
Geçtiğimiz hafta kamuoyunun yakından tanıdığı, yıllarca Diyarbakır Ulu Cami avlusunda sorulara, gayet yalın ve bir yere bağlantısız olarak verdiği cevaplarla halkın sempatisini kazanmış olan “Ramazan Hoca” İstanbul Fatih’te öldürüldü.
Medyadan öğrendiğimiz kadarıyla son yedi aydır İstanbul’da yaşamaya başlayan “Ramazan hoca”, açtığı çay ocağını işleterek rızkını kazanıyor ve sorulan sorulara da sansürsüzce ve amatör ruhla cevaplar vermeye de devam ediyorken bu, birilerini rahatsız etmiş olmalı.
Çünkü Türkiye’de bazı din baronları, kendi din anlayışlarına uymayan açıklamalara tahammül edemezler. Dinin ve Ehli Sünnetin gerçek sahiplerinin kendileri olduğunu iddia ederek, kendi dışındakilerini; “Vahhabi, Selefi, Mealci, modernist, İbni Teymiyyeci, Tasavvuf düşmanı, Mezhepsiz…” gibi isimlendirmelerle yaftalayarak İslam toplumunun dışına iterler, linç kampanyası başlatırlar. Bu damgayı vurdukları hocaların kesinlikle dinlenmemesi ve onlardan uzak durulması gerektiğini, onların “Sapık, İtikadı bozuk” kişiler olduğunu ağızlarını doldura doldura anlatırlar.
-Bugün bazı tarikatlar bidat ve hurafe yatağıdır. Şeyhlerden ve ölülerinden medet umarlar. Allah ile aralarına aracı olarak sokarlar. Veliler medede/yardıma çağrılmaz. Allah’tan meded istenir.
-Ölülere Kur’an okunmaz. Kur’an dirileri uyarmak için indirilmiştir. Biz Kur’an’ı özne olmaktan çıkardık, nesneleştirdik.
-Biz insanları kendimize çağırmıyoruz. Allah’a ve Rasûlü’ne çağırıyoruz. Kur’an’ın yorumu güncellenir.
-Ehveni şer benim için bitmiştir, oy vermeyi tavsiye etmiyorum. “Oy kullanmamak vebaldir” demeyi de “oy kullanmak küfürdür” demeyi de doğru bulmuyorum.
Efendiler! Erbabınca bilinir ve ifade edilir ki, Kur’an’ın herkes tarafından net anlaşılan muhkem ayetlerinin yanında, Yüce Allah’ın, kullarına bir lütuf ve zenginlik olarak gönderdiği farklı anlayışlara müsait olan müteşabih ayetleri de vardır ve sayısı da çoktur. İşte hakkında muhkem ayet ve hadis olmayan konular, içtihada açık konulardır. İctihada açık konular da ihtilafa açıktır. Âlimlerin ihtilafı da bize rahmettir. Bir konuda bütün âlimlerimiz ittifak etmişse bu bizim için delildir, uyarız. Eğer ihtilaf etmişse bu konuda da tercih hakkımız vardır. Bazı müctehidlerin içtihadını tercih edenler “Mutlak doğru budur, bunun dışındaki sapıklıktır”. Diyerek bir dayatmada bulunursa ve diğer içtihatlara linç kampanyası yapılırsa işte bu, yorumları nass yerine koyup hadsizlik yaparak katolikçe bir tavır ortaya koymaktır. Bugün ümmet, bu katolik bağnazlardan çok çekmektedir.
Ve cübbesine hayran olduğun Ehli Sünnetin yılmaz savunucusu(!) hocan: “Ben uçakla çok seyahat ederim. Bir gün uçakla giderken uçak öyle bir sallandı ki, ‘yetiş ya Abdülkadir Geylani’ dedim, uçak eski haline geldi”. Diyerek Allah’tan imdat dileyeceğine mevtayı yardıma çağıracak ve bu adam sapık olmayacak. Fakat “Veliler medede/yardıma çağrılmaz, Allah’tan meded istenir”. Diyen garip Ramazan hoca “İtikadı bozuk, sapık olacak. Ulan tükürtmeyin yüzünüze!!!
