islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,1648
EURO
53,9432
ALTIN
6.056,88
BIST
13.976,68
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
31°C
İstanbul
31°C
Açık
Cumartesi Açık
30°C
Pazar Parçalı Bulutlu
30°C
Pazartesi Açık
32°C
Salı Parçalı Bulutlu
32°C

CİHAD OLMADAN KUDÜS OLMAZ

CİHAD OLMADAN KUDÜS OLMAZ
20/06/2026 09:29
A+
A-

CİHAD OLMADAN KUDÜS OLMAZ

Ubudiyet amacıyla yaratılan insan, bu görevlerini hakkıyla yapmakla yükümlüdür. Bu nedenle ubudiyet kavramını anlam daraltmasına uğratmak doğru bir yaklaşım değildir. Kur’an’ın diline ve Resulullah(s.)’in uygulamasına vakıf olmayan kimseler yaşadıkları ortam ve kültürden de etkilenerek ibadet konularında da birçok yanlışa düşmüşlerdir. İbadet denilince sadece namaz, zekât, oruç ve haccı anlamışlardır. Hâlbuki niyetle başlanan, Hz. Peygamber (s.)’i uygulamada örnek alan; referanslarını Kur’an ve Sünnet olan, sadece Allah’ın (c.) rızasını gözeten bütün güzel davranışlar ibadettir. Cihad da en önemli ibadetlerden biridir. Diğer ibadetlerin varlığını koruması ona bağlı olduğu için de belki en önemlisidir. Önemine binaen Kur’an’da en çok emir tekrarının yapıldığı ibadet cihaddır.

 Kur’an-ı Kerim’deki bazı kavramlar cihadın anlam alanına girerler ve onun türleridir. Davet, tebliğ, kıtal, inzar, tebşir, emribilmaruf ve nehyianilmünker cihadın türleridir. Cihadın türü olarak davetle ilgili on beş, emribilmarufla ilgili on üç, kıtalle ilgili yetmiş üç, tebliğ-davetle ilgili on, inzarla ilgili yüz yetmiş bir ayet vardır. Peygamber kıssaları üzerinden yapılan uyarı ve mücahedeyi tavsiye eden ayetlerle beraber bizzat cihadı emreden kırk üç ayeti de kattığımız zaman ortaya altı yüzden fazla ayet çıkmaktadır. Cihad ve türevleriyle ilgili Kur’an’daki emir tekrarının çokluğu bu ibadetin önemini gösterir. Bir şey Allah(c.) ve Resul (s.) tarafından bir defa bile emredilse bağlayıcılık arz eder ama defalarca emrediliyorsa bu durum çok daha önemli demektir.

Cihadın farziyeti Kitap ve Sünnet’le sabittir. Farziyetini inkâr eden kâfir olur. Cihad; vahyi hayata hâkim kılmak; Müslüman’ın hayatı vahiyle anlamlandırma çabası; yeryüzünde fitneden eser kalmayıncaya kadar elle, dille çalışmak ve kötülüklere müdahil olmak; velayetin müminlere tevdi edildiği “medine”yi oluşturup insanların din, akıl, mal, can ve namus emniyetini sağlama ameliyesi; bu ameliyenin gerçekleşmesi için müminlerin safında bulunarak onların gücüne güç katmak, kâfirler karşısında taraf belirlemek ve hayatı dinle anlamlandırabilmek için meşru vasıtaları kullanmaktır.

