islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,3794
EURO
54,0536
ALTIN
6.160,00
BIST
13.687,86
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
32°C
İstanbul
32°C
Parçalı Bulutlu
Çarşamba Açık
29°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
28°C
Cuma Parçalı Bulutlu
28°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
29°C

NİTELİKSİZ NİCELİĞİN ÇIKMAZI

NİTELİKSİZ NİCELİĞİN ÇIKMAZI
25/07/2026 09:29
A+
A-

NİTELİKSİZ NİCELİĞİN ÇIKMAZI

Temmuz ve ağustos aylarında Karadeniz bir başka güzeldir. Özellikle Ordu, Giresun ve Trabzon’da bu aylar, fındık mevsimi demektir. Bu yüzden gurbette yaşayan bu yörenin insanları, doğdukları topraklara dönüp hem sıla-i rahim yapmak hem fındık toplamak hem de yaylaların serin havasını teneffüs etmek isterler. Bu, onlar için sıradan bir ziyaret değil; adeta bir aidiyet duygusu, bir hayat tarzıdır. Ara sıra da olsa ben de bu duygudan kısmen nasibini alanlardan biriyim. Ne var ki sılaya geldiğim yıllarda ben yaşlılar kategorisine dâhil olduğum için fındık toplamaya iştirak etmez, daha çok okumaya ve yazmaya vakit ayırıyordum. Ara sırada olsa yürüyüşe çıkar, rastladığım insanlarla birkaç söz etmenin mutluluğunu yaşardım.

Yine böyle bir yürüyüş sırasında, yol kenarındaki bir evin gölgesinde oturan iki genç kızla karşılaştım. Selam verdim, selamıma güler yüzle karşılık verdiler. Sohbet esnasında, kızlardan birinin yıllar önce gurbete gitmiş bir akrabamın kızı olduğunu öğrendim. Diğeri ise Malatyalıydı ve onun sınıf arkadaşıydı. Fındık toplamaktan dönmüşler, biraz dinleniyorlardı. Konuştukça ikisinin de ilahiyat fakültesi mezunu olduklarını, fakat henüz atanamadıklarını öğrendim. Bunun üzerine biraz da meslekî merakla sohbeti derinleştirmek istedim. Hangi hocalarını sevdiklerini sordum. Verdikleri cevaplardan bazı temel derslere karşı yeterli ilgiyi duymadıkları anlaşılıyordu. Özellikle bazı dersleri niçin sevmediklerini sorduğumda, hocalarının yöntemlerinden ve ders işleyiş tarzından memnun kalmadıklarını ifade ettiler.

Daha sonra sohbeti genel kültür alanına kaydırdım. Roman, hikâye ve şiir okuyup okumadıklarını sordum. Yahya Kemal, Mehmet Âkif, Necip Fazıl, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Tolstoy ve Dostoyevski gibi ediplerden herhangi bir eser okuyup okumadıklarını öğrenmek istedim. Bu isimleri duyduklarını, fakat eserlerini okumadıklarını söylediler. Bu durum beni düşündürdü, hatta biraz da üzdü. Çünkü bana göre üniversite eğitimi, sadece meslekî bilgi kazandırmamalı, aynı zamanda gençlerin duygu, düşünce ve kültür dünyasını da zenginleştirmeliydi.

Sohbet bu minval üzere devam ederken akrabam olan genç kız, birden kendisinin “ehl-i sünnetçi” olduğunu söyledi. Ben ona böyle bir soru sormamıştım; ama o, belli ki bunu özellikle vurgulama ihtiyacı hissetmişti. Bunun üzerine ona, “ehl-i sünnetten ne anlıyorsun?” diye sordum. Verdiği cevaplar daha çok yüzeysel bilgilerden ibaretti. “Bu ekolün önemli temsilcileri kimlerdir?” dediğimde ise sadece Mâtürîdî’nin adını söyleyebildi. Daha sonra Mâtürîdî’nin hangi ilim alanında öne çıktığını sordum. Önce hadis âlimi olduğunu söyledi, ardından telefondan kontrol edince kelâm âlimi olduğunu fark etti. Bunun üzerine ona, Mâtürîdî’nin hem kelâm hem de tefsir alanında önemli eserler verdiğini; özellikle Kitâbü’t-Tevhîd ve Te’vîlâtü’l-Kur’ân adlı eserlerinin İslâm düşünce tarihinde mühim bir yere sahip olduğunu anlattım. Bu eserleri tanımalarını ve en azından bazı bölümlerini okumalarını tavsiye ettim.