Hâlbuki şu cübbesine hayran olduğunuz hocanız, namazlarında okuduğu Fatiha suresiyle “Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım isterim” diye günde kırk defa Allah’a söz veriyor, uçağa binince de; “Sıkıntıya düştüğünüzde kabir ehlinden yardım isteyin” uydurmasıyla hareket ederek mevtaları yardıma çağırarak namazlarında verdiği sözü yalanlayarak tam bir münafıklık örneği sergileyecek ve o, hâlâ Ehli Sünnet kalacak. Alın da gaçan mı?
Gelelim Ramazan hocanın “Ölülere Kur’an okunmaz. Kur’an dirileri uyarmak için inmiştir” sözüne. Böyle dediği için “Vahhabi, selefi” damgasını vurarak tecrit ettiniz. Aynısını İmam Malik de söylüyor. Bakın bu konuda kaynaklar ne diyor: “Maliki mezhebinde iki görüş vardır. İmam Malik Hazretleri ölüye Kur’an okunmayacağı görüşündedir. İmam Malik’e göre, okunan Kur’an’ın sevabı ölüye ulaşmaz. Fakat Maliki mezhebinin İmam Kurtubî ve Abdülhak el-İşbîlî gibi sonraki âlimleri özellikle de Endülüs fukahası, ölülere Kur’an okunabileceğini ve sevabının ölülere ulaşacağını söylemişlerdir.” (Kurtubî, et-Tezkira, I, 96; Abdülhak, el-Âkıbe, 254).
İmam Şafinin bir görüşünün böyle olduğuna dair rivayetlerimiz de vardır. Diğer mezhepler de “Ölüye Kuran okunur” ifadesini duaya kıyas ederek, “Kur’an değil, hâsıl olan sevap, dua yoluyla ölünün ruhuna bağışlanır” demektedirler. Farklı ictihadların olduğu bir konuda tercih sahiplerini kınamak, kimsenin hakkı da değildir haddi de… Çünkü Müslüman sözü dinler ve en güzeline tâbi olur. (Bak:39/Zümer:18)
“Kur’an’ın yorumu güncellenir” görüşü ise Mecelle’de yer alır. “Ezmanın teğayyürü ile ahkâmın teğayyürü inkâr olunamaz.” Yani “Zamanın değişmesiyle, değişmeye elverişli konular değişir.” Bir başka ifade ile ictihâdî konular, zamanla yeni içtihatlarla güncellenir. Bu bir sapma değil, tecdiddir. Fakat İslam’ın sabiteleri kıyamete kadar aynen kalır, güncellenemez.
“Ehveni şer ve oy verme” meselesi itikâdî bir konu değildir. Oy verilmesine ve en az şerliyi seçmenin gereğine inanan birisi olarak bu konuda da ben derim ki, oy vermeyeceğini ama oy vermenin haram ya da küfür olmadığına inanan birini de itikadı bozuklukla suçlamak, Akaid ilminden yoksun olmak demektir.
Kısaca, Diyarbakırlı Ramazan hocaya, bazı ham sofular ve dini tekellerinde zanneden hurafeci tayfası, çakma Ehli Sünnetçiler iftira etmişler ve hedef göstermişlerdir. Allah Rahmet eylesin.
İslam’ın doğru anlaşılmasının önünde, modernistlerden sonra ikinci ana engel olan bu hurafeci ve tekelci din baronlarının sultasından da Rabbim bu dini kurtarsın. Gerçek Ehli Sünnet âlimlerine gayret versin. Bunların ipliğini pazara çıkarma cesareti nasip etsin.
