islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
33,0081
EURO
35,9326
ALTIN
2.502,42
BIST
10.871,48
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Hafif Yağmurlu
27°C
İstanbul
27°C
Hafif Yağmurlu
Cuma Az Bulutlu
28°C
Cumartesi Açık
31°C
Pazar Açık
32°C
Pazartesi Az Bulutlu
30°C

ALLAH’IN ELLERİ SONUNA/SONSUZA KADAR AÇIKTIR

ALLAH’IN ELLERİ SONUNA/SONSUZA KADAR AÇIKTIR
22 Aralık 2023 09:00
A+
A-

Güçlü olan mı haklıdır haklı olan mı güçlüdür?” sorusuna iman edenlerin vereceği karşılık, “haklı olanlar güçlüdür” cevabıdır. Elbette ki; burada haklılık “Hakk yana olanların” haklılığıdır. Ama ne var ki; çoğu zaman haklı olanı güçlü kılamadığımızdan, güçlü olan haksız olduğu halde, “hep ben haklıyım” demesine ses çıkaramamışızdır. Mekke döneminde başta Hz. Peygamber olmak üzere her türlü maddi ve mânevî baskı yüzünden Medine’ye hicret etmek zorunda bırakılan Müslümanlar, “Allah ve Resulü bize yeter” diyerek sahip oldukları her şeylerini geride bıraktıklarından şehrin ileri gelen varlıklı kesimleri karşısında zayıf duruma düşmüşler ve yoksullaşmışlardı. Bu yoksulluğu ifâde edebilmek için Hz. Aişe’nin “Hayber’in fethine kadar doyasıya hiç hurma yemedim” sözleri yeterlidir. Yine aynı isim; “Resûlallah’ın tüm evlerinde öyle zamanlar olurdu ki üç ay ocak tütmezdi” demiştir.

İşte bu yoksulluğu bahane ederek Yahudileşen İsrailoğulları Mâide/64. âyette şimdiye kadar hiçbir ilâhî vahiyde olmayan/yazılmayan bir sözü Allah’a söyleyebilecek kadar alçalmışlar ve güçlü olmakla haklı olmayı eşitleyen bir mantıkla Müslümanların yoksulluklarını dillerine dolayarak “Eğer siz haklı olsaydınız güçlü olurdunuz. O halde gücünüz olmadığına, zengin olmadığınıza, varlıklı olmadığınıza göre siz haklı da değilsiniz” demişlerdir. Arkasından da Allah’a şu iftirayı atmışlardır:

Yahudiler, ‘Allah’ın eli sıkıdır’ derler. Sıkı olan onların elidir: Ve bu iddialarından dolayı [Allah tarafından] lânetlenmişlerdir. Tersine, O’-nun elleri sonuna kadar açıktır: O, [lütfunu] dilediği gibi dağıtır. Ama [ey Peygamber,] Rabbin tarafından sana indirilen her şey, onların çoğunu kibirli küstahlıklarında ve hakikati inkarda daha inatçı yapacaktır. Böylece biz, onların arasına[1] Mahşer Günü’ne kadar [sürecek] kin ve nefret tohumları saçtık: ne zaman savaş ateşi yaksalar Allah onu söndürür; ve onlar yeryüzünde yozlaşmayı ve çürümeyi arttırmak için ellerinden geleni yaparlar: Allah ise yozlaşmaya ve çürümeye yol açanları sevmez.”[2]

Bir kimsenin eli sıkıdır” ibaresi, onun cimriliği gösteren mecâzî bir ifâdedir. Aynı şekilde bunun tersi olarak “onun eli açıktır” demek de cömertliği gösterir. Ama âyetteki ifâde daha geniş bir anlamda, Allah’ın güç/kudret eksikliğine işâret eden bir imâ taşımaktadır. Öyle görünüyor ki Medine Yahudileri, Müslümanların yoksulluğunu görünce, onların Allah yolunda mücadele ettiklerini ve Kur’ân’ın ilâhî vahiy olduğu şeklindeki inançlarını küçümsemişlerdir. Böylece, bu âyette zikredilen Yahudilerin, “Allah’ın eli sıkıdır” deyişi, onların İslâm’a ve Müslümanlara karşı tavırlarının dolaylı bir tanımıdır ve bu ifâdenin açılımını şöyle yapmak mümkündür: “Eğer siz Müslümanların Allah’ın irâdesini yerine getirdiğiniz doğru olsaydı, Allah size kudret ve zenginlik verirdi; oysa sizin yoksulluğunuz ve zayıflığınız sizi yalanlamaktadır; yahut sizin bu iddianız, aslında Allah’ın size yardım edemediğini söylemek demektir.

