islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,7144
EURO
55,1170
ALTIN
6.731,41
BIST
13.811,60
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
30°C
İstanbul
30°C
Parçalı Bulutlu
Salı Az Bulutlu
29°C
Çarşamba Parçalı Bulutlu
30°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
30°C
Cuma Parçalı Bulutlu
29°C

İRŞAD MI, İFSAD MI?

İRŞAD MI, İFSAD MI?
10/08/2026 10:14
A+
A-

İRŞAD MI, İFSAD MI?

İyiliğe Çağırmanın Usulü

İslâm’ın temel görevlerinden biri, iyiliğin yayılması ve kötülüğün önlenmesi için gayret etmektir. Kur’an-ı Kerîm’de ve Peygamber Efendimizin (s.a.s.) sünnetinde bu konuya önemli bir yer verilmiştir.

Yüce Allah şöyle buyurur:

“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar; namazı kılar, zekâtı verir, Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

(et-Tevbe, 9/71)

Bu ayet bize şunu gösteriyor: Müslüman sadece kendi ibadetinden sorumlu değildir. Müminler birbirlerini de gözetmek, iyiliği hatırlatmak ve kötülükten sakındırmakla sorumludur.

Fakat burada çok önemli bir nokta vardır:

İyiliği emretmek, herkese tepeden bakmak; insanları azarlamak, küçük düşürmek veya kendi anlayışımızı zorla kabul ettirmek değildir.

İslâm’da iyiliğe çağırmanın da bir usulü vardır. Bilgi gerekir, hikmet gerekir, güzel söz gerekir, sabır gerekir. En önemlisi de samimiyet gerekir.

Yani mesele sadece “ne söylediğimiz” değil, “nasıl söylediğimizdir.”

Nitekim ilk dönem âlimlerinden Süfyân es-Sevrî, emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker görevini yapacak kişide yumuşaklık, nezaket, adalet ve ilim bulunması gerektiğine dikkat çekmiştir.

İyiliğe Çağırmanın Amacı Nedir?

İyiliği emretmenin amacı, insanları küçük düşürmek veya kişinin kendisini dindar göstermek değildir.

Amaç; doğruyu hatırlatmak, iyiliğin yayılmasına yardımcı olmak, kötülüğün zararını azaltmak ve insanlara Allah’ın razı olacağı bir hayatı hatırlatmaktır.

Yüce Allah şöyle buyurur:

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

(Âl-i İmrân, 3/104)

Dikkat edilirse ayette sadece “kötülüğü engelleyin” denilmiyor. Önce “hayra çağırın”, ardından “iyiliği emredin”, sonra da “kötülükten men edin” buyuruluyor.

Demek ki bizim görevimiz sadece insanların yanlışlarını bulup ortaya çıkarmak değildir.

İnsanlara iyiyi göstermek, doğruya yönlendirmek ve güzel bir örnek olmak da bu görevin önemli bir parçasıdır.

Bir insanın hatasını düzeltmeye çalışırken onu herkesin içinde küçük düşürüyorsak, hakaret ediyor veya kendimizi ondan üstün görüyorsak, irşad mı ediyoruz, yoksa ifsad mı ediyoruz, iyice düşünmemiz gerekir.

Çünkü iyilik adına kötülük yapılmaz.

Yanlış Üslup, Doğru Sözün Katilidir

İnsanları uyarmanın en önemli şartlarından biri de bilgidir.

Bir şeyin gerçekten haram, günah veya yanlış olup olmadığını bilmeden insanlara din adına müdahale etmek doğru değildir.

Bazen bizim yanlış zannettiğimiz bir mesele, aslında âlimlerin üzerinde farklı görüşler belirttiği bir konu olabilir.

Bu nedenle özellikle fıkhî meselelerde biraz dikkatli olmak gerekir.

Her duyduğumuzu “İslâm’ın kesin hükmü budur.” diye anlatmak doğru değildir.

İnsan önce bilmeli, sonra konuşmalıdır.