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-
Musab SEYİTHAN
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ
Musab Efendi !.. Heyhaaaaat !..Yazınızda demişsiniz ki ; “Çünkü Türkiye’de bazı din baronları, kendi din anlayışlarına uymayan açıklamalara tahammül edemezler. Dinin ve Ehli Sünnetin gerçek sahiplerinin kendileri olduğunu iddia ederek, kendi dışındakilerini; “Vahhabi, Selefi, Mealci, modernist, İbni Teymiyyeci, Tasavvuf düşmanı, Mezhepsiz…” gibi isimlendirmelerle yaftalayarak İslam toplumunun dışına iterler, linç kampanyası başlatırlar “ E bu bozuk fırkalar ve güruhlar yok mu yani ülkemizde ?.Ve siz dahi bunlarddan birinin içine onları bu şekilde savunarak gitrmiş olmuyor musunuz ? . Esasen. Bendenizin doğru yolda sahih bir ehl-i sünnet yayını buldum diye sevindiğim “Mirathaber” sayfası bizi fevkalâde bir hayal kıtıklığına uğratığını söyleyebilirim. Çünkü, başta zatınız olmak üzere, bozuk ve sapık görüşlere mensub bir mezheb olan Mutezil – rezillerin görüşlerini savunuyorsunuz ! Yazınıza cevap olarak hemen şunu ifade edelim ki, cumhûr-u fukahâ, Kur’an-ı Kerim’in ölülere okunabileceğini kıraatın sevâbının bağışlanması durumunda bu sevâbın ölülere ulaşacağı ve ölülerin bu sevaptan yararlanabileceği kanaatindedir. Sâdece İmâm Mâlik bu görüşe katılmamaktadır.Malikilerden İmam Kutubi ise, bizatihi kendi İmamının bu görüşüne katılmamaktadır.Ölülerimizin arkasından Kuran-ı kerim okumak Cumhur-u Ehl-i Sünnet Ulmasına göre caizdir ve bu görüşün aksini iddia etmek çok tehlikeli bir durumdur.Çünkü, Ümmetin kahir ekseriyetinin görüşünden ayrıl mak,cehenneme yol almakla eş değerdedir. (Bakınız Nisâ : 115) Şimdi konuyu tegeruatıyla ele alalım !
Mutezile mezhebi bilginleri, dua ve sadaka dahil olmak üzere,
dirilerin ölüye yaptıklan hiçbir şeyin fayda vermeyeceğini savunur. Bu konuda Kur’an’dan “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur” (Necm : 39)
, “Siz, ancak yaptıklanmızın karşılığını göreceksiniz” (Yasin :54) gibi ayetleri delil getirirler.
“İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur”
Necm Sûresi 39. Ayeti : Bu da şu anlamdadır: Adâlet ve mücâzat suretiyle insana çalıştığı kadar, fazl ve ihsan-ı ilâhî ile de Allah’ın dilediği kadar bire on ve kat kat vardır.” Üstad Ebû İshak’ın bildirdiğine göre Abdullah b. Tahir ayağa kalkıp Hasan b. Fadl’ı alnından öperek ona elli bin dirhem tutarında para verilmesini emretti.” Harâitî Kitabu’s-sübur’unda der ki: Ölüyü taşırken Bakara sûresini okumanın, ensar âdeti olduğunu zikreder. Fakir (Bursevî) der ki: Harâitî’nin bu sözü, cenazeyi taşıma esnasında zikir yapılmasına delâlet etmektedir. Zira zikir de Kur’an’dandır. Bu nedenle zâkir zikirde hem zikre hem de tilavete birlikte niyet etmelidir ki zikrin yanı sıra tilavet sevabına da nâil olsun. İşte bu suretle Kur’ân-ı Kerim kendisinden alınmış zikir geleneğini vaz’ etmiştir. Şu beyitleri söyleyen ne güzel söylemiştir: Ebeveynini ziyaret et ve onların kabirlerinde dur. Sanki seni onlara ben götürmüş gibiyim, Şâir beyitlerin sonunda der ki Gücün nispetinde Kitab’ın âyetlerinden okuyup Onların ruhlarına gönderdin! Şeyh Takiyyüddin Ebu’l-Abbâs şöyle der: Her kim insanın sadece amelinden istifâde edebileceğine itikad ederse, ulemânın icmâına aykırı hareket etmiş olur. Bu pek çok sebepten bâtıl olan bir görüştür: 1. İnsanın başka birisinin duâsından faydalanıyor olmasıdır. İşte bu, bir başkasının amelinden istifâde etmek demektir. 2. Rasûlullah (s.a.)’in hesapta ara konumda olanlara yapacağı şefâat sebebiyledir. Zira Rasûlullah (s.a.) hem bunlara ve hem de cennete girmesi için cennet ehline, cehennemden çıkarılması için büyük günah sâhiplerine şefâat edecektir. Bu da başkasının çalışmasıyla elde edilen istifâdedir. 