok. Sonuçta kim ne yaparsa, bu dünyada olmasa da Mahkem-i Kübra’da, Allah’ın karşısında hesabını verecek.
Bütün bu izahlardan sonra, laik devletin laik siyasetçileri, “Din hakkında konuşabilir mi?” sorusuna cevap aramak gerekir.
Laiklik ilkesinin fonksiyonlarından birisi de, laik devletin bütün dinlere eşit mesafede olması gerekliliğidir. Dolayısıyla laik siyasetçilerde bütün dinlere eşit mesafede durmak zorundadır. Fakat herkesin malumudur ki, hiçbir zaman yazılanla uygulanan bir olmamıştır. Laik devletin laik siyasetçileri din konusu olduğu zaman, sürekli İslam Dininden bahsetmekte, Allah’ın dinini dünyevi – seküler siyasetlerine alet etmekten çekinmemektedir. Oysa laik siyasetçilerin dine müdahale etmeleri, din hakkında konuşmaları, devletin yapısı gereği mümkün değildir, konuşmamaları gerekir.
Özellikle sağcı muhafazakâr iktidarlar döneminde, Allah’ın dini, halkı Müslüman olan ülkede oy potansiyeli olarak kullanılmış, hangi laik siyasetçi, siyasi söylem ve eylemlerinin sonucunda sıkışmış ise, hemen dine sarılmış, din hakkında ahkâm kesmeye başlamıştır ve bu gelenek devam da etmektedir.
Laik siyasetçilerin dikkat çeken diğer bir yönü, din hakkında konuşmaya başladıklarında, konuştukları din, İslam Dini oluyor, başka din hakkında ise ağızlarını bıçak açmıyor. Laiklik gereği bütün dinlere eşit mesafede iseler, Hıristiyanlık, Yahudilik hakkında da en az İslam Dini hakkında konuştukları kadar konuşmaları geremiyor mu?
Ortaçağ boyunca Hıristiyanlık inancının sebep olduğu vahşet ve katliamlardan hiç bahsetmiyorlar. Sömürgecilikten bahsediyorlar, fakat zihinsel alt yapısının Hıristiyanlık olduğuna değinmiyorlar. Bunun günümüzde en çarpıcı örneği, işgalci siyonistlerin katliamlarının, soykırımının, işgal ve zulmünün referansının Yahudilik dini olduğundan bahsetmiyorlar. Yapılan insanlık dışı eylemlerin temelinin, tahrif edilmiş din kaynaklı olduğunu, katliamların inandıkları dinden beslendiğine değinmiyorlar. Hiçbir laik siyasetçi, işgalci siyonistlere, “sizin dininiz inancınız bozuk, size bu katliamları yaptıran inandığınız dininizdir” demiyor.
Müslümanlar memleketlerinin işgaline, sömürüsüne karşı mücadele ettiler mi, cihada niyetlendiler mi, “İslam şiddete karşıdır” diye fetvalar vermekten geri durmuyorlar.
Hülasa; laik siyasetçilerin, laik olmaları hasebiyle din hakkında, hele ki “İslam Dini” hakkında konuşmaya salahiyetleri de ehliyetleri de yoktur, konuşamazlar. Bu hakikat, sağcısından solcusuna, muhafazakârından liberaline, Komünistinden Marksistine, bütün kesimler için böyledir. Yapılan hiçbir işte dini referans almadan icraatta bulunmak en basit ifadeyle tutarsızlıktır.
YAKUP DÖĞER
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