
Birinci örnek: Zikir kelimesinin hadisleri de kapsadığı iddiası…
Geçen sene (2025te) sosyal medyada bir muhterem –sanırım hadis inkârcılarına cevap olarak- şunu paylaştı (aynen alıyorum, imla hataları bana ait değil):
“Sünnet (hadisi şerifler) de Vahiydir.
Sünneti nebeviyyeyi Resülüllah sallellahu aleyhi ve selleme Allah celle celalühü vahyetmiştir.
Sünneti nebeviyyeyi toptan inkar edenler Allahın Vahyini ve Allahın Vahyine dayanan İslam hükümlerini inkar eden münkirler ve mürtedlerdir.”
Bu konuda ayet var mı soran birine de “Evet var” diye yazdı ve Hıcr 15/9. âyet metnini koydu. Sonra şöyle devam etti:
“Burada Kur’an demiyor zikir diyor.
Zikir hem Kur’ani Kerimi hem de Sünneti Nebeviyyeyi kapsayan bir ifadedir. “Zikr” kelimesini Kur’ani Kerim diye çevirmek doğru ama eksiktir.
Doğru tercüme: “Vahyi yani Kur’an-ı Kerimi ve Sünneti Nebeviyyeyi biz indirdik o Vahyedileni biz koruyacağız” demektir.
Ve Sünneti Nebeviyyeyi Allah celle celalühü korumuştur, korumuşturki, bugün elimizde binlerce sahih hadisi şerifler vardır.”
-Değerlendirme;
Zikrin sözlükte ve Kur’an’da bir kaç anlamı var. Bunların içerisinde Sünnet ve hadisler kesinlikle yok. (Kur’an kendisine; ez-Zikr, Tezkira ve ez-Zikrâ diyor. İlgili âyetlere bakılabilir.)
Ama muhterem, “evet, zikir Nebevi Sünneti, yani hadisleri de kapsar” diyor.
Doğrusu ilk defa karşılaştığım bir görüş…
Evet, hadislerin de vahiy olduğunu düşünenler iddialarını şu âyetlere ve ordaki ‘hikmet’ sözüne dayandırdıklarını biliyoruz:
“… Allah, sana Kitabı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah’ın sana lütfu çok büyüktür.” (Nisâ 4/113)
“…Allah’ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitab’ı ve hikmeti hatırlayın. Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Bekara 2/231)
Kaldı ki bu âyetlerde de hikmet doğrudan hadisleri işaret etmiyor.
Kitap ve hikmetten sonra her ikisi için ‘o’ zamiri kullanılıyor. Buradan hareketle Kitap ve hikmetin birbirini tamaladığı söylenebilir. Kitap Kur’an, hikmet de Kur’an’daki hükümlerdir şeklinde…
Sünnet de Elçi’nin “nübüvvet ahlâkıyla” bu hükümlerden hareketle İslâm adına ortaya koyduğu uygulamalardır. Bunlar Vahye dayalı ama tek tek vahiyle bildirilmiş şeyler değildir. (Allahu a’lem)
İçinde Zikr’in geçtiği iki âyet:
“Onlar (müşrikler): “Ey kendisine Zikir indirilen kimse! Sen mutlaka delisin. Doğrulardan isen melekleri bize getirsene” dediler.” (Hıcr 15/6-7)
Rabbimizin onlara cevabı şöyle oldu: “Biz melekleri ancak gerekince indiririz. O takdirde de ceza görecekler asla geri bırakılmazlar.
Şüphesiz o Zikr’i Biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette Biziz.” (Hıcr 14/8-9)
Bu paylaşımı yapan muhterem zât; Allah’ın “indirdiği ve zikir” dediği şeyi “Kur’an ve Sünnet” diye açıklamış.
Pek çok tefsirci Hicr 15/6 ve 9 ile Tâhâ 20/124. âyetlerde de geçen Zikir’den maksat Kur’an’dır demişler. Hiç biri bunun yanına “sünnet ve hadisler” diye eklememişler.
Türkçe meallerin çoğu da Zikr’i ya doğrudan, ya da parantez içi; Kur’an diye çevirmişler.
Hadis Usûlü ilminden öğrendiğimize göre muhaddisler Sünnet ve hadislerin korunması için aşırı çaba gösterdiler. Bu çabalar sayesinde sonraki nesillere intikal eden binlerce sahih hadis var.
Sünneti ve hadisleri savunmanın güçlü delilleri varken; bu âyete onda olmayan bu manâyı yüklemek, sonra da “doğru tercüme de budur” demek tam da “kelimelerin yerini/manasını değiştirmek değil midir?”
İkinci örnek: Vesile’nin tarikat şeyhleri olduğu iddiası…
Allah (st) şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Allah’tan ittika edin (korkup-sakının) ve O’na (yaklaşmaya) vesîle arayın ve O’nun yolunda cihad edin (çok çalışın) ki kurtuluşa (felâha) eresiniz.” (Mâide 5/35)
‘Vesîle’nin sözlük anlamı yakınlık, yakın olmaktır.
