islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
48,4760
EURO
56,4184
ALTIN
6.867,42
BIST
14.505,48
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
27°C
İstanbul
27°C
Parçalı Bulutlu
Perşembe Parçalı Bulutlu
28°C
Cuma Parçalı Bulutlu
27°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
28°C
Pazar Az Bulutlu
27°C

ALLAH TEÂLÂ SEVGİSİ SÜNNETE UYMAKLA MUKAYYETTİR

ALLAH TEÂLÂ SEVGİSİ SÜNNETE UYMAKLA MUKAYYETTİR
09/09/2026 10:00
A+
A-

ALLAH TEÂLÂ SEVGİSİ SÜNNETE UYMAKLA MUKAYYETTİR

Metodik düşünmenin sahabe dönemindeki en büyük temsilcilerinden ve Kur’an âlimlerinden olan Abdullah b. Mes’ud (r.a.), Kur’an bütünlüğü ile ilgili şöyle demektedir: “Kim Kur’an-ı Kerim’den tek bir harfi inkâr ederse bütün Kur’an’ı inkâr etmiş olur.”[1] İbni Mes’ud’un (r.a.) görüşünü tefsir ve teyit mahiyetinde büyük Hanefi Âlimi Serahsi (ö: 483/1090) de şöyle söylemektedir: “Kim ki bu dinin hükümlerinden birisini inkâr ederse “la ilahe illallah” hakikatini inkâr etmiş olur.”[2] Allah’ın (c.c.)varlığını kabul edip bu varlığın hayata emir ve yasaklarıyla, vahiy ve peygamber göndermek suretiyle müdahalesini kabul etmemek, dine Firavnî veya Ebucehlî bir yaklaşımdır. Bu ifadeleri sertlik formunda kullanmıyoruz. Söylemek istediğimiz, saymış olduğumuz küfür önderlerinin de hayata müdahale etmeyen bir din tasavvurunun peşinde olduklarını beyandır. Tarihsel ve ilmi bir tespittir. Hatta Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bizzat kendisi bir hadislerinde konumuzla da ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Kim ki benim peygamberliğime iman etmezse Allah’a (c.c.) iman etmiş sayılmaz.”[3] Çünkü elçiyi kabul etmeyen, onu göndereni de gerçek anlamda kabul etmez. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a.v.), birçok hadisinde “Muhammedün Resulullah” gerçeğinin kelime-i tevhidin bir rüknü olduğuna vurgu yapmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) Muaz b. Cebel’i (r.a.) Yemen’deki ehli kitaba (Hıristiyanlara) muallim ve kadı olarak gönderdiğinde şu emri vermiştir: “Onları evvela Allah’tan (c.c.) başka ilah olmadığına (teslisin reddine), Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın resulü olduğuna davet et. Buna itaat edip kabul ederlerse onlara günde beş vakit namaz kılmalarını bildir…”[4] Hz. Muhammed’in (s.a.v.) risaletini kabul edip Müslüman olan ehli kitap için ise iki kat sevap verileceğine Hz. Peygamber (s.a.v.) şu buyruğu ile işaret etmektedir: “Üç grup insana iki kat sevap verilecektir. Bunlar; hem kendilerine gönderilen peygambere hem Hz. Muhammed’e (s.a.v.) iman eden ehli kitap; sahibinin ve efendisinin hakkını yerine getiren köle; yanındaki bir cariyenin en güzel şekilde eğitim ve öğretimi ile meşgul olup sonra da özgürlüğüne kavuşturan ve akabinde onunla evlenen kimsedir.”[5] Zira Hz. Peygamber (s.a.v.), iman iddiasında bulunan kimse için “en çok sevilen kimse” olmak zorundadır. Onu sevmekle onu göndereni sevmek arasında kesin bir ilgi vardır.[6] Bu ilgiyi Resullullah (s.a.v.) şöyle dile getirmiştir: “Sizden birinize ben, babasından, çocuklarından ve tüm insanlardan daha sevgili olmadıkça iman etmiş sayılmazsınız.”[7] Uhrevi kurtuluşun da tevhidin bu iki rüknünü birbirinden ayırmamakla mümkün olacağına hadiste değinilmiştir: “Kim ki Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun peygamberi olduğuna kalbinden sadakatle iman ederse mutlaka cennete girecektir.”[8] Tevhid kelimesinin ikinci rüknünü çıkardığınızda, dini de parçalamış olursunuz. Allah’ı kabul edip şeriatını inkâr yanlışlığına düşersiniz. Zira Hz. Peygamber, İslâm’ı tebliğ etmiş, kapalılıkları açıklamış, içeriğini yaşamak suretiyle örnek olmuştur. Kısacası, tebliğ, tebyin (dini hükümleri açıklamak) ve temsil ile görevlendirilmiştir. Bu üç göreve hüküm olmayan konularda teşri’ görevini de eklemek gerekir. Dolayısıyla Allah’a iman edilip Peygamber’e iman dışta tutulamaz. Peygambersiz anlayış ancak sahte peygamberler üretir.  İslâm’da bu anlayış küfürdür.

