islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
45,1712
EURO
52,8098
ALTIN
6.609,36
BIST
14.311,19
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
16°C
İstanbul
16°C
Az Bulutlu
Cuma Hafif Yağmurlu
11°C
Cumartesi Çok Bulutlu
14°C
Pazar Hafif Yağmurlu
13°C
Pazartesi Çok Bulutlu
14°C

KOZMİK SİSTEMDE UYUMSUZLUK YOKTUR

KOZMİK SİSTEMDE UYUMSUZLUK YOKTUR
07/03/2025 09:00
A+
A-

Allāh ilk âyette kendini melekûtun tek sâhibi ve her dilediğini yapmaya gücü yeten varlık olarak tanıtmıştı. İkinci âyette de insânın yaratılış amacına ölüm ve yaşam gerçeği noktasından yaklaşmış, yüceliğini ve bağışını dile getirmişti. Şimdi ise Mülk/3. âyette semâvâtın yapısını dile getiren Allāh, oluşturduğu sistemin kusursuz/muhteşem yapısına dikkatimizi çekmektedir: “Yedi göğü birbiriyle tam bir uyum içinde yaratan O, [ne yüce]dir. Rahmân’ın yaratışında hiçbir aksaklık göremezsin. Gözünü bir kez daha [ona] çevir; hiç kusur görüyor musun?[1]

Semâ ve çoğulu semâvât[2],  Allāh’ın Kur’ân’da sık sık bahsettiği ve yaratılış gerçeğine, mülkünün ve kudretinin yüceliğine delil getirdiği bir kavramdır. Kur’ân’da semâ kavramı üzerine çalışma yapanlar, bu kelimenin çok katmanlı anlamlar taşıdığına, farklı kullanım durumlarına, özelliklerine, kendine mahsus şartları bulunan bir âlem olduğuna, yer-gök ikilisinde denklemin ikinci ağır şıkkını oluşturduğuna ve Allāh’ın melekûtu içerisinde değişik rolleri bulunduğuna dikkat çekmişlerdir. Semâvâta gösterilen bu yoğun ilgi ve onunla ilgili anlatılan bütün bu olaylar, üstümüzde bir şeylerin bulunduğunu ve bazı varlıkların mevcut olduğunu bize göstermektedir. Bu varlıklar anlaşılıyor ki, ilâhî tasarrufun birer tecellîgâhı durumundadırlar.

Semâ” sözlük anlamıyla “üst taraf” demektir ve başka bir şey üzerine çadır gibi serilmiş herhangi bir şey için kullanılır. Bu nedenle, yer üzerinde kubbe gibi yükselen ve onun âdeta çatısını oluşturan görülebilir göklere “semâ” adı verilmiştir. Bu yönüyle semâ, görebildiğimiz kadarıyla içindeki gök cisimleriyle, iklim olaylarının geçtiği yapısıyla fizikî bir unsurdur. Ama bu maddî dış görüntüsünün ötesinde/yanında semâ, mânevî üstünlük ve yüceliğin bir simgesi olarak gaybî bir âlemin de adıdır. Kısaca semâ/semâvât kelimelerinin Kur’ân’daki kullanımıyla ilgili bilmemiz gereken en önemli şey, bu kavramın tek bir şekilde/anlamda kullanılmadığıdır. Peki, semânın hangi âyetlerde şehâdet âlemine ve hangi âyetlerde gaybî âleme işâret ettiğini nasıl anlayabiliriz? Kişisel düşüncemize göre âyet, içeriği itibariyle fizikî âlemin örneklerinden bahsediyorsa, bu âyette semâ kelimesi “tekil[3] olarak; fakat mânevî/uhrevî âlemin örneklerinden/varlıklarından bahsediyorsa “çoğul[4] olarak kullanılmaktadır.

Üzerinde durduğumuz âyette yer alan “semâvât” kelimesinin önüne getirilen “7/yedi” ifâdesine gelince, Arapça kullanımda bu kelimenin çoğu kez  “birkaç/birçok” kelimesiyle eşanlamlı olduğu unutulmamalıdır. Tıpkı, “yetmiş” veya “yediyüz”ün de, genellikle, “çok” yahut “pek çok” anlamına geldiği gibi. “Her semâ, kendi altında bulunana nisbetle bir semâ’dır” şeklindeki dilbilimsel tanım ile birlikte ele alındığında, “yedi gök” ifâdesinin, kozmik sistemlerin çokluğunun bir işâreti olduğu daha iyi anlaşılır. Yine âyette geçen ve “birbiriyle tam bir uyum içinde” olarak çevrilen kelimenin Arapçası “tıbâk” kelimesidir ve bu ifâde “tabak” kelimesinin çoğuludur. Bu da çok katmanlı kozmik sistemlerin arasındaki âhenge, uyuma, dengeye, irtibata, çekime, düzene vurgu yapmaktadır.