Cihadın farz-ı ayın mı farz-ı kifaye mi olduğu geçmişte fukaha arasında tartışılmıştır. Geçmiş fakihler döneminde unutmamamız gereken şöyle bir durum söz konusudur: O dönemlerde Müslümanların emniyetleri garanti altına alınmıştır, bu emniyeti sağlayan siyasal hâkimiyet de müminlerin elindedir. Müminlerin velayetini yine müminler üstlenmiştir. Üzerlerinde bir kâfir sultası olmadığı gibi hukukun dayanakları da Kur’an ve Sünnet’tir. Bu vasıflarla donanan bir siyasada, emir makamındaki kimseler hem dinin gönderiliş amacı olan emniyetlerin muhafazasında, hem hayatı vahye göre anlamlandırmakta, hem de insan ile İslâm arasına giren engelleri ortadan kaldırmakta gerekli çalışmayı ve titizliği göstermişlerdir. Hâliyle, böyle bir ortamda cihadın en büyüğünü devlet görevlileri yaptığı için dârülislamın mensubu olan Müslümanlara cihat tabii ki farz-ı kifaye olur. Bu görüşü tercih edenin haklı bir tarafı vardır. Fakat durum, yukarıda anlatılanların tam karşıtı ise; hâkimiyet makamında olanlar Kur’an ve Sünnet’in istediği gibi Müslüman değilse, hukukun kaynağı olarak vahye değer verilmeyip naslar hiç hesaba katılmıyorsa; İslâm toplumunun bireylerinin din, can, mal, akıl ve namus emniyetleri yoksa; küfrün etkinlik alanını aleni ve sinsice artırmasından dolayı insanlar potansiyel bir inkâr/irtidat durumuyla karşı karşıya ise, işte o zaman cihat da farz-ı ayın olur. Özellikle de nefir-i âm denilen umumi seferberlik hâlinde tam bir farz-ı ayındır. Hele de Müslümanların toprakları işgal altında olursa, bu durumda cihat Müslümanların tamamına farz-ı ayın olur.[1] Bugün ve geçmişte işgal edilen topraklarımızın çalışmasını güncellersek sorumluluklarımızın ne kadar ağır olduğunu daha iyi anlarız.

Her Müslüman’ın yaşadığı bölgeyi bu kıstaslar çerçevesinde değerlendirip selim bir karar vermesi gerekir. Kendimiz adına şunu söyleyebiliriz; yaşadığımız yerlerde hayat dine göre anlamlandırılmamakta, hayatın genişlik alanında İslâm adeta yok sayılmakta; başta din emniyeti olmak üzere dinin gönderiliş amacı olan emniyetlerin tamamı ihlal edilmektedir. İşlerin dağıtımında adalet ve liyakat gözetilmemektedir. Ayrıca, İslam coğrafyasında işgalin bütün şekilleri yaşanmaktadır. Bu durumda, “Kolayınıza da gelse zorunuza da gitse mutlaka (Allah için) sefere çıkınız, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad ediniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.[2] ayetini iyi ve doğru anlamak gerekir. Ayetten çıkan anlam şudur: “Hoşlansanız da hoşlanmasanız da zengin de olsanız fakir de teçhizatınız çok da olsa az da şartlarınız uygun olsa da olmasa da genç ve sağlıklı da olsanız, hasta veya yaşlı da mutlaka cihad etmelisiniz.[3]” Bu ve benzeri ayetlere ittiba etmek suretiyle Müslümanların cihad ibadetini türleriyle beraber yeniden gözden geçirmeleri gerekir. Çünkü cihad, dinin koruyucusudur. Eğer bu ibadet gayrimüslimlerin yıkıcı ve yanıltıcı propagandalarıyla unutturulur veya Müslümanlar aşağılık duygusuna sokularak cihad terk ettirilecek olunursa, dinle beraber diğer emniyet alanları da yok olur. Bu çerçevede bazı kişilerin; “İslam’da müdafaa savaşı vardır.”, “Cihad sadece ilimle ve nefisle yapılır.”, “Müslümanlar bu dini hoşgörü ile yaydılar.” türünden yaptıkları değerlendirmeler, kâfirlerin etkisiyle söylenmiş hastalıklı ve özür dilemeci ifadelerdir.

Allah Teâlâ tarafından Müslümanlara, hakiki ve sağlam temelli bir ahlaki sosyopolitik düzen kurma görevi yüklenmiştir. Böyle bir düzenin kurulması için gereken çalışmanın esaslarını bizzat Hz. Peygamber(s.) belirlemiştir. Onun çalışması; tevhidî, ilkeli, beyatli, fıkıhlı, ahlaklı, çözümlü, sürekli, plânlı, kadrolu, hâkimiyet odaklı, yakın ve uzak hedefleri belli, yerel ve evrensel bir harekettir. Bu ifadelerle cihadın tamamen fıkha dayandığını belirtmek istiyoruz. Fıkıhlı bir hareketin özünde ve uygulamasında tevhid, rikkat, nezaket, insanilik, merhamet ve adalet vardır. Bu ibadetin icrasında Müslümanlar haksız yere bir karıncayı bile incitemezler. Cihadın aleyhinde konuşanlar, Müslümanları cihaddan soğutmak suretiyle önce alanı boşaltıp sonra da orada hâkimiyet kurmak veya kâfir hâkimiyeti tesis etmek isteyen İslâm düşmanlarıdırlar.