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) risaleti kabul edilmeden iman iddiasında bulunmak ve uhrevi kurtuluştan bahsetmek yukarıda da açıklandığı gibi mesnetsiz bir iddiadır. Kur’an’ın bütünlüğüne de aykırıdır. Konuyla ilgili ilimsiz ve insafsız iddiada bulunan ve bu çerçevede Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi muharref dinleri İslâm’ın seviyesine çıkarmak isteyenler bu hususla alakalı hadisleri kasıtlı olarak görmezlikten gelmektedirler. Değil hadisler ayetlere bile Kur’an bütünlüğü çerçevesinde bakmaktan aciz ve ilmek nakıstırlar. Bilinmeli ki Allah Resulünün (s.a.v.) buyrukları risalete ve kendi peygamberliğine iman hususunda oldukça nettir. Şu hadis Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hem risaletini hem de getirdiği şeriatı kabul etmeyenlerin akıbetini açıkça ortaya koymaktadır: “Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki bu (davet) ümmetinden ister Yahudi ister Nasrâni olsun, kim ki benim peygamberliğimi duyar da gönderilmiş olduğum risaleti kabul etmezse mutlaka cehennem ehlinden olur.”[9] Hadis bazı rivayetlerde “Bana iman etmezse” şeklinde varit olmuştur.[10] Bir kimse Allah’ın(c.c.) varlığını kabul eder; Allah’ın (c.c.) peygamber olarak gönderdiği Hz. Muhammed’in (s.a.v.) elçiliğini inkâr ederse kâfir olur. Bu durum; O’nun elçi göndermesini kabul etmemek ve O’nun ulûhiyetini reddetmektir. Yahudi ve Hıristiyanlar bu gruptandır.[11] Hz. Muhammed’in (s.a.v.) risaletinden Tevrat’ta ve İncil’de bahsedilmiş[12] ve bugünün iletişim ortamında onu ve getirdiği dinin adını duymayan kalmamıştır. Dolayısıyla mazeret kalkmıştır. Ayrıca Yüce Allah (c.c.), Hz. Peygamber’den (s.a.v.) önceki peygamberlerden onun/Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik ve ona yardım konusunda söz de almıştır.[13] Ehli kitap, “Onu sıfatlarıyla öz oğullardan daha iyi tanımıştır.”[14] Abdullah b. Selam (ö. 43 / 663), “Kesinlikle öz oğlumdan Hz. Peygamberi daha iyi bilirim.” diyerek ayetteki hakikate vurgu yapmıştır.[15] Konumuzla ilgili şu rivayet çok derin anlamlar içermektedir: “Adamın birisi, Resullullah’a (s.a.v.) gelip şöyle söylemiş: ‘Ey Allah’ın elçisi! Bir adam İncil’e sıkı sıkıya bağlı, diğeri Tevrat’a sıkı sıkıya bağlı; kendilerine gönderilen peygamberlere iman ediyorlar fakat sana iman edip tabi olmuyorlar, haklarında ne dersin?’ Bunun üzerine Resullullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Yahudi ve Hıristiyanlardan kim beni işitir de bana tabi olmazsa cehennemdedir.”[16] Hatta Hz. Muhammed (s.a.v.), kendi risaletini inkâr eden ehli kitaba şöyle beddua etmiştir: “Ey Allah’ım! Elçini yalanlayan ve senin yolundan insanları engellemeye çalışan kâfirleri kahreyle…”[17] Tüm rivayetler içerisinde şu rivayetin apayrı bir yeri vardır: “Hz. Ömer (r.), elinde Tevrat nüshaları ile Hz. Peygamber’e (s.a.v.) gelmiş ve Ey Allah’ın resulü! Benî Kurayza Yahudilerinden komşum olan birine uğradım ve bana bunları yazdı; sana onları arz edeyim mi? deyince Resullullah’ın (s.a.v.) gazaptan rengi değişmiştir. Hz. Ömer, onun kızgınlığını anlayıp şöyle mukabelede bulunmuştur: ‘Rab olarak Allah’a (c.c.), din olarak İslâm’a, peygamber olarak Hz. Muhammed’e (s.a.v.) razı oldum.’ Bunun üzerine Resullullah (s.a.v.) şu tarihi cevabı vermiştir: Sizin aranızda (şimdi) Musa (a.) da olsaydı ve siz beni terk edip Musa’ya (a.) bağlansaydınız dalalette olurdunuz.[18] Ümmetlerden siz benim payıma, peygamberlerden de ben sizin payınıza düştüm.”[19] Hz. Muhammed (s.a.v.), kendi risaletine tavır koyan ehli kitaba karşı özellikle peygamberliğini kabul etmelerini emretmiştir. Ölmek üzere olan bir Yahudi gencinin yanına ziyarete gitmiş ve ona son anında Allah’tan(c.c.) başka ilah olmadığına ve kendisinin de O’nun peygamberi olduğunu kabul etmesini telkin etmiştir. Çocuk, Resulullah’a (s.a.v.) olumlu cevap verip ruhunu teslim edince Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kardeşinizin cenaze namazını kılın.”[20] Tüm bu rivayetlerden anlaşılıyor ki ehli kitap başta olmak üzere herkes dünyevi ve uhrevî kurtuluş için Allah’ın varlık ve birliğiyle beraber Hz. Peygamber’in (s.a.v.) risaletini de kabul etmek zorundadır. Ayetleri kendi bütünlüğü içerisinde değerlendirmekten aciz ve Kur’an ilimlerine uzak bazı dalalet ehli zevatın söylemlerinin hakikat ile bir ilgisi yoktur. Bunlardan bazıları cehaletlerinin ve birileri tarafından kullanıldıklarının farkına varıp ahir ömürlerinde tevbe ettiklerini söyleseler de işledikleri suç; Allah’a, Resulüne ve tüm ümmete karşıdır. Bu bağlamda Kurtubî’nin şu tespiti çok önemlidir: Bir kimse Allah Teâlâ’ya ibadet etse, cennet, cehennem vb. her şeyi tasdik etse fakat Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliğini kabul etmese, ahiret hayatında dünyada iken yaptığı güzel şeylerin hiçbirinden fayda görmez. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliğini inkâr eden mutlak kâfir olur.[21]