Bütün bu değerlendirmelerden sonra âyete bütün olarak baktığımızda mânâ olarak şunu anlıyoruz; Allāh, yaratıcılığının muhteşemliğine, kudret ve kuvvetinin yüceliğine dikkat çekmek için, gece ve gündüz, bizi bir örtü gibi kuşatan/örten üzerimizdeki semâya/gökyüzüne bakmamızı istiyor ve üstelik bunu varlığının en önemli delillerinden biri olarak gösteriyor. Sonra –özel âletlerle de olsa-, ancak belli bir kısmını görebileceğimiz semâ konusunda bizi bilgilendiriyor ve bu görünen yapının birbiriyle uyum içinde yedi katmanlı/tabakalı bir yönünün bulunduğunu ilâve ediyor. Aslında bu, kendini bir şey zanneden ve nefsini ilâhlaştırarak mülke ortak olmak isteyen insâna sınırlarını bildiren ve ona bu sonsuz ihtişam karşısında âcizliğini, zayıflığını, hiçliğini ve küçüklüğünü hatırlatan, Rahmân’ın varlık vermesiyle oluşmuş kusursuz bir örnektir. Zaten âyette geçen “tefâvüt” kelimesi “eğrilik, düzensizlik, çelişki, farklılık, aksaklık ve tutarsızlık” anlamına gelmekte ve bu da yaratılışın mükemmelliğini göstermektedir.

Bu ilk bakıştan sonra âyetin devâmında Allāh “semâvâta bir kez daha” bakmamızı istiyor ve bize “Hiç kusur görüyor musunuz?” sorusunu soruyor. Âyette geçen “fütûr” kelimesi sözlük anlamıyla “çatlaklar, tutarsızlık, delik, gevşek” anlamlarına gelmektedir. Şüphesiz Allāh’ın yaratışında bir tutarsızlık, bir çatlak görülemez ve kusur bulunamaz. Çünkü O, her şeyi bir ölçüye göre yaratmıştır.[5]  Dikkat edilirse âyette semâvâta bakışı ifâde etmek için iki farklı kelime kullanılmıştır. Bunlardan ilki “mâ terâ” ifâdesidir ki “göremezsin” anlamında yüklemdir. İkincisi ise tekrar bakmamız istendiğinde kullanılan “basar” yani bakış kelimesidir. Bu iki ifâde arasında anlam yönünden farklılıklar vardır. İlki baş/kafa gözümüzle ilgilidir; ama ikincisi daha özel, mânevî, derinlikli, tefekkürle beslenen, içsel bir seziş/bakıştır yani başka bir ifâde ile “kalp gözü”dür. Basar aynı zamanda Allāh’ın da bir sıfatıdır. Demek ki Allāh semâya sıradan değil, sonuca giden, sonsuzu yakalayan bir idrâkle bakmamızı ve bu bakıştan yaratışının mükemmelliğine özgü sırlar ve hikmetler çıkarmamızı istiyor. Bir başka ifâde ile bu “Ey İnsân, baktığın yere kusur/eksik aramak/bulmak için değil, hikmet/mârifet/ibret/ilim çıkarmak/üretmek için bak. Ancak bu basîretli/ferâsetli bakışın, Allāh’ın nûruyla bakmak olur.