Elbette bütün ilahiyat mezunları böyle değildi ve böyle değerlendirmek de yanlış olurdu. Kendisini iyi yetiştirmiş, alanında derinleşmiş çok değerli gençlerimiz de vardı. Ancak bu kısa sohbet bile bana, eğitim sistemimizde nicelik kadar niteliğin de önemli olduğunu yeniden düşündürdü. Eğitim sistemimizde bir nitelik sorununun olduğunu biliyor ve bizzat yaşıyordum, ama bu kadar da yetersiz olduğunu tahmin etmiyordum.

Bir insanın herhangi bir düşünceyi, ekolü veya ideolojiyi benimsemesi elbette tabiî bir durumdu. Fakat bir insanın, benimsediği düşüncenin veya ideolojinin bilgi temellerine ve düşünce sistemine de vâkıf olması gerekiyordu, en azından ben böyle düşünüyordum.  Zira bu vukûfiyet, mensubiyetten daha fazla önem arz ediyordu. Çünkü bilgiyle beslenmeyen aidiyetler zamanla slogana dönüşüyor, derinlikten yoksun bağlılıklar üretiyor, insanı hakikatten uzaklaştırıyor, entegrist bir bakış açısını geliştiriyor ve tutucu bir kimlik kazandırıyordu. Bunun pek çok örneğini bizzat yaşamıştım. Nitekim bu sohbet, bir anda beni yıllar önce yaşadığım bir hatıraya götürdü. 1975 yılında askerlik yaparken, sol görüşlü olduğu için hapis yatmış bir gençle tanışmıştım. Sürekli sosyalizmi savunuyor, onu övgüyle anlatıyordu. Fakat anlattıkları, o yıllarda benim okuduğum bazı sosyalist ve Marksist düşünürlerin eserleriyle tam olarak örtüşmüyordu. Bir gün kendisine Karl Marx’ın Das Kapital’ini ve Georges Politzer’in Felsefenin Temel İlkelerini okuyup okumadığını sormuştum. O da okumadığını söylemişti.

Ben de ona bu iki kitabı okuduğumu söylemiş, sonra da şöyle demiştim: “Senin bu durumun, Kur’an’ı okumadığı ve anlamadığı hâlde kulaktan dolma bilgilerle İslâm adına konuşan birine benziyor. O İslâm’ı bilmeden savunuyor, sen de sosyalizmi bilmeden savunuyorsun.” Bana sadece “haklısın” demekle yetinmişti. Bu iki farklı tecrübe de bana insanların, çoğu zaman savundukları düşüncenin derinliğine vakıf olmadan ona aidiyet duygusuyla bağlı olduklarını gösterdi.

Bu nedenle günümüzde şu soruları kendimize sormamız gerekiyor. Savunduğumuz bir düşünceyi veya bir fikri gerçekten biliyor muyuz, yoksa sadece o düşünce ve fikre ait bir kimlik mi taşıyoruz? Önemli olan çok şey bilmek mi, yoksa doğruyu ve hakikati derinlikli bilmek mi? Bizim için değerli olan nicelik mi, yoksa nitelik mi? Bu soruların cevabını, eğitimden ekonomiye, sanattan siyasete, teknolojiden dinî hayata kadar birçok sahada aramamız ve nicelik ile nitelik arasındaki dengeyi bulmamız gerekmiyor mu?

Bilindiği gibi nicelik; sayı, miktar ve çoklukla ilgili bir kavramdır. Bir okulun öğrenci sayısı, bir ülkenin nüfusu, basılan kitap adedi, yapılan bina sayısı veya sosyal medyadaki takipçi miktarı niceliğe örnek olarak verilebilir. Nitelik ise bir şeyin değeri, kalitesi, derinliği ve mahiyetiyle ilgilidir. Nitekim bilginin doğruluğu, sanatın estetik gücü, eğitimin verimliliği ve insanın ahlâkî olgunluğu niteliği gösteren örneklerdir.

Ne var ki modern çağda niceliğin çoğu zaman niteliğin önüne geçtiği görülüyor. Bunun da nedeni, sayıların görünür oluşu; ölçülmesinin ve gösterilmesinin daha kolay olmasıdır. Bu nedenle insanlar, çoğu şeyi rakamlarla değerlendiriyor, istatistiksel bilgilere daha çok önem veriyorlar. Nitekim kaç üniversitenin açıldığı, kaç binanın yapıldığı, kaç kitabın basıldığı veya kaç kişinin bir düşünceyi benimsediği, enflasyonun kaç olduğu gibi hususlar sık sık gündeme gelen konular arasında yer alıyor. Ancak “Ortaya çıkan şey gerçekten ne kadar kaliteli ve faydalıdır?” sorusu çoğu zaman ihmal ediliyor.

