
Hayatın ve varlığın anlam ve amacını kaybeden insan, ahlâkını da kaybeder. Yaşamanın anlamını bulamayan insan, ahlâkını da bulamaz. Ahlâksızlık bir anlamsızlıktır, amaçsızlıktır, ulu-orta yaşamaktır. Tabiri caizse; şalgam gelip turp gitmek gibidir. Anlamsız ve amaçsız bir hayat, ahlâksız bir hayattır. Aynı zamanda bireysel ve toplumsal bir ahlâk bunalımı ve krizinin de sebebidir.
Peki ahlâksızlık nedir?
Hesabı verilemeyecek boyutta sorumsuz, duyarsız ve sınırsız yaşamın adıdır ahlâksızlık. Bu hayatta varlığımızın anlam ve amacı, sorumluluktur, yük almaktır, duyarlı davranmaktır ve başkalarına olumlu anlamda dokunmaktır, ikram ve yardım etmektir. Her alanda hesabını verebileceğimiz bir hayat yaşamaktır. İşte yaşamın asıl amacı budur.
Ahlâk insanların yanında iyi, hoş görünmek değil; kimse yokken ve görmüyorken bile iyi, doğru ve dürüst kalabilmektir. Ahlâk, güçlüye saygı göstermek değil; güçsüzün hakkını ve izzetini korumaktır. Ne zarar verir, ne de zarar verilmesine razı olur. Ahlâk, güzel sözler söylemek ve paylaşmak değil; iyi, doğru ve güzel davranışlarla insana ve çevreye artı değer katmaktır. İnsan bu duygularına kapılıp öfkelendiğinde diliyle ve eliyle, paraya ulaştığında havası ve tafrasıyla, güç ve statü kazandığında çevresi ve otoritesiyle hiç kimseye zarar vermemektir ahlâk.
Gerçek ahlâk, kul hakkından korkmak, kalp kırmaktan utanmak, ve “Allah görüyor!” bilinciyle yaşamaktır.
Hadi öyleyse kendimizi test etmek üzere; “Kimseye yalan söylemedim. Hiçbir utanacağım ve utandıracağım davranışta bulunmadım. Yüz kızartıcı; zina gibi, iftira gibi, kandırmak/dolandırmak gibi, hiçbir ayıp ve günah işlemedim. Giyecek ve yiyecekleri pahalı satmadım, eksik tartmadım, ayıplı mal vermedim. Aleyhime de olsa yalan konuşmadım, yalan şahitlik yapmadım. Hiç kimseye kötülük etmedim. Benim yüzümden kimse korku, kaygı, yoksulluk ve acı çekmedi, mutsuz olmadı.” diyebilir miyiz? Olabildiğince sade ve doğal, mütevazi ve dürüst, her tür kapristen ve gururdan uzak iyi, doğru ve güzel insan olamaz mıyız? Ne demek; olamaz mıyız? Elbette olmalıyız… Zira ahlâk/adalet, dürüstlük, iyilik ve çalışkanlık ile sadizm/zulüm, hak-hukuka girmek, yalancılık, kötülük ve tembellik bir terazinin iki kefesine benzer, biri yükselirse diğeri alçalır. Yükselen karakterde mi? alçalan zillette mi var olmak isteriz?…
Mü’min her zaman ve hep yükselen zamanın ve güzel ahlâkın sahibidir. Onun için onda “yalan”, “haram” ve ihanetin zerresi bulunmaz, bulunmamalı.
Unutmayalım ki, kısa yoldan, yalan-dolanla ticaret yapmak, para kazanmak, şöhret ve makama ulaşmak fazla sürmez. Ama ilkeler, değerler, insanî ve ahlâkî prensipler, karakter ve kalite asırlar boyu sürer de sürer.
Ahlâk konusunda kendimi test edebildiğim değişmez bir vicdânî ölçüm var; bir şeyi yaptıktan sonra kendimi iyi, mutlu ve sevinçli hissediyorsam o ahlâkîdir; eğer kendimi kötü, pişman ve üzüntülü hissediyorsam, o iş ve söz, gayri ahlâkîdir. Onun için ahlâk kurallarını, sakın ha sakın çiğnemeyelim; çünkü öcünü çabuk alıyor. Üstelik vicdanımız, içten içe sesleniyor: “Ahlâkını sakın kaybetme; çünkü bir daha asla bulamazsın!”…