3. Her nebi ve sâlih kulun şefâat etme yetkisinin bulunmasıdır. Yine bu da başkasının amelinden yararlanma mânâsına gelir. 4. Meleklerin yeryüzündekilere duâ edip onlar için istiğfarda bulunmalarıdır. Bu da aynı nev’iden bir menfaattir. 5. Allah Teâlâ’nın hiç bir hayır işlememiş olanı sırf rahmetine binâen cehennemden çıkarabilecek olmasıdır ki, bu da o tür insanların amelleri olmaksızın kendilerine verilen bir istifâdedir. 6. Çocukların babalarının ameli sebebiyle cennete girecek olmalarıdır. Bu da sırf babaları sebebiyle elde ettikleri menfaattir. Ölü için yapılan tasadduk ve köle âzâdı sünnet ve icmâ ile tespit olunmuş diğer istifâde çeşitleridir ki bunlar da başkasının ameliyle tahakkuk eden menfaatlerdir. Yine sünnete göre bir kimsenin farz olan haccının velisinin ya da vârisinin îfâsı ile ölüden sâkıt olması ve bir insanın borcunu başka birinin eda etmesi ile borç sorumluluğundan kurtulması şeklindeki başkasının gerçekleştirdiği ameller bu nevidendir. Nitekim İmam Şâfiî’nin: “Ben öldüğümde beni falan adam yıkasın” sözü de başkasının amelinden istifâdeye işâret etmektedir. Üzerinde başkalarına âid haklar ve zulümler bulunan kimsenin de bu hâli kendisinden giderildiğinde bunların günahı kendisinden düşer. Sâlih bir komşu hayattayken de ölümünde de komşuluğuyla etrafına faydası dokunmaktadır. Nitekim bu husustaki bir hadis-i şerifte: “Zikir ehliyle birlikte oturanlara merhamet olunur. Velev ki o kimse onlardan olmasa da, zikir için onlarla oturmamış, başka bir ihtiyaçtan dolayı oturmuşsa da… [121] Zira “Ameller niyetlere göredir.” [122] buyrulmuştur. Aynı şekilde ölü için namaz kılmak ve o namazda ona duâ okumak da meyyitin faydalanmasına vesîle olmaktadır. İşte bütün bu sayılanlar başkasının ameliyle elde edilen menfaatler olmasının yanı sıra bunların benzerleri sayılamayacak kadar çok olduğu gibi, sevapların katlanarak verileceğine dâir âyetler de oldukça fazladır. ( ) kavlinin nefiy ve istisnâya şâmil olması hasebiyle insanın ancak kendi amelinden istifâde edeceği, ameli miktarınca karşılık verileceği ve bunun üzerine ziyadede bulunulmayacağı şeklindeki bir tevcihin; kişinin başkasının amelinden faydalanması ve amellerinin mükâfâtının kat kat olması husûsunda vârid olan âyet ve hadisler ile çelişki içinde olması kaçınılmazdır. Kitap, sünnet ve icma-i ümmetin sarih lafızlarına aykırı olan bir husus başka şekilde yorumlanamaz. Âlimler buna şu şekilde cevap vermişlerdir: Onlardan bir kısmı bu âyetin hükmünün mensuh olduğunu ileri sürmüş, diğer bir kısmı âyetin kâfirler hakkında nâzil olduğunu savunmuş, bazısı da daha önce zikrolunan sebepler muvâcehesinde âyetin Allah’ın lütfuna değil de adâletine işâret ettiğini ifâde etmişlerdir. Kişinin, başkasının amelinden faydalanmasının bir şekli, kendisi dışındaki o kimsenin onun lehine niyet etmesiyle gerçekleşir. Bu şekilde niyet eden kişi, onun vekîli olur ve şer’an onun makamında kaim bulunur. Bu suretle de başkasının sa’yi kendi ameli gibi olur. Ve yine başkasının sa’yi, kendisinin bir ameli yoksa ona bir fayda vermez. Şâyet o kimsenin sâlih bir mü’min hâline dönüştüğünde herhangi bir sa’yi ortaya çıkarsa, başkasının onun yerine daha önceden yaptığı amel ona ilhak olur ve sanki bu sa’y kendi ameli gibi bir hal arz eder. Zira îmanla irtibat kurmuş olması, onun için diğer mü’minlere vuslat ve yakınlık hâsıl eder. Zira bu hususta Rasûlullah (s.a.) “Müminlerin birbirlerine olan muhabbet, merhamet ve şefkatleri; bir uzuv acı çektiği zaman diğer uzuvların uyumaksızın gece nöbet tutarak ona yardım için seferber olmalarına benzer.” [123] , “Mü’minin