Cihadın farziyetinin çeşidini dinin hâkim veya mahkûm vaziyette olması belirler. Dinin mahkûm olma durumuna göre verilen fetva şöyledir: “Din kişinin kendi ülkesinde yenik bırakılmışsa, Allah’ın dini terkedilip geçersiz kılınmışsa ve apaçık olarak haramlar, ahlaksızlıklar alıp yürümüşse, Allah’ın belirlediği hak çizgi çiğneniyorsa veya kişinin yurdu İslâm yurdu olmuş ama civar ülkeler tarafından yıkılma tehlikesi varsa bu gibi durumlarda bu çalışma/cihad farz-ı kifaye değil, tam bir farz-ı ayın olur.[4]

Cihadın önemi ve farziyeti ile ilgili düşülen hataların temelinde, bu ibadetin Mekkî olmayıp Medenî olduğuna inanma ve bu yanlış inanç ve bilgiyi insanlara dayatma düşüncesi vardır. Böyle bir inancın doğurduğu iki temel yanlış söz konusudur: a-Cihat, dârülharpte farz değildir. b-Cihad sadece kıtalden ibarettir.

Esefle belirtelim ki bu yanlışa ülkemizde tefsir yazan akademisyenler bile düşmüşlerdir. Hâlbuki cihad bir cinstir; mukatele ve diğerleri ise cihadın türleridir. Bu bakış açısıyla olayları değerlendirirsek, cihadın Mekkî bir ibadet olduğunu görürüz. Ayrıca, “cihad” kavramının geçtiği Mekkî ayetler de vardır. İddiamızı ispat bağlamında cihadın Mekkî bir ibadet oluşuyla ilgili ayetleri şöyle sıralayabiliriz:

İlk gelen surelerden Müddessir Suresi’nde Yüce Allah, peygamberine; “Kalk ve insanları uyar.”[5]emrini vermiş ve Müzzemmil Suresi’nde de; “Müşriklerin (yaptıklarına ve) söylediklerine karşı dirençli ol, onlardan en güzel şekilde ayrıl.”[6]buyurmuştur. “Allah’ın ayetlerini yalanlayanlara itaat etmemeyi[7] emreden Rabbimiz, Resulü’nün (s.) cihad performansını şöyle resmetmiştir: “(Müşrikler) iman etmeyecekler diye (gayretinden ve üzüntünden) neredeyse kendini helak edeceksin.”[8] Allah’ın (c.) dinini tebliğ edip dine göre hayatı anlamlandırma gayretine giren Hz. Peygamber (s.), cihadına; “En yakın akrabalarını uyar.”[9]Emriyle başlamıştır. Bu süreçte; “Hiçbir kâfire itaat etme ve onlara karşı en büyük cihad olan Kur’an’la (ondan deliller getirerek ve onu hayata hâkim kılarak) cihad et.”[10]Buyruğuyla hareket etmiştir. “Emir olunduğu şeyleri beyinleri çatlatırcasına tebliğ edip müşriklerden yüz çeviren[11] Hz. Muhammed (s.) ve sahabeleri “Zulme uğradıklarında yardımlaşmışlar; yerine göre intikamlarını almışlardır.”[12] Allah’ın Elçisi(s.) bütün bu faaliyetlerini gerçekleştirirken ilahî denetim ve program dâhilinde çalışmış; her davranışının ilkeli ve fıkıhlı olmasını sağlamıştır. Onun davet ve cihadının fıkhını şu ayet en mükemmel şekilde belirlemiştir: Rabbinin yoluna hikmetle (zihinleri tatmin ederek, olayların arka planlarını açıklayarak ve söylediklerini yaşayarak)davet et; en güzel biçimde öğüt ve nasihat vererek çağır. Müşriklerle, cihadın en güzeliyle (şartlar neyi gerektiriyor ve uygun olan ne ise onunla) cihat et.”[13] Bu uğurda kendilerine bir saldırı veya zulüm gelirse, zalime boyun eğmek yoktur. Zulme karşı tavır; “Eğer müşrikler sizi cezalandırırsa siz de cezalandırıldığınız şeyin aynıyla onları cezalandırınız.”[14]Buyruğuyla belirlenmiştir. En pasif tavır olarak, İslâm aleyhtarı eylemlerin ve konuşmaların yapıldığı meclislerin terk edilmesi istenmiştir[15] ki bu da bir cihaddır; kâfirlere karşı konulması gereken, çok önemli bir tavırdır. Cihad, diğer ibadetler gibi kişinin şahsına emredilen bir ibadettir. Bu ibadeti hakkıyla icra eden kimse din, mal, akıl, can ve namus olmak üzere emniyetlerini garanti altına aldığı gibi, yaşadığı ülkedeki velayeti de müminlere tevdi ederek hukukun kaynağının vahiy olmasını sağlamak suretiyle kendisi ve nesli hakkında potansiyel küfür tehlikesini bertaraf etmiş olur. Aksi hâlde, diğer ibadetlerde olduğu üzere Allah’ın(c.) bizim cihadımıza da ihtiyacı yoktur. “Kim hakkıyla cihad ederse kendi (kurtuluşu) için etmiş olur.”[16] Cihadın neticesinde Yüce Allah; “Kendi yolunda mücahede edenlere doğru yolunu/hidayetini lütfeder.” Bu ayette cihad ehli, hakkın dili ve gözü olmak suretiyle fert ve topluma, itikadi, siyasi, iktisadi, ahlaki ve hukuki referans olarak gösterilmiştir. Cihadla ilgili bu Mekki ayetlere, davet önderi peygamberlerin tevhidi hâkim kılma mücadelesindeki kıssalarını ve hareket fıkıhlarıyla ilgili ayetleri de katarsak cihadın Mekkiliğini daha da perçinlemiş oluruz. Mekke döneminde cihad; malla, dille, inzar ve tebşir yöntemleriyle icra edilmiş ve İslâm’a davete ağırlık verilmiştir. Bu dönemde mukateleye çok önemli sebep ve hikmetlerden dolayı izin verilmemiştir. Eğer izin verilseydi:

