
Telefonda ayarlanan alarm, zamanı gelince çaldı. Düşük desibelden yükseğe doğru ara ara çalan alarmı gözleri kapalı kapatmaya çalıştı. Alarmı kapatıp uyuma huyunu bildiğinden cihazı yataktan uzağa bırakmıştı. Mecburen kalktı. Saati kontrol etti. Birkaç adım atmak onu kendine getirmişti. Mutfağa geçti, bir bardak su içti; bunu her sabah yapardı. Böyle yapmanın sağlık açısından daha iyi olduğunu düşünürdü. Susuz bir hayatı da düşünmek istemiyordu. Temizlik ve medeniyet için su, olmazsa olmazdı. Tarihteki tüm medeniyetlerin suyun etrafında şekillendiğine inanıyordu. Su, hayatın odağıdır, derdi zaman zaman. Su ile olan muhabbetini banyoda sürdürdü. Günde beş kez huzurla gerçekleştirdiği bir seremonidir bu. Sonra sabah namazını şahitlerin eşliğinde durdu. Şahitlerin olduğuna dair dayanağı İsra suresindeki şu ayetti: ‘’Güneşin batıya doğru kaymasından, gecenin kararmasına kadar geçen süre içinde öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını güzelce kıl. Şafak vakti Kur’an okumayı da asla ihmal etme. Gerçekten şafak vakti okunan Kur’an’a melekler tarafından şahitlik edilmektedir. Gönüllerin ilâhî esintilere en açık olduğu o şafak vakitlerinde kıldığınız sabah namazına gece ve gündüz melekleri de katılırlar ve o namazı kılan müminlere kıyamet günü şahitlik ederler.’’(Mahmut Kısa Meali)
Saatini bir kez daha kontrol etti. Bayram namazı saatini önceden öğrenmişti. Pencere kenarına geldi, perdeyi araladı. Mevsimsin gerektirdiği yağmur ipil ipil yağıyordu. Namaza giderken yanına şemsiye almamayı düşündü. Bu yağmuru yüzünde, saçlarında bütünüyle hissetmek istiyordu. Havayı, kenti ve sokakları temizleyen yağmurun zihnindeki olumsuzlukları da temizlemesini umuyordu. Pencereden ayrıldı. Kapı önünde ayakkabısını raftan aldı, eşikte giydi ve usul usul yol aldı camiye doğru.
Kendinden önce gelenler vardı. Bunlar sabah namazını camide eda etmişler, diye düşündü. Kendisinin de cemaate yetişemediğine içten içe hayıflandı. Rahatlıkla görebileceği Caminin içini genel olarak görebileceği bir köşeye oturdu. Hem oturanları hem de gelenleri rahatlıkla görebileceği bir noktaydı burası. Kimi içerideki dolaplardan aldığı mushafı rahleye koymuş, oradan bir şeyler okuyordu. Kimisi ise elindeki teşbihi incitmeden çekiyordu, onların tespih çekerken söylediklerini merak etmiyor değildi. Bazıları ise içeri girer girmez etrafı süzerler sonra da namaz dururlardı. Cami görevlisi ya da gönüllüsü olduğunu düşündüğü birileri de ortalıkta düzgün olmadığını düşündükleri şeyleri düzeltme telaşındaydılar. Birkaç kişi de elleri duada içten içe ağlıyorlardı. Sonra kendini toparladı. Yaptığını tuhaf buldu. Müezzinin başladığı teşrik tekbirlerine eşlik eder buldu kendini. Mustafa Itrî Efendi’nin segâh makamında bestelediği tekbirlere gelenlerin de eşlik etmesiyle caminin içinde insanın tüylerini diken diken eden bir hava oluşmuştu.
Bayram namazı, hutbe ve cami içinde bayramlaşma sona erdi. Camiden evine doğru giderken yol üstündeki evleri sağlı sollu ziyaret ediyordu. Bütün evler de bu durumu bildiğinden hepsi hazırlıklıydı. Hepsinin sakinleri uyanmış, gelen misafirleri içeri davet ediyor, ikramda bulunmak istiyorlardı. Söz konusu evlerde oturanların yakınları içeri geçiyor diğerleri ise bayramlaşmaya devam ediyordu. Sokaktaki evlerin ziyareti sona ermişti. Eve vardı. Eşi ve kızları onu bekliyorlardı. Bayramlık kahvaltı sofrası hazırdı. Belki kahvaltıya birileri gelir diye biraz beklediler. Komşularından iki kişiyi zorla da olsa sofraya oturtmayı başarmışlardı. Kahvaltı, bayram kutlamasına gelenler için kalkıldığından ara sıra kesintiye uğrasa da tamamlandı. Keyifli bir günün habercisiydi kahvaltı.
‘Kahveniz!’ Bu sesle kendine geldi. Özenle giyinmiş, temiz yüzlü ve huzurevinde çalışan gencin sesiydi. Huzurevinin lobisinin penceresinin önünde otururken kısa süreliğine dalmış demek ki. Bu bayram sabahı yukarıdakilerin hiçbirini yaşamamıştı. Ne zamandır pencerenin kenarındaydı, hatırlamıyordu. Bildiği tek şey bugünün bayram olduğu ve odasında sabah namazını kılıp üstünü giyindikten sonra buraya gelip oturduğudur. Zaman zaman sohbet ettiği çalışanlar, onun erken saatte bir fincan Türk kahvesi içtiğini bilirlerdi. Bu nedenle o gün kim çalışıyorsa adamın kahvesini ihmal etmezdi. Gencin yüzüne gülümseyerek baktı, kahvesini aldı, yanındaki fiskos masasına bıraktı. Gençle bayramlaştı.
Pencerenin önünde bekledi, bekledi, bekledi. Ceketinin cebinden bir kart çıkardı. Bu bir fotoğraftı. Bir aile fotoğrafı. Mutlu günlere dair bir fotoğraf. Oradakilerin hiçbiri hiçbir zaman gelemeyecekti onu görmeye, bunu biliyordu. Böyle bir bayram sabahı ona gelirlerken geçirdikleri bir trafik kazasında kaybetmişti onları. Yine de bekliyordu. Cama vuran yağmur damlalarına göz yaşları eşlik ediyor, camla birlikte adamın elindeki fotoğraf da ıslanıyordu. Fotoğraftakiler adamın göz yaşlarını öpüyordu.
EYYUP YÜKSEL
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-