
Geçen hafta Mehmed Âkif’in Kahire’deki o vakur hicretini, Kur’ân meali üzerindeki takva duruşunu ve Han el-Halili sokaklarındaki sızısını hasbihal etmiştik. Bugün ise Üstad’ın Mısır gurbetinden sonra dönüp geldiği öz vatanında, ömrünün son altı ayında maruz kaldığı o tüyler ürpertici rejim baskısını ve vicdanları sızlatan o büyük vefasızlığı deşifre edeceğiz. Çünkü Âkif’in son dönemi, Kemalist rejimin kendi makbul vatandaş kalıplarına uymayan bir medeniyet abidesini nasıl “iç tehdit” ilan ettiğinin en somut vesikasıdır.
Takvimler 17 Haziran 1936’yı gösterdiğinde, hastalığın pençesinde eriyen ve “Artık toprakta ölmek istiyorum” diyerek, 11 yıllık Mısır sürgününden vatanına dönen Mehmed Âkif’i limanda ne resmî bir heyet ne de bir vefa alkışı karşıladı. Karşılayan yegâne güç, rejimin sivil hafiyeleri ve emniyet birimleriydi. İstiklal Marşı yazılmış, vatan kurtulmuş ama o marşı yazan şair, yeni rejimin sekülerleşme ve din tasfiyesi politikaları karşısında tehlikeli bir “mürteci” figür olarak kodlanmıştı.

Resim: Millî şairin ahir ömrünü geçirdiği Mısır Apartmanı.
Nitekim Başbakanlık Cumhuriyet Arşivleri’nden çıkan resmî belgeler, bu acı hakikati yüzümüze bir tokat gibi çarpmaktadır: Devlet, karaciğeri iflas etmiş, ayakta duracak dermanı olmayan bu büyük şaire “İrtica 1906” kod adını vermiş ve adım adım takibe almıştır. “1906” rakamı ilk bakışta sanki bir yıl (1906 yılı) gibi görünse de emniyet istihbarat arşivlerinin o soğuk, bürokratik dilinde aslında çok farklı bir anlama sahiptir. Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı’nın o dönemki gizli fişleme ve takip sisteminde bu tarz numaraların arkasındaki mantığı şu şekilde tahlil edebiliriz:
Âkif, tedavi görmek için yattığı Teşvikiye Sağlık Yurdu’ndaki hasta yatağında acılar içinde kıvranırken, odasının kapısında sivil polisler nöbet tutuyordu. İçişleri Bakanlığı’na (Dahiliye Vekaleti) gönderilen gizli jurnallerde, Üstad’ın odasına giren çıkan üniversite gençleri, onu ziyaret eden dostları, odada konuşulan dinî ve edebî mevzular gün gün, saat saat rapor ediliyordu. Kemalist rejimin o dönemki tek tipleştirici hafıza mühendisliği, İstiklal Şairinin gençlik üzerindeki o manevî tesirinden ölesiye korkuyordu. Onlar için Âkif; harf devrimiyle koparılan bağların hüzünlü sesi olan ve sistemin seküler kutsallarına biat etmeyen bir “güvenlik riski” idi.
Bu amansız dışlama ve devlet eliyle unutturma politikası, Üstad 27 Aralık 1936’da son nefesini verdiğinde de durmadı. Resmî makamlara “Cenazeye devlet erkanı katılmayacak, üniversite gençliği organize edilmeyecek” yönünde kesin ve zımnî talimatlar gitti. Ankara, bu cenazenin sessiz sedasız, alelade bir fukara gibi kaldırılmasını murat etmişti. Nitekim Beyazıt Camii’ne getirilen cenaze, bir çıplak tabuttan ibaretti.

Resim: Merhum millî şairi unutmayan gençler, cenaze namazında millî ve manevî bir duruş sergiledi (29 Aralık 1936).
Fakat ilâhî mizan, rejimin barikatlarını o gün orada yerle bir etti. Tabutun sahipsizliğini gören Darülfünun (Üniversite) gençliği, İstiklal Şairini o çıplak tahtadan tanıdı. Resmi yasaklara ve etraftaki sivil polislere meydan okuyan binlerce genç, bir anda cami avlusunu doldurdu. Tabutun üzerine hemen bir Türk bayrağı ve Kâbe örtüsü serildi. Üstad’ın naaşı, resmî arabalara inat, Edirnekapı Şehitliği’ne kadar kilometrelerce yol boyunca gençliğin omuzlarında, tekbirlerle ve gözyaşlarıyla taşındı.
Velhâsıl-ı Kelâm; Kemalist rejimin “İrtica 1906” koduyla unutturmak ve ezmek istediği Mehmed Âkif, o karlı kış gününde Türk gençliğinin vicdanında yeniden doğdu. Rejimlerin siyasî kazıkları ve baskı politikaları geçicidir; fakat fıtrata, vatanın iman asaletine çakılan manevî kazıklar sarsılmazdır. Âkif’in son altı ayı, bize gücü elinde tutanların vefasızlığını, ama milletin sinesindeki o şaşmaz sadakati anlatır. Ruhun şad olsun ey dertli muhacir, bu gençlik seni asla unutmayacak…