Hiç şüphesiz eğitim alanında üniversite sayısının artması önemli bir gelişmedir; ancak bu artışın ilmî kaliteyi ne ölçüde yükseltip yükseltmediğinin de ayrıca sorgulanması gerekiyor. Zira çok sayıda mezun vermek tek başına başarı anlamına gelmiyor; gelmemesi de gerekiyor. Ayrıca düşünebilen, araştırabilen, sorgulayabilen ve üretebilen insanları da yetiştirmek icap ediyor ve bu, sayıların çokluğundan çok daha fazla önem arz ediyor.

Nitekim Mümtaz Turhan’ın, Garblılaşmanın Neresindeyiz isimli kitabında isabetle belirttiği gibi, İkinci Cihan Savaşı’na girmediğimiz hâlde yeterince gelişemeyişimizin sebepleri arasında nitelikli insan gücümüzün azlığı; buna karşılık bu savaşı kaybettiği hâlde Almanya’nın sahip olduğu çok sayıdaki nitelikli insan gücü sayesinde kısa sürede kendini toparladığını ve geliştiğini ifade etmesi dikkat çekici bir örnektir.  

Benzer durum, dinî hayat için de söz konusudur. Nitekim insanların dinî kavramları sıkça kullanmaları, onların bu kavramların içeriklerini bildikleri anlamına gelmiyor. Zira birçok insanın günümüzde savunduğu düşüncenin temel kaynaklarını okumadığı, sadece çevresinden duyduklarıyla yetindiği ve bu şekilde bir kanaat sahibi olduğu görülüyor. Bu nedenle bu insanların doğru bir inanç ve düşünceye sahip olabilmek için bilgiye, araştırmaya ve tefekküre ihtiyaç duymadıkları; çoğu zaman nitelikten yoksun bilgilerle yetindikleri görülüyor. Dolayısıyla da bu bilgiler zamanla dogmalaşıyor ve mutlak hakikatmiş gibi algılanıyor.

Bu konuda da Kur’an’dan öğreneceğimiz çok şey bulunuyor. Mesela “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız ise takvaca en ileri olanınızdır…” (Hucurat 49/13) mealindeki ayet bize, nicelik ve niteliğin farkını göstermesi açısından da dikkat çekici bir mahiyet arz ediyor. Zira ayette önce insanların kavim ve kabileler şeklindeki çoğul yapısına, yani nicelik boyutuna dikkat çekildikten sonra, insanın gerçek değerini belirleyen unsurun soy, sayı ve aidiyet değil, takva olduğu açıklanıyor. Böylece ayet, nicelikten ziyade niteliği esas alan bir değer ölçütü ortaya koyuyor ve bu değer ölçütünün de “takva” olduğunu söylüyor.

Sonuç olarak insanın, hayatında asıl belirleyici olan şeyin sadece nicelik olmadığını, aynı zamanda niteliğin de gerekli, hatta zorunlu olduğunu bilmesi ve bunu derinden idrak etmesi icap ediyor. Zira nitelikten yoksun bir niceliğin insanı derin düşüncelerden uzaklaştırdığı, gösterişe ve yüzeyselliğe mahkûm ettiği; buna karşılık sağlam bilgiye, ahlâka, hikmete ve düşünceye dayanan niteliklerin ise insanı olgunlaştırdığı, toplumda kalıcı izler bıraktığı, kültür ve medeniyetin oluşumunda ve gelişiminde etkin bir role sahip olduğu görülüyor. Her ne kadar sayıların çokluğu insanda geçici bir mutluluk sağlasa da insanlığa yön veren, insanı insan yapan, kültür ve medeniyetin oluşumunu ve gelişimini sağlayan asıl gücün nicelik değil; derinlikli bilgi, tefekkür, hikmet ve ahlâk olduğu gerçeğini unutmamak gerekiyor.

Prof. Dr. Celal Kırca

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar
  1. Zülfikar Durmuş dedi ki:

    Muhterem hocam her hafta olduğu gibi bu haftadaki yazınız da nitelikli olup aslında Türkiye’nin derin bir problemini gündeme getirdiniz. Bu yorum ve bakış açınız hayat rehberimiz olması için gönderilen Kur’an-ı Kerim’in konuya ilişkin vurgularıyla örtüşmektedir. Kur’an tefekkür edenlere ithaf edilmiş bir kitap olmasına rağmen onun ve Hz. Peygamber’in ahlakıyla ahlaklanmadığımız sürece bir kuruca emek sarfedeceğiz bu da Allah’ın bizlerde görmek istediği “kaliteli müminler” vasıf ve niteliklerine sahip olamayacağımız anlamına gelir. Bu vesileyle selam ve hürmetlerimi arz ederim.