          1-İleride bu toplumun içinden çıkacak olan fakih, müfessir, siyasetçi, davetçi, âlim ve dünya çapında ordu komutanı olacak kimselerin yok edilmek suretiyle önleri kesilecekti. Dünya bu büyük insanlardan ve eserlerinden mahrum kalacaktı.

          2-Daha işin başında evlerin içi kan gölüne döndürülmek suretiyle birinci derecede akrabalar birbirine düşecek ve sonunda İslâm’ı uğursuz bir din sayacaklardı. Yapılacak kötü propagandanın etkisiyle İslâm’ın kitlelerle buluşması engellenecekti.

          3-Henüz davet dönemi bitmeden ve toplum dinin hakikatini tanımadan insanlara savaş açmak adil bir davranış değildi.

          4-İşin başlangıcında savaşı öne çıkarmak gençlerin gönlünde İslâm’a karşı bir soğukluk oluşturabilirdi.

          5-Müslümanlar sayıca ve mühimmat olarak yeterli değildi. Yapılacak bir savaşta bu bir avuç Müslüman da kaybedilebilirdi.

Saymış olduğumuz bu ve benzeri nedenlerden dolayı Allah(c.), cihadın mukatele türünü Müslümanlara henüz emretmemişti. Cihad kavramını sadece mukateleden ibaret görmek suretiyle savaşa indirgemek hem kavramsal alanı tanımamaktır hem de kötü niyetli insanlara yeni inkâr alanları oluşturmaktır. Bu tespitimizle kompleksli bir anlayışa sahip olduğumuz anlaşılmasın. Elbette mukatele vardır ve yerine göre farz-ı ayın da olur. Fakat mukatelenin de bir fıkhı ve ilkesi vardır. Hz. Peygamber(s.), bunu bu fıkıh ve ilkeler çerçevesinde yerine getirmiştir. Medine Dönemi’nin başlangıç yıllarında mukateleye nefsi müdafaa biçiminde müsaade edilmiş ve şöyle buyurulmuştur: “Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşınız. Fakat haddi aşmayınız. Allah haddi aşanları sevmez.”[17] Şu ayet de mukateleye izin hususunda nazil olmuştur: “Zulme uğrayan kimseler için mukateleye izin verilmiştir. Elbette Allah’ın onlara yardım etmeye gücü yeter.”[18] İslâm tarihi açısından değerlendirirsek, mü’minler hicretin başlangıcından Hendek Savaşı’na (627) kadar ki süreçte müdafaa savaşı yapmışlar; Hendek Savaşı’ndan sonra taarruz savaşına geçmişlerdir. Şu durum kesin olarak bilinmeli ki Müslümanlar bu savaşlarda tevhidi, adaleti, insafı, vicdanı, takvayı ve hukuku her zaman gözetmişler ve savaşlarda her türlü keyfi davranıştan uzak durmuşlar; savaş suçu niteliğinde hiçbir davranış ortaya koymamışlardır.