Zaten bu âyeti takip eden Mülk/4. âyet sözünü ettiğimiz bu basîretle bakışın ne anlama geldiğini bize anlatmaktadır: “Evet, gözünü tekrar tekrar [ona] çevir; [her seferinde] bakışın, şaşkın ve bezgin bir şekilde önüne geri dönecektir.[6] Âyette “tekrar tekrar” diye çevrilen “kerrateyn” kelimesi aslında “iki defa” anlamına gelmekle beraber çokluğu ifâde etmektedir. Allāh Kur’ân’da tevhîd mâbedi olan kıblemiz Kâbe’ye bakmayı bile bu kelime ile anlatmazken, bizi semâvâta ısrarla, defalarca, aralıksız bakmaya çağırması çok anlamlıdır.[7] Üstelik âyetin devâmında bu bakışın şaşkınlık, bezginlik, yorgunluk ve hayretle sonunda geri döneceği söylenmektedir. Anlaşılıyor ki buradaki geri dönüş insânın dışından içine, zâhirden bâtına, gözünden kalbine olan bir dönüştür. Allāh’ın mülkünün yüceliğini/kudretini/sonsuzluğunu/heybetini/inceliğini idrâk eden ve sınırlarını/haddini/âcizliğini derinden duyan bir bakışın değişerek/olgunlaşarak nefsten rûha dönüşüdür. Âyette geçen “hâsien” kelimesi “hor, hakir”, “hâsir” de “yorulmuş, bitkin” demektir.

Buraya kadar Mülk/3-4. âyetlerini “semâ” kelimesine “gökyüzü” anlamı vererek açıklamaya çalıştık. Ancak başta da söylediğimiz gibi semâ, “yücelik/yükseklik” anlamındaki “sümüvv” masdarının türevlerindendir. Bu nedenle “her yüksek ve yüce şeye” semâ denir. Başka bir tanımla “her bir şeyin üstü onun semâsıdır.” Bu üst oluş, sadece fizik anlamda değil insânî/mânevî/ahlâkî/ilmî açıdan da geçerlidir. Örneğin, matematiğe/hesaba da semâ denilmesi onun diğer ilimlere olan üstünlüğü içindir. Bu çerçeveden bakıldığında insânlık için en büyük semâ/semâvât, hem seçiliş, hem yaratılış hem de ahlâk üstünlüğü dolayısıyla Hz. Peygamber’dir. Çünkü hakkında “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım”, “Muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzerinesin[8] ve “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik[9] denilen ve övülen tek kişi odur. İrfânî bir yaklaşımla bu âyetleri yeniden yorumlarsak, bakmamız istenen semâ/semâvât, “yedi zâtî sıfatı[10] varlığında/şahsında en mükemmel uyum ve dengeyle kristalleştiren ve Hakk’ı kemâliyle tecellî ettiren[11] bir ayna olan Hz. Peygamber’in yüce/üstün/aşkın ahlâkından başka bir şey değildir. Onun yaratılışında hiçbir kusur bulmak mümkün olmamıştır. Altmış üç yıllık yaşamı –buna peygamber olmadan geçen zaman da dâhil– açık bir şekilde şahitlik etmektedir. Düşmanlarının bile övgü ve takdirini kazanmış ve kendisine “Emin” vasfı verilmiş Hz. Peygamber’in varlığına/hayatına hangi devirde olursa olsun eksiklik/çelişki/zaaf gözüyle bakanların gözleri sonunda yorulacak ve gördükleri ihtişam ve yüce ahlâkın parıltısından/nûrundan kamaşarak kendilerine geri dönecektir.

Âyete nefs/Rûh merkezli baktığımızda ise üstünlüğü ve yüceliği dolayısıyla rûhânî yönümüzün bizim semâmızı oluşturduğunu söyleyebiliriz. Başka bir ifâde ile beden arzımızın/mülkümüzün semâsı rûhumuzdur. Semâ ve rûh kelimelerinin “müzekker/eril”, nefs ve arz kelimelerinin de “müennes/dişil” olması bu düşüncemizle örtüşmektedir. Nefsimiz rûhumuz tarafından bir semâ gibi örtülmüş ve koruma altına alınmıştır. Varoluşumuzun aktif unsuru rûhumuzun bizi besleyen yönüdür: “O ki, yeryüzünü size bir dinlenme yeri, gökyüzünü bir çardak yapmış, gökten su indirmiş ve onunla size rızık olarak meyveler çıkarmıştır; o hâlde [Bir ve Tek İlâh olduğunu] bile bile Allāh’a ortaklar koşmayın.[12] İnsân yaratılmış varlıkların en mükemmelidir. Aynı zamanda insân cem edici/toplayıcı yönüyle bütün âlemin özetidir.  Bu nedenle insâna “Âlem-i Sağîr” yani “mikrokozmos” veya “Küçük Âlem” denir. Bu nedenle anlıyoruz ki semâ bizim “hakîkatimiz, üst bilinç boyutumuz, oluşum derinliğimiz kısaca idrâk mertebelerimizdir”. Mevlânâ, Mesnevî’sinde insânın bu yönüne dikkat çekerken şu ifâdeleri kullanır: “Sen, tek bir kişi değilsin; sen bir âlemsin. Sen derin ve çok büyük bir denizsin. Ey İnsân-ı Kâmil! O senin muazzam varlığın, belki dokuzyüz kattır; dibi, kıyısı olmayan bir denizdir. Yüzlerce âlem, o denizde gark olup gitmiştir.[13]