  2. Muhammed Bahaeddin YÜKSEL dedi ki:

    Nicelik ve nitelik üzerine nefis değerlendirmeler içeren bu yazıda kıymetli hocam eğitimin iflah olmaz yarasına dair önemli teşhislerde bulunmuş. Doğrusu yazıyı okurken “İşte bu!” demeden kendimi alamıyorum. Evet, aynen de yazıda bahsedildiği üzere ilahiyat programını tedris eden öğrencilerimizde durum tam da burada izah edildiği şekildedir. Mezuniyetin ardından Türkiye sathında derslere girecek olan öğretmen adayı gençlerimiz hassaten ve maalesef Kur’an’dan bîhaberdirler. Bu yaramıza işaret etmesi açısından bu yazıyı öğrencilerimizle paylaşamak istiyorum. Ayrıca şu ayeti bu açıdan nefis bir değerlendirme ile tekrar dikkatimize sunan kıymetli hocamın şu yorumu ne kadar da hoşuma gitti: “Hucurât 49/13 ayeti bize, nicelik ve niteliğin farkını göstermesi açısından da dikkat çekici bir mahiyet arz ediyor. Zira ayette önce insanların kavim ve kabileler şeklindeki çoğul yapısına, yani nicelik boyutuna dikkat çekildikten sonra, insanın gerçek değerini belirleyen unsurun soy, sayı ve aidiyet değil, takva olduğu açıklanıyor. Böylece ayet, nicelikten ziyade niteliği esas alan bir değer ölçütü ortaya koyuyor ve bu değer ölçütünün de ‘takva’ olduğunu söylüyor.”
    Kıymetli hocama sağlık, afiyetler diliyorum. Selam ve hürmetlerimle…

  3. Kemal Mete dedi ki:

    Ne yazık ki günümüz gençliği, genel kültürden yoksun olduğu kadar, kendi mesleği hakkında bile yeterli bilgiye sahip değil. Popüler kültür denilen, şarkıcı ve futbolcu bilgisi derseniz derya gibiler:((

  4. İzzet Aslan dedi ki:

    Değerli hocam
    Yine Türkiye’nin ve eğitim sistemimizin kanayan bir yarasına son derece nitelikli bir teşhis koymuşsunuz.
    ​Yazınızı okurken dekanlığınız döneminde kütüphaneleri dolduran, okuyan, araştıran ve sorgulayan öğrencilerin heyecanını bir kez daha hatırladım. Siz sadece bu ilkeleri kaleme alan değil, bizzat yaşayarak ve yaşatarak bizlere örnek olan bir bilim insanısınız.
    ​Emeğinize, kaleminize ve yüreğinize sağlık. Sağlık ve afiyetler diler ellerinizden öperim

  5. Ali ekşi dedi ki:

    Günümüz idarecileri devlet yetkilileri bir şeyle çok övünüyor gurur duyuyorlar. Ülkede şu kadar üniversite var şu kadar mezun var şu kadar doktor mühendis yüksek tahsillli insan var.istatistik olarak doğru ama realite de işe yaramayan insanlar var..bir zamanlar 4 ayda lise hocası tayin ettik bu 4 aylık hoca (!) ları..mühendis te kalite yok inşaat ta bir usta kadar bilgisi yok.malzemeyi tanımıyor. Makine mühendisi ama bir vida sikmamiş..Bir motorun altına yatmamış..ziraat mühendisi tarlayı ürünü tanımıyor.
    Lise de hoca edebiyat muallimi..on kitap okumadı. Geçen senelerde üniversite mezunu gençlere kemâl Tahir in yol ayrımını anlatıyordum..biri .. sahi kemal Tahir şimdi nerede yazıyor epeydir sesi çıkmıyor demez mi…
    Kıymetli hocamiz kaliteye vurgu yaptı. Maalesef işini iyi yapan elemana muhendise doktora muallime muhtaciz..bakın sanayi sitelerinde aranan eleman sayısı her gün artıyor. Sözde mühendis mimar doktor vsbir yığın insan var ama nitelikli eleman yok..istatistik ülkeyi kalkindirmaz. Sözü necip Fazıl a bırakalım..
    Bıçak soksan gölgeme sıcacık kanım damlar
    Gidin bakın ülkeme başsız başsız adamlar..

    Kıymetli bilgileri için hocamıza teşekkür ediyorum.