diğer mü’minle olan bağı, bir binanın birbirini sıkı tutan yapıtaşları gibidir” [124] buyurmuş ve bu esnada iki elini birbirine kenetlemiştir. Bir mü’min îman ve amel-i sâlihte sa’yettiği zaman sanki o kimse kardeşinin uzvunun yardımı ile söyletmiş ve boşluğunu o uzuvla doldurmuş, bu suretle onun sa’yi kardeşinin de sa’yi hâline gelmiş gibidir. Hâsılı, bir müminin diğer bir mü’minin sa’yinden istifâde etmesi ile zikrolunan bütün faydalar, diğer müminin îmanı ve sâlih ameli sebebiyle oluyorsa ve bu ikisi; yâni îman ve sâlih amel olmadıkça o kimse bu istifâdeye nâil olamaz, demektir. Îman ve sâlih amel ile faydası dokunan kimsenin amelinin (sevabına) diğer kişi ortak oluyorsa da aslında bu amel sâhibine âiddir. Hidaye’de başkasının yerine haccetme konusunun giriş kısmında şöyle der: “İnsanın başka birinin kıldığı namaz, tuttuğu oruç, verdiği sadaka ve diğer ibâdetlerde ehl-i sünnet ve’l-cemaate göre sevap hissesi vardır.” Fethu’r-Rahmân’da da şöyle der: Allah’a kurbiyet için namaz, oruç, tilavet-i Kur’an ve sadakanın sevabının ölüye hediye edilmesi husûsunda ulemâ ihtilâf etmiştir: Ebû Hanife ve İmam Ahmed ölüye yapılan bu bağışın ona ulaşacağı ve ölünün Allah’ın lütfu keremiyle ondan istifâde edeceğini belirtmişlerdir. İmam Malik ve İmam Şâfiî de bu bağışın ancak sadaka, mali ibâdetler ve hac için câiz olacağını beyân etmişlerdir. Namaz, oruç, tilavet-i Kur’an ve diğer tâatlerde ise câiz olamayacağını, bunlarda sevabın ancak taatin fâiline âid olduğunu söylemişlerdir. Mûtezile’ye göre ise kesinlikle birinin amelinin sevabının bir başkasına bağışlanabilmesi diye bir şey yoktur. Ona bu sevap asla ulaşmadığı gibi zikri geçen âyette de belirtildiği üzere bir insanın amelinin ancak kendisine faydası vardır. Çünkü bir kimseye verilen sevap onun cennete girmesini sağlamak içindir. Hiç bir kimsenin başkasının sevabının fazlalarını toplayarak cennete girmeye kudreti yetmez. Yine âlimler haccetmeden ölen kimsenin durumunda da ihtilaf etmişlerdir: Ebû Hanife ve İmam Malik ölüm sebebiyle kişiye farz olan haccın düşmüş olduğunu söylemiş, bir vasiyeti olmazsa onun için haç yapılmasına gerek olmadığını beyân etmişlerdir. İmam Şâfiî ve İmam Ahmed ise o kimseden haccın sakıt olmayacağını ve bıraktığı para ile o haccın yapılmasının gerekli olduğunu söylemişlerdir. Kendisi hac yapmadığı halde başkasının yerine hac yapacak kimsenin bu haccının sahih olup olmadığı da imamlar arasında ihtilaf mevzûudur: Ebû Hanife ve İmam Mâlik sahih olacağını ve kerâheten de olsa haccı yapan bu kimsenin sevaba nâil olacağını belirtmişlerdir. Ancak İmam Şâfiî ve İmam Ahmed bunun sahih olamayacağını, eğer kişi bu haccı yaparsa haccın kendisi için sayılacağını haccı yaptıran için makbul olmayacağını söylemişlerdir. “Başkası yerine namaz husûsuna gelince, namaz bedeni bir ibâdet olduğu için onda ne mal ile, ne de beden ile niyabet sahih olur. Ebû Hanife’ye göre bir kişi öldüğünde üzerinde namaz borcu varsa, her namaz için yarım ölçek buğday yahut bir ölçek hurma veya arpa ve yahut da bunların değerinde bir malı miskinlere dağıtılmak üzere fidye olarak verilir. Fidye verilen kimselerin belli bir sayıda olması gerekmez. Çok sayıdaki namaz fidyesinin bir fakire verilmesi câizdir; ancak bir namaz fidyesinin birden fazla yoksula verilmesi câiz değildir. Sonra fidyede vasiyet de şarttır. Ancak vârislerin kendi gönüllerinden koparak bu fidyeyi vermeleri de onun geçerliliğine engel teşkil etmez. Bu kanâat Ebû Hanife’ye âid olup diğer üç imam bu hususta ona muhâliftirler. Rivâyete göre bir adam: “Hayatta oldukları zaman itâatle ihsanda bulunduğum ebeveynim vardı. Ölümlerinden sonra ben onlara nasıl ihsanda