Kavram olarak ‘vesîle; Allah’ın emirlerine itaat, yasaklarından kaçınmak, ya da O’nun rızasını kazanmaya sebep olacak, mü’mini Allah’a yakınlaştıracak her türlü ibadetlerdir (sâlih amellerdir). (İbni Kesir, Muhtasar Tefsir, 1/511. Kurtubî, Tefsir, 1/1064)
‘Vesîle’; “en ideal muhabbetiniz ile kendinizi Allah’a sevdirmeye çalışınız” şeklinde açıklanmış. (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyan, 4/576. Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, s: 438)
Allah’a yakınlık veya O’na kendini sevdirmek de ancak O’na ve Rasûlüne itaat ile olur. Medine’de yaşamak veya Peygamberin kabrine yakın olmak veya buna benzer şeyler, âyette kasdedilen Allah’a yakınlık değildir. (İbni Teymiyye. et-Tefsiru’l-Kebîr, 4/94)
“vesîle arayın”; yani O’nu sevmek ve O’nun için sevmek, O’ndan korkmak ve O’ndan ümit etmek, O’na yönelmek ve tevekkül etmek gibi kalbi ve bedenî ibadetleri yaparak O’na yakınlığı isteyin… Zira kulu ancak bu ibadetler Allah’a yaklaştırır. Bir âyette buna işaret ediliyor:
“De ki: Ben de sizin gibi (ölümlü) bir insanım. Yalnız bana ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahyolundu. Artık her kim, Rabbine kavuşmayı umuyorsa sâlih amel işlesin. Ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak etmesin.” (Kehf 18/110)
Böylece ‘vesîle’; yakîn (sağlam) bir imân ve takva bilinci ile kalbi Allah sevgisi ile doldurmak, düşünceleri bu doğrultuda berraklaştırmak, sâlih amelleri O’nun rızasına uygun ve kabul edilebilir şekilde yerine getirmeye çalışmaktır.
Sonra Allah kendisine yaklaşmayı sağlayacak özel bir ibadeti söz konusu etti. O da cihadtır, Allah yolunda yoğun çabadır. Şüphesiz böyle yapmak itaat sayılan amellerdendir ve en iyi yakınlık vesîlesidir. (Teysîu’l-Kerîmi’r-Rahmân, s: 230)
Görülüyor ki müfessirler kişiyi Allah’a yaklaştıracak ve O’nun rızâsını kazanmaya yardım edecek cihad da dahil, her türlü sâlih ameli (ibadeti) Allah rızasını kazandıracak “vesile-sebep-imkan” saymışlardır.
Hadislerde kişiyi Allah’a yaklaştıran en önemli şeyin Allah’ın farz kıldığı ibadetler ile nâfile ibadetler olduğu söyleniyor. (Ahmed b. Hanbel, 4/256. Elmalılı, H. Y. Tefsir, 3/1670)
“Çaba harcayın” diye çevrilen ‘câhidû’ fiilinin masdarı olan cihad kelimesi; insanın Allah yolunda göstermiş olduğu her türlü çabayı, gayreti, yoğun çalışmayı anlatır.
Âyetin ifadesine göre iman 1.takva ile, 2.kişiyi Allah’a yaklaştıracak vesileyi aramakla; vesile isteği de bu anlamdaki cihadla tamamlanıyor. (Komisyon, Kur’an Yolu DİB, 2/264-267)
Lakin bu âyetteki vesileyi “âlimler ve tarikat şeyhleri” diye anlayanlar da var.
İ. H. Bursevî (öl. 1725) tefsirinde şöyle diyor: “Bil ki bu âyet vesîle yapmayı emrediyor. Çünkü Allah’a vesîle ile vasıl olunur. Vesîleler ise ancak hakikat bilginleri ve tarikat şeyhleridir…
İnsanın (şeyhi olmadan) kendi başına amel etmesi benlik duygusunu artırır. Ama peygamber ve velilerin tarifi ile, bir mürşidin (tarikat şeyhinin) işareti ve gözetimi altında yapılan amelde benlik duygusu olmaz. Böylece mürid aradan perdeyi kaldırır ve arzusu olan Rabbe ulaşır(!) (Bursevî, İ. Hakkı. Rûhu’l-Beyân, 2/388)
Sufiler; enbiyâ, evliyâ ve sâlih ulemanın, ölmüş olsalar bile ruhâniyetlerine tevessül edilebileceğini (!) kabul ederler. (Yılmaz, H. K. Tasavvuf ve Tarikatlar, s: 326)
Yukarıda geçtiği gibi Bursevî’ye gelinceye kadar –en azından benim ulaşabildiğim- bütün tefsirciler, öncekiler ve sonrakiler âyetteki ‘vesîle’yi böyle anlamadılar.
Âyet, bir şeyhe bağlanmaktan, Allah’a varmakta herhangi bir kimseyi aracı kılmaktan değil; imandan sonra takva ile Allah yolunda çaba göstermekten (cihad etmekten) bahsediyor. Kâfirler gibi olmaktan da nehyediyor.
Allah’a kavuşmaya vesîle aramak ile takva ve cihad arasında bir bağlantı var.
Bütün bunlara rağmen ‘vesile’yi, bilginleri veya tarikat şeyhlerini, adına mürşid-i kâmil denilenleri Allah’a yakınlık için aracı kılmak diye anlayanlar, ya İ. H. Bursevî’nin görüşüne dayanıyorlar, ya da kendi hevâlarına…
Kaldı ki Allah (cc) kullarına zaten şah damarından daha yakındır. (Bkz: Kâf 50/16. Vâkı’a 56/85) O’nunla kullar arasında bir boşluk yoktur ki oraya bir nesne veya kişi girebilsin…