Bilmediğimiz konuda ise en güzel söz şudur:

“Bu konuda kesin bir bilgim yok.”

Bunu söylemek eksiklik değil, aksine ilmin ve edebin göstergesidir.

Ayrıca herkes aynı şekilde uyarılmaz. Bir çocuğa söylenecek sözle bir yetişkine söylenecek söz aynı değildir. Bir dostumuza söyleyeceğimiz sözle hiç tanımadığımız bir insana söyleyeceğimiz söz de aynı değildir.

Karşımızdaki insanın yaşı, karakteri, içinde bulunduğu durum ve psikolojisi dikkate alınmalıdır.

Bazen açıkça uyarmak gerekir.

Bazen bir soru sormak yeterlidir.

Bazen de hiçbir şey söylemeden güzel bir davranış sergilemek en etkili nasihat olabilir.

Kur’an-ı Kerîm’de Hz. Musa ve Hz. Harun’a (a.s.) Firavun’a giderken nasıl konuşmaları gerektiği de bildirilmiştir.

Yüce Allah şöyle buyurur:

“Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır veya korkar.” (Tâhâ, 20/44)

Burada üzerinde düşünmemiz gereken çok önemli bir nokta var:

Firavun gibi azgınlaşmış birine bile yumuşak konuşmaları emrediliyorsa, bizim Müslüman kardeşlerimize karşı kullandığımız dil nasıl olmalıdır?

Elbette yumuşak konuşmak, yanlışa yanlış dememek değildir.

Haksızlık karşısında susmak da değildir.

Fakat doğruyu söylerken kırıcı, aşağılayıcı ve hakaret eden bir üsluba başvurmak zorunda değiliz.

Doğru söz, kötü bir üslupla söylendiğinde insanı doğruya değil, inat etmeye götürebilir.

Her Doğru, Her Yerde Söylenmez

Bir söz doğru olabilir. Fakat doğru olan her sözün her yerde, her zaman ve herkesin içinde söylenmesi hikmetli olmayabilir.

Mesela bir insanın hatasını herkesin içinde yüzüne vurmakla onu yalnızken güzel bir dille uyarmak aynı şey değildir.

Bazen herkesin içinde söylenen bir söz, karşımızdaki insanın hatasından vazgeçmesine değil, gururunun incinmesine ve daha fazla direnmesine sebep olabilir.

Bu yüzden zamanlama da nasihatin bir parçasıdır.

Nerede konuşacağını bilmek kadar, ne zaman susacağını bilmek de hikmettir.

Toplumda yanlışların çoğalması, bizim iyiliği anlatma sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. Fakat yanlışların çoğalması, daha çok bağırmamızı değil; daha fazla bilgi, sabır, hikmet ve güzel ahlâkla hareket etmemizi gerektirir.

Bazen bir Müslüman, başka bir Müslümana yanlışını hatırlattığında şöyle bir cevapla karşılaşır:

“Önce sen kendine bak!”

Bu sözün içinde bir haklılık payı olabilir. Çünkü hepimizin eksikleri ve hataları vardır.

Fakat bizim kusurlu olmamız, doğruyu söyleme hakkımızı tamamen ortadan kaldırmaz.

Bir insan sigara içiyor diye sigaranın zararlarından bahsedemez mi?

Bir insan spor yapmıyor diye sporun faydalarını anlatamaz mı?

Elbette anlatabilir.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken başka bir şey vardır:

İnsan başkasını uyarırken kendisini kusursuz görmemelidir.

“Ben iyiyim, sen kötüsün.” anlayışıyla değil,

“Hepimiz Allah’ın kullarıyız. Hepimizin eksikleri var. Bildiğimiz doğruları birbirimize hatırlatmalıyız.”

En güzel nasihat, insanın kendisini de içine kattığı nasihattir.