bulunabilirim” diye sordu: Nebi (s.a.): “Onların vefatlarından sonra kendilerine yapabileceğin iyilik, kendi namazınla birlikte onlar için de namaz kılman ve kendi orucunla birlikte onlar için oruç tutmandır” (Müslim, Mukaddime) buyurmuştur. Bu hadis-i şerifi Dârekutnî Hz. Ali (r.a.)’dan nakletmektedir. İşte bu hadis daha önce geçtiği üzere Ebû Hanife’nin İmam Şafii’ye hilafen bedenî ibâdetin bir başkası için yapılacağına cevaz verdiği kanâatinin delilini teşkil etmektedir. Bir başka rivâyette de: “Her kim mezarlığın yanından geçerken on defa ihlas süresini okur da sevabını orada yatanlar için bağışlarsa, oradaki ölülerin sayısı kadar birer de kendisine verilir” [125] buyrulmuştur. Bu hadis-i şerifi yine Dârekutnî Enes b. Malik (r.a.)’den merfu’ bir tarikle nakletmektedir. Bu rivâyet İmam Ebû Hanife’nin başkası için tilavette bulunmanın tilavette bulanana sevap kazandıracağı yönündeki kanâatine delil gösterdiği ve İmam Şafiî’nin de aksini savunduğu aynı tarzdaki bir hadistir. Rivâyete göre Nebi (s.a.) biri kendisi için ve biri de ümmeti için olmak üzere iki tane semiz koçu kurban etmiştir. Bu rivâyet, müttefekun aleyhdir. [126] Yâni peygamber (s.a.) bir koçun sevabını ümmeti için kılmıştır ki bu da insanın bir başkasının amelinden istifâde edeceğine işâret eden bir nebevi delildir. Nebi (s.a.)’e ittibâ etmek ancak onun sağlam kulpuna sarılmakla mümkündür. Hasan Basrî der ki: “Ali (r.a.)’ı iki koçu kurban ederken gördüm, Rasûlullah (s.a.)’in kendisi için kurban kesilmesini ona vasiyet ettiğini bana söyledi.” [127] Şeyh Fakîh Kâdî İmam Müfti’l-Enâm İzzüddin b. Abdüsselam bu âyeti delil göstererek ölünün okunan Kur’an’dan istifâde edemeyeceğine dâir fetva verirdi. Bu zat vefat edince dünyadaki sohbet arkadaşlarından birisi onu rüyada görüp “niçin bu fetvayı verdiğini” sorarak dedi ki: “Sen okunup da hediye edilen Kur’ân’ın sevabının ölüye ulaşmayacağını söylüyordun. Peki, şimdi kanâatin nedir?” O şöyle cevap verdi: “Ben bu sözü dünyada iken söylüyordum. Ancak şimdi bu fikrimden döndüm. Zira ben anladım ki okunan Kur’ân’ın ölüye ulaşması haktır ve bu Allah’ın keremiyle tahakkuk etmektedir.” Bir kavle göre kıraatte kıraat sevabının kârie/okuyana, istima’/dinleme sevabının da ölüye âid olduğu belirtmiştir. İşte bu yüzden ölüye rahmet ulaşır. Bu hususta Allah Teâlâ: “Kur’an okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.” (el-A’raf 7/204) buyurmuştur. Kurtubî der ki: “Kırâat ve istimâ’ (dinleme) sevabının her ikisinin birden ölüye verilmesi, Allah’ın kereminden uzak değildir. Kur’an kıraatiyle bağışlanan sevap, sadaka ve istiğfar gibi ölünün duymayacağı nev’inden bile olsa ona kavuşturulur. Zira Kur’ân; duâ, istiğfar, tazarru ve niyaz demektir. Allah’a yakınlaşmak isteyen kimseler ancak Kur’ân’ın benzeri bir şeyle O’na yaklaşırlar.” Fakir [Bursevî] der ki: Kurtubî’nin söylemiş olduğu bu sözde, namazların arkasından okunan Âyete’l-Kürsî’nin cehren okunmasını inkâr eden ve cemâatteki her bir kimsenin onu gizlice okumasının gerekliliğini öne süren asrımız ulemasına hüccet teşkil edecek cevap vardır. Bunun sebebi şudur: Kur’ân-ı Kerim’i dinlemek onu okumaktan daha sevaplı olduğu için müezzin okuyup cemaat dinlediği zaman sanki onlar hep birlikte okumuş gibi olurlar. Bu sebeple kırâat ve dinlemenin ikisinin birden ölüye ulaşıyor olması da mümkün olmaktadır. O halde ölüye her ikisinin sevabı birden ulaşıyorsa peki diri için kanâatin nedir? Allah bizi ve sizi ıslah etsin! Rivâyete göre bir kadın ölür ve kendisini tanıyan bir başka kadın onu rüyasında görür. Divanının altında nurla kaplanmış kaplar bulunmaktadır. Bu kap-kacakların içinde ne olduğunu sorar. O da içindekilerin