islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
44,8573
EURO
52,8184
ALTIN
6.966,26
BIST
14.587,93
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
15°C
İstanbul
15°C
Çok Bulutlu
Pazar Parçalı Bulutlu
17°C
Pazartesi Az Bulutlu
18°C
Salı Çok Bulutlu
18°C
Çarşamba Yağmurlu
13°C

KALBE BAKMAKLA YÜKÜMLÜ DEĞİLİZ

KALBE BAKMAKLA YÜKÜMLÜ DEĞİLİZ
20/09/2024 09:00
A+
A-

Tevhid kelimesini sadece dil ile söylemek, söyleyenin kurtuluşu, esenliği ve güvenliği için yeterlidir. Hiç kimse hangi amaçla olursa olsun, o kelimeyi söyleyenin imanını sorgulamak ve kalbindekileri araştırmakla yükümlü değildir. İnançların değerlendirilmesi “zâhire” göredir; “bâtına” ise ancak Allah bakar. Rivâyet edilir ki; “Üsâme b. Zeyd” ve arkadaşları, Hz. Peygamber tarafından bir sefere gönderilir. Üsâme b. Zeyd çatışma esnasında karşılaştığı kişiyi tam öldürecekken, kişi “tevhid” kelimesini söyler. Üsâme b. Zeyd, bu kişinin korkusundan ve canını kurtarmak için “tevhid” kelimesini dile getirdiğini düşünür ve adamı öldürür. Üstelik ganimet olarak da sürüsüne el koyar. Sefer dönüşü bu olayı duyan Hz. Peygamber çok kızar ve Üsâme b. Zeyd’e: “Kalbini yarıp baktın da mı korkudan olduğunu anladın” diye çıkışır. Bu kınayışını “Demek sen Rabbim Allah diyen birini öldürdün ha?” diye de sürekli tekrar eder.

Bu gelişme üzerine Kur’ân’ın şu âyeti inmiştir: “[O halde] siz ey iman edenler, Allah yolunda [sefere] çıktığınız zaman karşılaştığınız durumu açıkça kavramaya çalışın ve size barış teklif edene -bu dünyevî hayatın gelip geçici kazançlarına duyduğunuz (özlem ve) istekle- ‘Sen mü’min değilsin!’ demeyin. Çünkü asıl kazanç Allah katındadır. Siz de bir zamanlar aynı durumdaydınız; ama Allah size karşı lutufkâr davranmıştı. Öyleyse muhakemenizi kullanın. Şüphesiz Allah, yaptığınızdan her zaman haberdardır.[1]

Âyet, savaşa girmeyenleri düşman olarak görmeyi ve farazî inançsızlıklarını onları aşağılamanın bahanesi olarak kullanmayı yasaklar. “Karşılaştığınız durumu açıkça kavramaya çalışın” buyruğu, mü’minlere, her durumda karşıdaki kişilerin aktif şekilde düşmanlık yapıp yapmadığından emin olma sorumluluğu yükler. Yine âyette geçen selâm kelimesini, “barış” mânâsına gelen “selem” şeklinde okuyanlar da vardır ve bu takdirde mânâ şöyle olur: “Size barış teklif edenleri, size teslim olanları öldürmeyin.

Âyetin sonunda yer alan “Siz de bir zamanlar aynı durumdaydınız, ama Allah size lutufkâr davrandı” ifadesi aslında üzerinde durduğumuz yeni din dilinin/tebliğinin de önemli bir yönüne işaret etmektedir. Bu sözü ile Allah, Hz. Peygamber’in çağrısına ilk olarak iman edenlerin, toplumları içinde yaşadıkları psikolojiyi onlara hatırlatmaktadır. Çünkü müslüman olduğu halde henüz hicret etme imkânı bulamamış, mü’minlerle tanışamamış, kabilesi içinde imanını gizleyerek yaşama durumunda kalmış olanlar hep böyle yapmışlar, müslüman olanlarla ilk karşılaştıklarında ya selam vererek veya “tevhid” kelimesini söyleyerek durumlarını anlatmaya çalışmışlardır. Öte yandan bir kimsenin imana gelmesi bazen birden olurken bazen de adım adım gerçekleşmektedir; hidâyette ilk adımın atılması, ilk eğilimin hâsıl olması önemlidir. Kezâ başlangıçta mü’minlerin bununla yetinmeleri, insanların hidâyete kavuşmalarını kolaylaştırmak bakımından da önemlidir.