Cihadın hedefinde kâfirler ve münafıklar vardır. “Ey peygamber! Kâfir ve münafıklara karşı çetin ol.[19]buyruğu bu duruma işaret etmektedir. Cihadın hedefi daha geniş olarak şu ayette ifade edilmiştir: “(Kâfirlere karşı) fitneden eser kalmayıp (toplumun) hayat tarzı İslâm oluncaya kadar savaşınız.”[20] Ayetteki fitne; şirk[21], işkence, insanın başına gelen belalar ve ahiret azabı anlamlarına da gelir.[22] Bu durumda; sosyal baskının olmadığı, kişiyi ahirette cehenneme götürecek davranışlara iznin verilmediği ve kimseye işkencenin reva görülmediği bir siyasa, bir toplum inşa edene kadar cihad etmek gerekir. Küfrün, şirkin ve zulmün durumuna göre cihada katılım yoğunlaşabilir. Azınlık bir gurubun programsız, plansız çalışmalarıyla hedefe ulaşılamıyorsa; “Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak seferber olunuz.[23] Emri ilahisi gereğince yaşlı, genç, köylü, şehirli herkesin[24] çalışmaya katılması zorunludur. Dünyanın birçok yerinde Müslümanlar yıllardır katliama tabi tutulup toprakları ellerinden alınmış, Kudüs başta olmak üzere birçok kutsal mekânları işgale uğramış, malları talan edilmiş ve namusları kirletilmişse bu durumda müminlerin sorumluluğu daha da büyümüştür. Her türlü katliam, İslâm coğrafyasının tarumar edilmesi, zulüm, dinin ayaklar altına alınması, İslâm’ın gündemden kovulması, faili meçhul cinayetlerin çokluğu, namus ihlallerinin artması; Müslüman kimliğe sahip olduğunu iddia edenlerin vebalini daha da artırmıştır.

Cihadın amacı olan ‘fitneyi kaldırıp hayatı dine göre anlamlandırabilmek’ için, “cihadı hakkıyla yapmak[25] emredilmiştir. Bunun gerçekleşmesinde yerine göre mukatele de farz kılınmıştır.”[26] Mukateleden önce ise davetin kitlelerle buluşturulması, iyiliği emir kötülükten nehiy görevinin yerine getirilmesi şu ayette emredilmiştir: “İçinizden (insanlığı) hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte gerçek kurtuluşa erenler bunlardır.[27] Ayetteki “من/min” harf-i cerini “teb’iz” olarak ele alan âlimler, davetin farz-ı kifaye olduğuna hükmetmişlerdir. Çünkü bu görevi yerine getirebilmek için neyin maruf, neyin münker olduğunu bilmek; nasıl müjdelenir, nasıl korkutulur, nerede çetin, nerede mülayemetle hareket edilir, bütün bunların fıkhını öğrenmek şarttır. “من/min” harf-i cerini “tebyin” kabul eden âlimler ise ümmetin tamamına bu görevi yüklemişler ve ayete şu anlamı vermişlerdir: “Marufu emreden bir ümmet olunuz”.[28] Farziyetinin türünü; kişilerin emniyet durumları, idarecilerin adil veya gayr-i adil oluşları, ümmetin iktisadi kaynaklarını ve gücünü değerlendirme hâlleri, hukukun kaynağının Kur’an ve Sünnet oluşu ve olmayışına göre rabbani ulema -eğer rabbani ulema varsa- belirler. Onlar bu konudaki doğru görüşü, ümmetin ve insanlığın şahidi olarak mutlaka ortaya koyarlar. Yukarıdaki birinci görüşte davetin, emribilmarufun usul bilen kimselerce yapılmasına; ikinci görüşte ise kötülüğün tabana inmesine bağlı olarak herkes tarafından yapılmasına vurgu yapılmıştır. Özellikle, küfrün her türlü imkânı; teknolojiyi, kurumsal yapıları, sermayeyi ve ürettiği değerleri/ideolojileri kullanarak Müslümanlara yaptıkları çok yönlü saldırılara karşı Müslümanların da ayette emredildiği gibi aynıyla veya daha büyüğüyle karşılık vermeleri şarttır: “Nasıl ki müşrikler size toptan saldırıyorlarsa siz de onlara karşı topluca saldırıda bulunun.[29] Bir kısım insanın karşı koymasıyla hedef gerçekleşmiyorsa bütün Müslümanlara cihat farz-ı ayın olur.[30] Küfür ehlinin ellerini Müslümanlardan çektirmek için gerekli “kuvveti” hazırlamak çok önemli bir vecibedir. Aksi hâlde Müslümanlar kâfirlerin şamar oğlanı olmaktan kurtulamayacaklardır.