çocuklarının babasının kendisine dün gece bağışladığı hediye olduğunu söyler. Rüyayı gören kadın uyandığında gidip hâdiseyi ölen kadının kocasına anlatır. Kocası, dün gece biraz Kur’an okuduğunu ve sevabını karısına bağışladığını söyler. Bir hadis-i şerifte: “İnsan ölünce üç şey dışında ameli son bulur. Bu üç şey sadaka-i câriye, kendisinden istifâde edilen ilim ve ölene duâ eden sâlih çocuk” [128] buyrulmuştur. Kurtubî, kırâat duâ mânâsındadır. Çocuk, eş-dost, arkadaş ve mü’minlerin yapacağı kırâati sadaka hükmündedir. İbn Melek bu hadisi şöyle şerheder: “Kişi öldüğünde yeniden sevap yazılmasına sebep olan üç şeyin dışında ameli son bulur. Bu üç şeyin birincisi; vakıflar te’sis etmek gibi sadaka-i câriye bırakmak. İkincisi, kendisinde istifâde edilen ilim bırakmaktır. Bu ilmin asıllardan çıkarılmış hükümler olduğu söylenmişse de onun; öncesini de tasnif suretiyle içine alan umumi vasıfta bir ilim olduğu veya şer’i ilimleri ve ona ihtiyaç duyan şeylerin öğretilmesini sağlayan bir ilim olduğu ihtimali de zâhirdir. Hadis-i şerifte ilim kavramı kendisinden istifâde edilebilme şartına bağlanmıştır. Zira kendisinden faydalanılamayan ilim bir ecir sağlamaz. Üçüncüsü, kendisine duâ edecek sâlih çocuk. “Salih” kaydının konulması da ecrin ancak böyle bir çocuk vesilesiyle hâsıl olacağındandır. Çocuğun hayır niyetiyle işlemiş olduğu fiilin günaha dönüşmesinin vebali babaya yüklenmez. Hadis-i şerifte çocuğun babasına duâ edici bir vasıfla zikrolunmasının sebebi, çocuğu buna teşvik içindir. Çünkü sâlih çocuk tarafından îfâ edilen fiilin ecri babaya âiddir. İster çocuğun babasına duâ etmesi nev’inden olsun, isterse ölmüş babası için bir ağaç dikip de ondan yenilmesi durumunda babasına duâ edilmesi veya bunun terk edilmesi şekliyle olsun çocuk bir amel-i sâlih işlediği zaman hemen onun ecri babaya gider. Anneye karşı işlenilen amel-i sâlih de böyledir. Büyüklerden biri şöyle der: “Nikâh peygamberin sünnetidir. Onun bu sünnetinden yüz çevirme! Allah’tan öldükten sonra senin yerini alacak bir kimseyi talep et ki öldüğünde amelin son bulmasın, zira insanoğlu öldüğünde üç şey dışında ameli kesilir. Bunlar; sadaka-i câriye, halk arasında yayılmış ilim ve kişiye duâ edecek sâlih çocuk’tur.” Sadaka-i câriye lafzı, suyun; yâni insanlara su içirmenin en faziletli sadaka şekli olduğuna işâret etmektedir. Bu yüzden Sa’d (r.a.) annesinin sevabına bir kuyu kazmıştır. Şâyet sen: “Bu hadiste “Her kim İslam’da güzel bir çığır açarsa onun ecri ile kıyâmete kadar onu îfâ edecek kimselerin amelinin ecri kendisine âiddir.” [129] “Bir kimse öldüğünde ameli de biter. Ancak Allah yolunda düşmana karşı at üzerinde hazır bekleyen kişinin ameli son bulmaz. Zira onun ameli kıyâmete kadar artarak devam eder; devamlı sevap yazılır” hadislerinin aralarını nasıl telif edeceksin? diye sorarsan şöyle deriz: Çığır açılmış güzel âdet zaten kendisinden istifâde edilen ilim cümlesindendir. Allah yolunda at bağlayan kişinin zikredildiği hadisin mânâsı, onun hayatta iken işlemiş olduğu amelinin artarak kıyâmet gününe kadar kendisine sevap getirecek olması anlamındadır. Hadis-i şerifte zikrolunan üç şeye gelince, bunlar kişinin ölümünden sonra da sevabı yenilenerek kendisine yazılan amellerdir. Zira bu kimse o amellere sebep olmuş ve bu suretle o amellerden neş’et eden sevaplar da kendisine verilmiştir. Netice olarak diyebiliriz ki bu hadisten murâd, kişinin sırf kendisi için îfâ ettiği amelinin bir gün gelip sona ereceği; ancak başkası için yapmış olduğu amelinin asla son bulmayacağıdır. Zira başkaları dediğimiz o hayır edilen kimselerdir. Kendi amellerinin ecrinin bir katının da murâd ettiklerine verilmesini isterler.