Bu noktada Hz. Peygamber’in “Lâ ilâhe illallâh diyen cennete girecektir” sözü de İslâm âlimlerini çok düşündürmüş, bu sözün “Ehl-i Kitap” açısından ne anlama geldiği sorusu zihinleri meşgul etmiştir. Bu sorunun merak edilen bir başka uzantısı da “Tevhid”in ikinci kısma olarak kabul edilen “Muhammedün Resûlullah” ifadesini söylemeyenlerin durumunun ne olacağı hakkındadır. Peşinen söylemek gerekirse bu konuda âlimlerimizden gelen genel –hatta kesin– kanaat sadece “Tevhid” kelimesinin ilk kısmını söylemenin gerçek bir iman olmadığı, bu tür bir anlayışın İslâm’da yer almadığı, bununla birlikte böyle bir kabulün yüzlerce âyet ve hadisle ters düştüğü yönündedir.

Yine bu hadisi yorumlayan muhaddisler, “Tevhid” kelimesinin bu ilk cümlesinin bütünün özeti/sembolü olduğunu söylemişler, bundan maksadın da “İslâm’ın getirdiği iman ilkelerine inananların ancak cennete girecekleri” olduğunu ilave etmişlerdir. Bir başka görüşse bu hadisin, inancı tam olan mü’minlerle ilgili olduğudur. Böyle bir mü’min, “günahlarından dolayı bir süre ceza görse bile sonunda cennete girer” demişlerdir. Kısaca, yalnızca “Lâ ilâhe illallâh” deyip de peygamberler zincirinin son halkası olan Hz. Peygamber’e inanmayan bir insanın müslüman olamayacağı, Hz. Peygamber’i devre dışı bırakan böyle bir zihniyetin İslâm inanç ve tasavvuruyla asla bağdaşamayacağı ifade edilmiştir.

Aynı görüşü yakın dönemde yaşamış âlimlerimizden Said Nursî de tekrarlamış, bir mektupla kendisine sorulan bu soruya şu cevabı vermiştir: “Şehâdet kelimesinin iki ifadesi de birbirini tamamlar ve ispat eder. Hz. Peygamber bütün nebilerin vârisi olmak yönüyle bütün kavuşma yollarının da başıdır. Onun yolunun dışında hakîkat ve kurtuluş yoktur.” Yalnız bu görüşünün dışında Said Nursî bir parantez açmakta ve “bazen oluyor ki” diye başlayarak şu açıklamayı da ilave etmektedir: “Bazıları peygamberi bilmiyorlar ama gittikleri yol/cadde onun yolu ile birleşmektedir. Bu çeşit cezbe ehli, uzlet ehli -işitmeyen veya bilmeyen- bu insanlar ondan cahil kalıyorlar. İlâhî marifetten yalnız ‘Lâ ilâhe illallâh’ biliyorlar. Bunlar kurtuluş ehli olabilirler.

Özetle âlimlerimiz, son peygamber olan Hz. Peygamber’in rehberliği olmadan “Ehl-i Kitap”ın Tevhid’den sapmış/ayrılmış olan inançlarını düzeltmelerinin mümkün olamayacağını, geçmiş tecrübelerin ve mevcut kilise resmî inançlarının da bunu açıkça ortaya koyduğunu söylemişler ve Kur’ân’ın şu âyetlerine dikkat çekmişlerdir:

Bizim için bu dünyada da, âhirette de iyi ve güzel olanı yaz. Bak işte, pişmanlık içinde Sana yöneldik!” [Allah] şöyle karşılık verdi:Azâbıma dilediğim kimseyi uğratabilirim ama rahmetim her şeyi kuşatır, bunun içindir ki onu Bana karşı sorumluluk bilincine sahip olan, arınmak için verilmesi gerekeni veren ve âyetlerimize inanan kimselere pay olarak ayıracağım; onlar ki, ellerindeki Tevrat’ta ve [daha sonra da] İncil’de tanımlanmış bulacakları Elçi’nin, okuması yazması olmayan Habercinin izinden gidecekler [ve o Elçi ki] onlara yapılması doğru olanı buyurup yapılması yanlış olanı yasaklayacak; yine onlara temiz ve hoş şeyleri helâl, kötü ve çirkin şeyleri haram kılacak; onların sırtlarına vurulmuş yükü indirip boyunlarına geçirilmiş zincirleri çözecek. Ve sonuç olarak, ona inanan, onu yüce tutup destekleyen ve yücelerden bahşedilen ışığın ardına onunla birlikte düşenler; işte böyleleri, nihaî kurtuluşa, esenliğe erişen kimseler olacak.[2]