İslâm’da asıl amaç sulh olmakla beraber, mutlak güzel olan İslâm’ın önündeki engelleri kaldırmak ve insanları İslâm’la buluşturmak için yerine göre cihad da emredilmiştir. Bu görev icra edilirken bile “haddi aşmamayı”[31] emreden İslâm, mücahedenin yalnızca “Allah yolunda olmasını[32] istemiştir. Başarılı olmak için ise gerek savaş öncesi gerekse savaş                 anında ihtilaflardan kaçınmayı; “Mü’minlerin aralarını düzeltmelerini”[33] tavsiye etmiştir.

İmandan sonra amellerin en makbulü Allah yolunda cihattır.”[34]Buyuran Resulullah (s.); “cihadın İslam’ın zirvesi/direği”[35] olduğunu söylemiş; “cihad etmeden, cihad etmeyi içinden bile geçirmeden ölenlerin münafıklıktan bir şube üzerine öleceklerine”[36] dair uyarıda bulunmuştur. Değil fiili olarak katılmak, bu uğurda “ayağı bile tozlanana cehennem ateşinin haram kılındığı”[37] müjdesini vermiştir. Cihad, infakla beraber cennetin iki anahtarından biri sayılmıştır.[38] Cihadın velev ki “Deve sağımı kadar kısa süreli yapılsa bile, o kişinin cehennemlik olmasının imkânsız olacağına”[39] işaret eden Hz. Muhammed(s.), mücahidin İslam düşmanlarına karşı safta bir anlık duruşunun altmış yıllık (nafile) ibadetten daha faziletli olduğuna[40] atıfta bulunmuştur. Cihad yaparken, kimseden korkmamayı ve çekinmemeyi öğütleyen Resulullah (s.), cihaddaki muhatabın, yapılan cihadın büyüklüğünü belirlediğini ifade etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Cihadın en faziletlisi zalim yöneticiler karşısında hakkı söylemektir.”[41]Bu nedenle hiçbir peygamber, firavunlardan korkmamıştır. Firavunların ve firavunlaşan zihniyetlerin korkulu rüyaları olmuşlardır. Her zaman mazlumların yanında durmak suretiyle ümmetlerine bağlayıcı örnek davranışlar/sünnet koymuşlardır. Kim peygamberleri model almaz ve “Gücü yettiği hâlde, yanında zelil düşürülen mümin bir kardeşine yardım etmezse, kıyamet gününde bütün mahlûkatın gözü önünde rezil edilecektir”.[42]Uyarısını yapan peygamberimiz, bu asli görevi yapmamayı kişinin kendini küçük düşürmesi olarak[43] dile getirmiş ve yeterli izahatı yapmıştır.

Bütün bu açıklamalar ışığında İslami kimliği taşıdığına iman eden mü’min, bitmeyen bir aşk ve heyecanla cihad edecektir. Cihad, Müslümanların varlık sebebidir. İslâmî kimliğin sahibi, kendinden başlayarak bütün evrenden sorumlu olduğunun bilincinde olacaktır. Bu bilinç sayesinde inanır ki eğer yeterli çalışmada bulunup Allah Teâlâ’nın huzuruna vardığında geçerli mazeretler gösteremezse bütün kötülüklerin hesabı kendisinden sorulacaktır. O bilir ki kendisi nefes alıp verebiliyorsa küfür rahat edemeyecektir. Zira o, dünyaya hesaplaşmak için geldiğinin ve bir hesap adamı olduğunun farkındadır. Aldığı ilahî emir; “fitne/ideolojik yapılanmalar” hayattan çekilip, hayat vahiyle anlam bulana kadar mücahedeye devamdır. Ya fitne kalkıp hak hâkim kılınır, ya da bu can Allah(c.) yolunda feda olur… Başka seçenek yoktur.