Âyette Yahudilerin bu sözlerine karşılık Allah, asıl “eli sıkı olanların” onlar olduğunu bildirmekte ve dünyevî zenginlikleri yahut güçleri mânevî açıdan “doğru yolda olmak” ile haksız biçimde özdeşleştiren bir zihniyeti reddetmektedir. Yine âyetin devâmında Kur’ân bu tavrı eleştirmekte; maddî başarıyı Allah’ın rızasını kazanmış olmanın bir kanıtı olarak görenlerin mânevî hakîkatlere karşı körleştiklerini, bu nedenle ahlâken zaaf sahibi ve Allah katında lânetlenmiş yâni rahmetten uzaklaşmış olduklarını aynı dolaylı ifâde tarzı ile ilân etmektedir.

Âyetin ikinci bölümünde Allah, Yahudilerin bu iftirasına karşılık “ellerinin sonuna kadar açık” olduğunu bildirmekte ve nimetlerini/lütfunu dilediği gibi dağıtmakta olduğunu vurgulamaktadır. Arkasından da böyle bir tavrı/iftirayı Yahudilerin neden yaptıklarını Hz. Peygamber’e şöyle açıklamaktadır: “Ey Peygamber, sana indirdiğim ilâhî hakîkat ve risâlet gerçeği onların hased ve kıskançlık duymalarına yol açtı ve aynı zamanda bu duygularına eklenen kibir ve küstahlık, onları hakîkati inkârda daha inatçı duruma getirdi.

Bütün bu ifâdelerden anlaşılıyor ki; peygamberlerin gösterdiği aydınlık yoldan ayrılan ve Allah’ın ni­metlerine nankörlük eden Yahudiler asırlar boyu zillet ve mahrumiyet içinde yaşamışlar, millî kurtuluş ümitlerini yitirip itibarlarını kaybetmelerinden dolayı yas tutmaya başlamışlardı. Son peygamberin kendi içlerinden çıkmasına dair ümitleri de boşa çıkınca, içlerinden bazı küstahlar uğradıkları sıkıntı ve felâketler karşısında dayanacak güçleri kalmadığından Allah’ı suçlamaya kalkışmışlar, Allah’ın kendilerine karşı cimrileştiğini ve hazinelerini kapattığını ifade etmek için bu iftirayı atmaktan çekinmemişlerdir. Yine âyette dikkat çeken bir nokta da onların bu sözlerine karşılık Allah’ın “eli açıktır” yerine “O’nun iki eli açıktır” ifâdesinin kullanılmasıdır. Bu ifade, Allah’ın cömertliğinde sınır olmadığını, hiçbir şekilde O’na cimrilik izâfe edilemeyeceğini veya nimetlerinin sayısız ve sınırsız/sonsuz olduğunu belirtmek içindir.

Âyetin son bölümü, Yahudilerin Hz. Peygamber’in Allah’tan vahiy aldığını kabul etmeleri gereken yerde tam aksine Hz. Peygamber’e indirilene inanmadıkları için bu durumun onların taşkınlıklarını arttırdığını belirtmektedir. Bununla birlikte, insânlığın mutluluğu için ortak adımlar atmak yerine bitmez tükenmez çekişmelerin içine düştüklerini bize haber vermektedir. İşte bu nedenle Allah “onların” arasına kıyâmet gününe kadar sürecek olan kin ve nefret tohumlarının atıldığını söylemektedir. Buradaki “onlar” zamiri Kitab-ı Mukaddes’in takipçileri olduğunu söyleyen münafık karakterli insânların her devirde oluşturduğu bir topluluktur. Bu topluluğun bu noktaya gelmesinin nedeninin; onların Allah’a verdikleri sözü tutmamalarından, O’ndan gelen uyarı ve tâlimatları kabul etmemekte direnmelerinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Yine âyetten anlaşıldığına göre; gerçekleri bildikleri halde dini bir uzlaşma vesilesi olarak değil, egolarının tatmin edilme aracı olarak görmeye devam ettikleri sürece bu çekişmeler de sürüp gidecektir.