Unutmayalım kiKur’an-ı Kerim bir bütündür. İslâm bir bütündür. Kur’an-ı Kerim’in tek hükmünü reddeden; eskilerin deyimi ile zarûrât-ı diniyeden bir emri veya yasağı inkâr eden dinin tamamını inkâr etmiş sayılır. “İmanın tadı Allah ve Resulünün her şeyden daha sevgili olması, kişinin sevdiğini yalnızca Allah için sevmesi ve küfre dönmekten ateşe atılırcasına tiksinmekle alınır.”[22] Hz. Muhammed (s.a.v.) son peygamberdir.[23] Onun risaletini ve sevgisini inkâr ederek hidayette olmak mümkün değildir. “Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğini kabul etmeden de insanlar kurtulabilir” diyenler, İslâm’ın son ve evrensel din oluşuna da gölge düşüren cahil ve art niyetli kimselerdir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) risaleti ile tüm insanlığa tebliğ edilen İslâm, modernite ve emperyalist dünya düzeni ile hesaplaşacak tek hak dindir. Onun risaletini dışta tutarak yol aramak emperyalizme ömür biçip hayat hakkı tanımaktan başka bir şey değildir. Hz. Peygamber’in risaletini kabul etmeden Müslüman olunacağını savunanlar tek kutuplu bir dünyaya; gavur eksenli bir sisteme de bilerek veya bilmeyerek onay vermektedirler.