  6. Ümit Ortaç dedi ki:

    Euzü billahi mineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim. Allahü Ekber. Ya Hakim Allah’ım sana sığınırım. Allah Celle Cellal yaradandır ve ölümü ve hayatı yaradandır. Kuran’ı Kerim Hakim’dir. Allah Resülü Muhammed Mustafa gönderilen son resüldür. Kuran’ı Kerim şaka sözü değildir. riba haram. Allah’ın emrine uygun olmayan söz batıldır. yok olup gider. Allah Celle bütün sırları bilmektedir. Din gününün maliki Allah Celle Celal’dir. Sır lar o zaman çıkacak. demokrasiden yazılı metinleri batıl alıp isminin önüne yazı alan ribanın haram olduguna inanmayanları lanet eyle Allah’ım. beşer mubasebetin Allah Rızası için cihad emirdir. beşeri munasebet yapacagın kişi Allah Allah Rızasını kazanmak için cihad etmen gerek. Emirdir. Ahiret inancı olmayanlar, cihad’ı pek aklına getirmiyor. Allah Resülü İsa; iftira eden resüllüğünden başka isimlerle iftira eden zalim müşrikler dostumuz degildir. Ayet sabit sonları. Ayet Celile’yi inkar ediyor musunuz?

  7. Recep OĞUR dedi ki:

    Hocam saygılar.
    Yine çok önemli bir konuyu çok güzel bir şekilde kaleme almışsınız. Konuyu üniversite sayısı ve üniversite mezunu açısından ele aldığımızda sınuç çok üzücü geliyor bana. Maalesef üniversite ve öğrencileri şehirler için ekonomik ve sosyal hareketlilik olarak algılanıyor. Ve öğrencilere gelir kaynağı olarak bakılıyor. Yiyecek-ulaşım- barınma açısından o şehre vereceği ekonomik katkı gözüyle bakılıyor. Tabii ki bu söylediğim husus her üniversite için geçerli değil ama çoğunluğu böyle diyebilirim. Ben 1982’de liseyi bitirdiğimde sanırım sınıf arkadaşlarımın tamamına yakını da çok güzel bölümleri kazanmışlardı. Normal bir Lise idi. Çok kaliteli ve değerli öğretmenlerimiz ve dört dörtlük bir sınıfımız ve çok kaliteli bir eğitim-öğretim ortamımız var idi. Önce ekmekler bozuldu, sonra tuz koktu ve su da artık çürüdü. Hiç olmayacak ve olmaması gereken şeyler oldu. Yazınız bunun için gerçekten çok güzel, anlmlı ve değerli. Sağlıklı, huzurlu günler dilerim hocam.

    1. Sabri KÖKER dedi ki:

      Gerçek doğrular

  8. Faruk Saban dedi ki:

    Selamlar değerli hocam, toplum içinden topluma ayna tutan bir durumu ortaya koymuşsunuz, maalesef genel durum bu şekilde, belki kafa yoran ya da doğru mu yanlış mı? Diye sorgulayarak anlayarak anlatma hususunda genel zaafımz var, çok konuşmak ama hiçbir şey anlatamamak gibi, Bahsettiğiniz gençlerimizin durumunda olan diplamalı çok insanımız var, Ders öğretmenin tutumunu göre derse veya dine mesafeli davrananlar olabiliyor, İlahiyat öğrencisinin kendini geliştirmesi de kolay olmuyor, merak, öğrenmek ve nasıl, niçin veya ne olmuş veya ne olmalıydı gibi soruları normal insanların da sorması gerekiyor, bu da merak duygusunu körletmemekle olur.Başka bir problem de artık, ilahiyat eğitiminin güncellin önünde olmalı,Bir kısım gençlerin artık inanç diye bir derdi, kaygısı da yok, ölüm,ahiret hesab kitap duygusunu kaybetmiş durumdalar…Belki tüm insanları inandırmak durumunda değiliz,Fakat şu gerçek, net olarak ortaya çıkıyor,doğru ve örnek oluşturacak bir eğitim yolunu bulmak zorundayız.Rabbim ömrününüzde sağlık sıhhat içinde verimli çalışmaları bereketlli devam ettirmeyi nasib eylesin, Selamlar saygılar.

  9. yusuf ziya halıcıoğlu dedi ki:

    Vay bu yazıdan hoca mızın ne çok şey okuduğunu görüyoruz. Maturiden marx’a kadar bilmediği şey yok, çok büyük ilim sahibi olmuşsunuz hocam gerçekten tebrik ediyorum. şiir kitabının sahibini bilmiyen bu cahil gençliği de kınıyorum. Siz olmasaydınız bu ülke nasıl aydınlanacaktı hocam