Çok ilginçtir bu âyetler Hz. Mûsâ ile kavmi arasında geçen olayları bize haber vermek üzere inen âyetler grubundandır ve ilk âyetteki duâyı da Hz. Mûsâ yapmaktadır. Ama âyetlerin devamında öyle bir noktaya gelinmektedir ki; Hz. Mûsâ ile Hz. Peygamber’e yapılan hitaplar birbiriyle buluşmakta/karışmakta, aralarındaki çağ sanki kapanmışcasına tasvirler yapılmaktadır. Böylece aynı gerçekliğin temsilcileri olan peygamberlerden Hz. Mûsâ’ya inanıp da Hz. Îsâ’ya inanmamanın, Hz. Îsâ’ya inanıp da Hz. Peygamber’e inanmamanın anlamsızlığı gösterilmektedir.

Bir başka âyette ise şöyle denilmektedir: “Eğer Kitâb-ı Mukaddes’in izleyicileri [gerçek] inanca ve Allah’a karşı sorumluluk bilincine ulaşmış olsalardı, Biz gerçekten onların [geçmiş] kötülüklerini siler ve onları nimet bahçelerine sokardık; eğer onlar Tevrat’a, İncil’e ve Rableri tarafından kendilerine indirilmiş olan bütün [vahiy]lere uymuş olsalardı, gökyüzünün ve yerin tüm nimetlerinden yararlanırlardı. Onların bir kısmı doğru bir yol tutarlar; çoğuna gelince, yaptıkları ne kötüdür onların![3]

Bütün bu bilgilerden sonra tekrar konumuzun başına dönersek “Tevhid” kelimesini Ehl-i Kitap üzerinden değerlendiren âlimlerimiz, bu konuyu sürekli Hz. Peygamber’in şahsında kristalleşen iman ve mükemmellik şartlarında ele almışlardır. Hatta yeterlilik şartlarını gündeme getiren düşünceleri –Ehl-i Sünnet’e– aykırı görmüş, bu görüşte olanları da bidatçi/reformcu/sapık olarak nitelendirmiş, daha da ilerisi “küfre düşmekle” suçlamışlardır. Ama Kur’ân’da “acıma ve şefkati kendine ilke edindiğini[4] söyleyen ve Hz. Peygamber’i “âlemlere rahmet olarak gönderen[5] ve cenneti “gökler ve yer kadar geniş[6] olarak müjdeleyen Allah’ın geniş rahmet çerçevesinden baktığımızda, yeterlilik koşullarında insanları imana davet etmenin ve bunu mükemmelliği gidişin, ortak bir kelimede buluşmanın bir basamağı olarak görmenin/değerlendirmenin bize kaybettireceği ne olabilir?

Görünen o ki; yaşadığımız çağda gelişen teknolojik imkânların her ne kadar dünyayı küçülttüğü söylense de bunların yine geniş bir insan kitlesini hakîkatten habersiz kıldığı, sadece kendi egemen kitlesel refleksleri doğrultusunda şartlandırdığı ve bununla birlikte ayrımcı bir dile hizmet ettiği bir gerçekliktir. Özetle; yeni din dilinin samimi temsilcileri, geçmişte “Ya Rabbi vücudumu o kadar büyüt ki, cehennemi ben doldurayım. Oraya bir başkası girmesin” sözünü söyleyenler kadar geniş yürekli/imanlı ve sabırlı olmalıdırlar.

NECMETTİN ŞAHİNLER 

MİRATHABER.COM -YOUTUBE- 

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ 

 

[1] Nisâ/94: “Yâ eyyühellezîne âmenû izâ darabtüm fî sebîlillâhi fe tebeyyenû ve lâ tekûlû li men elkâ ileykümü’s-selâme leste mü’minen, tebtegûne arada’l-hayâti’d-dünyâ, fe ındallâhi megânimü kesîratün. Kezâlike küntüm min kablü fe mennallâhü aleyküm fe tebeyyenû. İnnallâhe kâne bimâ ta’melûne habîran.”

[2] A’râf/156-157.

[3] Mâide/65-66.

[4] En’âm/12.

[5] Enbiyâ/107.

[6] Âl-i İmrân/133.

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar
  1. Elif Özyelkenci dedi ki:

    Kurtarılacak ne varsa kurtarmanın peşindeki derin gayretlerinize teşekkürlerimizle .