“Cihadın zamana ve duruma göre nasıl yapılmasının fıkhını eğer varsa rabbani ulema belirler.” dedik. Günümüzde cihadın davet ve tebliğ boyutu, daha çok İslâm’la tanışamayan yerlerde öne çıkmaktadır. Davet ve tebliğin öne çıktığı yerlerde davetin bir ibadet olduğu bilinip usulünü bilen kimselerin bu kutlu göreve daha sıkı sarılmaları gerekir. Şöyle de denilebilir; davetin ilmihâlini her Müslüman öğrenerek bu görevi usulünce yapmalıdır. Kur’an ve Sünnette davetin, tebliğin ve cihadın usulüne medar olacak birçok emir ve tavsiye vardır. Fakat Müslümanların toprakları işgal edilmiş ise, ümmet önce her türlü hazırlığını yapacak ve savaş fıkhı çerçevesinde çalışmalarını ameli hâle getirecektir. Topraklarını ve emniyetlerini alana kadar cihad el birlik hâlinde devam ettirilecektir. Topraklarını kaybeden Müslümanlar dünya ölçeğinde bunu fiili olarak yaparken, diğer Müslümanlar sadece pasif tepkilerle; yerel nümayişlerle yetinmektedirler. Bu duruma zalimler ve kâfirler sadece tebessüm etmektedirler. Vacibin kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir fehvasınca; Müslümanların siyasal dönüşümle kendilerinin işi sahiplenmeleri, kâfir velayetini kırmaları, mukatele dâhil nasıl cihad etmek gerekiyorsa kuvvet hazırlayarak hareketi miskinleştirmeden cihad etmeleri kurtuluşun yoludur. Demokratik bağırmalarla(!); daha baştan korkuyu ilân ederek ne Kudüs ne de işgal edilen İslâm toprakları kurtarılamaz; gasp edilen emniyetler de geri verilmez.

Dipnotlar

[1]el-Ganemî, Abdu’l-Ganî, el-Lübab fî Şerhi’l-Kitap, c.III, s.242.
[2] Tevbe 9/41.
[3] Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, c.II, s.216.
[4] Mevdudi, er-Resail ve’l-Mesail, c.III, s.379.
[5] Müddessir 74/2.
[6] Müzzemmil 73/10.
[7] Kalem 68/10.
[8] Şuara 26/3; Bak:Kehf 18/6.
[9] Şuara 26/214.
[10] Furkan 25/52.
[11] Hicr 15/94.
[12] Şura 42/39.
[13] Nahl 16/125.
[14] Nahl 16/126.
[15] En’am 6/68.
[16] Ankebut 29/6.
[17] Bakara 2/190.
[18] Hac 22/39.
[19] Tevbe 9/73.
[20] Enfal 8/39.
[21] Taberi, Camiu’l-Beyan, c.II, s.200.
[22] Zemahşeri, Keşşaf, c.I, s.234.
[23] Tevbe 9/41.
[24] İbni Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, c.II, s.343.
[25] Hac 22/78.
[26] Bakara 2/216.
[27] Âl-i İmran 3/104.
[28] Zemahşeri, Keşşaf, c.I, s.389-390.
[29] Tevbe 9/36.
[30] Şevkani, Fethu’l-Kadir, s.711.
[31] Bakara 2/190.
[32] Nisa 4/76
[33] Enfal 8/1; Bak: Saf 61/4.
[34] Nesai, Cihad, 25, h.no: 17, c.VI, s.19.
[35] Ahmed, Müsned, c.V, s.234.
[36] Nesai, Cihad, h.no: 2, c.VI, s.8.
[37] Ahmed, Müsned, c.III, s.367.
[38]Hakim, Müstedrek, c.II, s.89-90.
[39] Abdurrezzak, Musannef, c.V, s.253; Nesai, Cihad, 25, h.no: 25, c.VI, s.25.
[40] Darimi, Cihad, 7, h.no: 2296, Beyrut, 1997, c.II, s.266.
[41] Ahmed, Müsned, (tah: Muhammed Şakir, h.no: 18850) c.VI, s.266.
[42] Heysemi, Zevaid, c.VII, s.267.
[43] Bak: İbni Mace, Fiten, h.no: 4008, c.II, s.1328.

Mehmet Sürmeli

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.