Emr-i bi’l-Ma‘Rûf, Sınırsız Denetim Yetkisi Değildir

İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak önemli bir sorumluluktur. Ancak bu, herkesin herkes üzerinde sınırsız bir denetim hakkına sahip olduğu anlamına gelmez.

Bir Müslüman, “Ben kötülüğü engelliyorum.” diyerek başkasının hakkını çiğneyemez.

İnsanları dövemez, hakaret edemez, teşhir edemez, mahremiyetlerini araştırıp ortaya dökemez.

Hele hele kendi başına ceza vermeye kalkamaz.

Kamu düzenini ilgilendiren, cezai yaptırım gerektiren veya devletin ve yetkili kurumların görev alanına giren meselelerle bireysel nasihat birbirine karıştırılmamalıdır.

Nasihat başka şeydir, yargılamak başka şeydir.

İrşad başka şeydir, zorbalık başka şeydir.

Hakkı hatırlatmak başka şeydir, insanları ezmek başka şeydir.

Bu nedenle iyiliği tavsiye eden Müslüman; kul hakkını, adaleti, mahremiyeti, insanların onurunu ve toplumun huzurunu da gözetmelidir.

İrşad mı, İfsad mı?

İşte asıl mesele burada.

Bir insanı Allah’a yaklaştırmak için söylediğimiz söz, onu dinden, iyilikten ve güzel ahlâktan uzaklaştırıyorsa, burada durup kendimizi sorgulamamız gerekir.

Çünkü bazen insan iyilik yaptığını zannederken kötülüğe sebep olabilir.

Bir gence İslâm’ı sevdirmeye çalışırken onu azarlayıp dinden soğutabiliriz.

Bir insanın hatasını düzeltmek isterken onu toplumun önünde küçük düşürüp daha büyük bir yanlışa sürükleyebiliriz.

Bir kötülüğü engellemek isterken kavga çıkarıp kaosa yol açabiliriz.

Bu yüzden her Müslümanın kendisine şu soruyu sorması gerekir:

“Benim bu sözüm gerçekten ıslah mı ediyor, yoksa ifsad mı ediyor?”

“İnsanları hakikate mi yaklaştırıyorum, yoksa dinden mi uzaklaştırıyorum?”

“Ben Allah için mi konuşuyorum, yoksa kendimi haklı çıkarmak için mi?”

Bunlar emr-i bi’l-ma‘rûf görevini üstlenen herkesin kendisine sorması gereken sorulardır.

Netice İtibarıyla

Emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker, iyiliğe katkı sağlama ve kötülüğün zararını azaltma sorumluluğudur.

Bunu yaparken bilgi sahibi olmalıyız.

Hikmetli davranmalıyız.

Güzel konuşmalıyız.

Tatlı dilli olmalıyız.

Sabırlı olmalıyız.

Adaleti gözetmeliyiz.

İnsanları küçük düşürmemeliyiz.

Ve en önemlisi, kendimizi de bu nasihatin dışında tutmamalıyız.

İslâm’da hiç kimse şahsı, makamı, serveti veya şöhreti sebebiyle hakikatin üzerinde değildir.

Ölçümüz kişiler değil; hak, adalet, ilim, ahlâk ve takvadır.

Bu nedenle iyiliği tavsiye eden insanlara değer vermeliyiz. Fakat onları da eleştiriden ve ilmî muhasebeden muaf tutmamalıyız.

Çünkü irşad eden de irşada muhtaçtır.

Hepimizin hatası vardır.

Hepimizin eksiği vardır.

Hepimizin birbirimizin doğru sözünü dinlemeye ihtiyacı vardır.

Öyleyse iyiliği emrederken iyilikle emredelim.

Kötülükten sakındırırken kötülüğe düşmeyelim.

Hakkı anlatırken hakkı çiğnemeyelim.

İnsanları Allah’a çağırırken onları dinden soğutmayalım.

Çünkü mesele sadece doğruyu söylemek değildir.

Asıl mesele, doğruyu doğru bir şekilde, hikmetle söyleyebilmektir.

Kadir Bekil

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.