Bu bölümde çok önemli bir konu ve belki de insânlık tarihi açısından çok önemli bir ilâhî lütuf da bu nifak çıkarıcı toplumun yeryüzünde “savaş ateşini tutuşturma” çabalarının Allah tarafından engellenerek söndürülmesi, yani başarısız kılınmasıdır. Âyette “kıtâl” kelimesi yerine “harp” kelimesinin kullanılmış olması, bu savaşın “sıcak çatışma” yanında soğuk savaş da dâhil her türlü savaşı kapsamasından ötürüdür. Diğer yandan, ifadenin bağlamı göz önüne alındığında burada dinî ihtilâfları ön plana çıkaran çekişmelerin kastedildiği de söylenebilir. Kısaca âyetten anlaşılıyor ki, asırlar boyunca Yahudilerin bozguncu kesimlerince sergilenen bağnaz tutumlar ve savaş duygularının harekete geçirilmesi için ortaya konan çabalar beklenen sonuçları vermemişse, bunu Allah vaadinin bir sonucu olarak görmek gerekir. Allah, savaşan taraflardan hiçbirine çatışmalarını nihaî bir zafer ile sonuçlandırmaları iznini vermez, sonuçta “düşmanlık ve kin” ile yaşamaya devâm ederler.

Yahudileşenlerin yeryüzünde yozlaşma ve çürümeyi arttırmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaları çok ürkütücü ve düşündürücü bir gerçekliktir. Anlaşılan o ki; bugün dünyamızın geldiği noktada huzursuzlukların birçoğunda bu zihniyetin/mantığın rolü bulunmaktadır. Onların bu eylem ve tavırlarının altında, “kendileri için kötü olanın, tüm insanlık için kötü olduğu ilkesine inanmamaları” yatmaktadır. Başka bir ifâde ile onların yeryüzündeki varlıklarını sürdürmeleri, kendileri dışındaki tüm insânların üzerine hakim olmak idealleriyle doğru orantılıdır. Kısaca onlar; kendilerinden olmayanları, kendilerine karşı her türlü kötülüğün meşru olduğu insânlar olarak görür ve stratejilerini bunun üzerine kurarlar.

Kitaplarında olmamasına rağmen çarpıttıkları/büktükleri inançlarının içerisine “Allah’ın eli sıkıdır” gibi bir iftirayı sokacak kadar sınırları aşan bir toplum, anlaşılıyor ki Allah’tan umudunu kesmiş, Allah’ın kudret ve kuvvetini sınırlamaya kalkmıştır. Büyük umutlarla bekledikleri risâlet görevini taşıyacak son peygamberin de onların soyundan gelmemesi; onları hased, kibir ve gurura sürüklemiştir. Böylece hakîkatin en inkârcı/inatçı karşıtları olmaları yüzünden Allah’ın rahmetinden uzağa düşmüşlerdir. Kendilerine seçilmiş, kendilerinin dışındakilere de varoluşlarını devâm ettirecek hizmetçi gözüyle bakan bu zihniyet, aynı zamanda yeryüzünde yakılan her nifak ateşine de odun taşıyıcı olmuştur. Ama ne var ki Allah, onların tutuşturduğu her ateşi söndürmüş, aralarına koyduğu geçimsizlik ve huzursuzlukla dinlerini kine çevren bu topluluğun başarıya ulaşmasını engellemiştir.

Son söz yine Kur’ân’dan: “Hakîkati inkâra şartlanmış olanların yeryüzünde dilediklerini yapabilir görünmeleri, seni yanıltmasın: o, gelip geçici bir tatmin[den ibaret]tir, ama sonunda varacakları yer cehennemdir -o, ne kötü bir meskendir!- Ama Rablerine karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar, içinden ırmaklar akan hasbahçelere kavuşacaklardır: Allah’tan ne güzel bir karşılama! Ve Allah katında olan, gerçek erdem sahipleri için en hayırlı olandır.[3]

[1] Buradaki şahıs zamiri, Mâide/57-63. âyetlerde sözü edilen Kitâb-ı Mukaddes’in hem Yahudi hem de Hristiyan münafık takipçilerine işâret eder

[2] Mâide/64  “Ve kâletilyehûduyedullâhimaglûleh(maglûletun) gullet eydîhim ve luınû bimâ kâlû bel yedâhumebsûtatâniyunfıku keyfe yeşâ(yeşâû) ve leyezîdennekesîranminhum mâ unzile ileyke min rabbike tugyanen ve kufrâ(kufren) ve elkaynâbeynehumuladâvete vel bagdâe ilâ yevmil kıyâmeh(kıyâmeti) kullemâevkadûnâran lil harbi etfeehallâhu ve yes’avne fîl ardı fesâda(fesâden) vallâhu lâ yuhıbbulmufsidîn(mufsidîne).

[3] Âl-i İmrân/196-198

MİRATHABER.COM – YOUTUBE