Dipnotlar…
[121]. Tergîb, III, 63. [122]. Buhârî, “Bedü’l-Vahy”, 1. [123]. Buhârî, “Edeb”, 27; Müslim, “Birr”, 66. [124]. Buhârî, “Edeb”, 36; Müslim, “Birr”, 65. [125]. Aclûnî, II, 371. [126]. Buhârî, “Hac”, 27, 117, 119; “Edâhî”, 7, 9, 13, 14; “Tevhîd”, 13; Müslim, “Edâhî”, 17, 18. [127]. Ebû Dâvûd, “Edâhî”, 1; Müsned, I, 107, 149. [128]. Müslim, “Vasiyye”, 14. [129]. Müslim, “Zekât”, 69.
Yasin Sûresi 54. Ayete gelince…Ayetteki “nefs” kelimesi zât ve ruh demektir. Ey kâfirler “Siz orada ancak” dünyada sürekli/ısrarla yaptıklarınızın “ inkâr, mâsiyet ve günahlarınızın “karşılıklarını sürdürüyorsunuz ” denir.
“..İllâ mâ kuntum tağmelun.” Demek, yaptıklarınızın karşıığı demektir. Kâfirlerin amelleriyle bu amellere verilecek cezâ sanki tek bir şeymiş gibi amel ile cezâ arasındaki bağ ve irtibatın kuvvetine tenbih etmek için muzaf olan cezâ hazfedilmiş onun yerine muzafun ileyh olan “yaptıkları” ikâme edilmiştir. Ya da yaptıklarınız ile, yani yaptıklarınızın karşılığı ile yaptıklarınız sebebiyle cezlandırılırsınız, demektir.
“O gün hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz” sözü mü’minin emin/ güvende olması, “Siz orada ancak faaliyetlerinizin etkilerini sürdürüyorsunuz” sözü ise kâfirin ümidsiz kalması içimndir.. Eğer “Mücrimin ümitsizliğine işâret edilirken muhâtap sıygasının, mümininin emanda/güvende olduğuna göre işâret ederken, muhâtap siygasının tercihi edilmemesinin nedir ?” diye sorulursa, bunun cevabı şöyledir: Çünkü “O gün Kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz” sözü genellik ifade eder . Bu makamda kasdedilen zaten budur. Çünkü Allah Teâlâ mü’min olsun mücrim olsun hiç kimseye zulmetmez. “Siz orada ancak yaptıklarınızın karşılığını alırsınız.” sözü ise kâfire mahsustur. Çünkü Allah Teala mü’mini yapmadığı işlerden dolayı veraset cennetinden ve özel ilahi lütuf cennetinden de mükâfâtlandırır. Çünkü Allah Teala mü’minlerin amellerinin karşılığını verdikten sonra mü’minlerden dilediğine rahmetiyle özel muâmele eder. bunların yapısı ecirlerini tastamam verir. Fazlından kat kat fazlası da ilâve eder.
Tavfik Allahtandır ve Rabbimizin hidayet etmediği hiç kimse Sırat*ı Mustekimé kadem basamaz ! Vesselâm.