Burada şu hususu vurgulamayı önemsiyoruz; “Allah’a iman ettim.” demenin bedeli, kişinin dinî yükümlülüklerini yerine getirmesidir. “Allah’ı seviyorum” demenin bedeli ise Hz. Muhammed’e itaat edip ona bağlanmaktır.[24] “Hz. Muhammed’i seviyorum.” demenin bedeli de onun sünnetini öğrenip sünnete göre; Hz. Peygamber’in dünya görüşü çerçevesinde hayata anlam vermektir. “Hz. Peygamber’i seviyorum.” deyip de onun gibi inanmayan, ibadetlerini ona benzetmeyen, ahlaken onu örnek almayan, güzelliklerin yerleşmesi için sünnet odaklı çalışmayan, onun ahlaki niteliklerini davranış hâline dönüştürmeyen, küfre karşı onun gibi bir duruş belirlemeyen, cesaretini ve cihadını kuşanmayan, sorunlara çözüm bulmaya çalışmayan, ümmete ataletten çıkış yollarını göstermeyen, zalimlerle hesaplaşmayan, darü-l İslâm sevdası olmayan  ve yalnız başına da olsa ümmet olmanın yolunu aramayan insanın Peygamber sevgisi samimi değildir. Gerçek anlamda Peygamber Efendimizi sevmek demek, hayatımızı onunla aynileştirme çabasına girmek demektir. Duyulan bir hayranlık ve sevgi davranışa dönüşmedikçe sevgiden bahsetmek beyhudedir.

Dipnotlar

[1] İbni Hemmam, Musannef, h. no: 15946, c.VIII, s. 422.
[2] Serahsi, Usül, c.I, s. 73.
[3] İbni Hanbel, Müsned, (tah: Muhammed Şakir, h. no: 27216), c.X, s.114-5.
[4] Nesaî, Zekât, 23, h. no: 1, c.IV, s.4.
[5] Buharî, 3, İlim, h. no: 97.
[6] Bak: Âl-i İmran 3 / 31
[7] İbni Hanbel, Müsned, c.III, s.177; Buharî, 8, İman, c.I, s.9; Nesaî, Sünen, c. VIII, s. 114-5.
[8] İbni Hanbel, Müsned, c.V, s.229.
[9] Müslim, 1, İman, 70, h. no: 240, c.I, s.134.
[10] İbni Hanbel, Müsned, (tah: Muhammed Şakir, h. no: 19579), c. VII, s.137.
[11] Hazin, Lübâbu’t-Te’vîl, c.I, s.162.
[12] İbni Sa’d, Tabakat, c. II, s. 122; Hâkim, Müstedrek, h. no: 4224, c. II, s.671.
[13] Bak: Âl-i İmran 3 / 81; İbni Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, c. I, s. 264.
[14] Bakara 2 / 146; En’am 6 / 20.
[15] Ebu Cafer en-Nehhas, Meani’l-Kur’an, c.II, s. 407.
[16] İbni Hamza, Esbab-ı Vürud-il Hadis, h. no: 1776, c.III, s. 330; Suyûtî, Esbâbü Vürûdi’l-Hadîs, s. 313.
[17] Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, c.III, s. 42.
[18] Bu dalalet, Hz. Musa’ya ittibadan kaynaklanan bir dalalet değildir. Aksine Allah’ın emrine uymayarak gönderilen elçiye; Hz. Muhammed’e (s.a.v) uymamaktan kaynaklanan bir dalalettir.
[19] İbni Hemmam, Musannef, h. no: 10164, c. VI, s.113; İbni Hanbel, Müsned, c. III, s. 470; İbni Hamza, Esbab-ı Vürud-il Hadis, h. no: 1402, c. III, s. 135.
[20] Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, c.III, s. 42.
[21] Kurtubî, el- Câmî, li ahkâm’i-l Kur’an, c. XX, s. 107.
[22] Buharî, II, İman, 9, I / 9-10; Nesai, Sünen, VIII / 96.
[23] Ahzab 33 / 40; Tirmizi, 5, Siyer, no: 1553, IV / 123; Nesai, Gusül, h. no: 21, I / 209-10; Tahavi, Müşkil’ül Asar, h. no: 1298, II / 35.
[24] Bk. Âl-i İmran 3 / 31.

Mehmet Sürmeli

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.