Şimdi şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Büyük/makrokozmos Âlem’de nasıl bir uyumsuzluk yoksa Küçük/mikrokozmos Âlem’de de uyumsuzluk, çelişki, dengesizlik, aksaklık yoktur. Öyleyse insân önce kendi yedi katmanlı semâsına bakmalı, mânevî seyrinin, mi‘râcî yolculuğunun merdivenlerini/basamaklarını tek tek aşarak aslî hakîkatine ulaşmalıdır. Bu noktadan baktığımızda semâmızın katmanlarını birkaç şekilde yorumlamamız mümkündür. İlk yoruma göre, biz “duyular” denilen yedi pencereden kalbimize inip-çıkan rûh ve basîret nûrunun kuvvet ve zayıflığına göre hakîkatlerden haberdar oluruz ve ona göre îman ve irâde gayretiyle hedefimize/gayemize yürürüz. Bu yedi pencerenin beş tanesi görünen âlemdeki olaylara bakan beş duyumuz, altıncısı onlarla elde ettiğimiz bilgilerle daha ileriye bakan aklımız, yedincisi ise bunların üzerinde güç aldığımız ilhâm/vahy penceresidir. Bu basamakların sonu “sidre-i müntehâ”da noktalanmaktadır. Bundan ötesindeyse/üstündeyse Allāh’ın Rahmân tecellîsi vardır. Her insâna bu yedi idrâk, kabiliyeti ve yeteneği ölçüsünde açılır. Bu ise Allāh’ın adâletinin tecellîsi olup, bu adâlette hiçbir kusur/eksiklik yoktur: “O, bütün [varlık] derecelerinin en yücesi olarak kudret tahtına kurulmuştur. O, Kendi irâdesiyle kullarından dilediğine vahiy indirir ki [bütün insânları] O’na kavuşacakları Gün[ün gelip çatacağı] konusunda uyarsın.[14]

İkinci yorum olarak bu yedi katmana/tabakaya nefsin mertebeleri açısından da yaklaşabiliriz. Bunlar, Nefs-i Emmâre’den başlayan ve Nefs-i Kâmile’de son bulan mertebelerdir; ki sırasıyla Nefs-i Emmâre, Nefs-i Levvâme, Nefs-i Mülhime, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Râziyye, Nefs-i Marziyye ve Nefs-i Kâmile olarak anılırlar. Bu her mertebenin de bir peygamber tavrı olduğu söylenmiştir. Bunlar da Tavr-ı Âdemiyye, Tavr-ı Nûhiyye, Tavr-ı Yahyaviyye, Tavr-ı İdrîsiyye, Tavr-ı Îseviyye, Tavr-ı Mûseviyye ve Tavr-ı İbrâhîmiyye’dir. Bazı kitaplarda bu tavırlar “her semâya bir nebî yerleştirilmiştir” cümlesiyle anlatılmıştır.

Üçüncü yorum olarak bu semâ katmanlarını “Tevhîd Mertebeleri” olarak da verebiliriz. Bu mertebeler Cenâb-ı Hakk’ın varlıkla/insânla olan ilişkisinin nasıllığını ve hilkatinin sırrını bize öğreten idrâk basamaklarıdır. Bunlar; Tevhîd-i Ef’âl, Tevhîd-i Sıfat, Tevhîd-i Zât, Cem, Hazretü’l-Cem, Cem’u’l-Cem ve Makām-ı Ahadiyyet’tir. Bunlara Fenâ ve Bekā mertebeleri de denir.

Şüphesiz bütün bu yorumlar, irfânî bir neşeden/yaklaşımdan başka bir şey değildir. Burada önemli olan hangi yoldan gidilirse gidilsin insânın kendi içine dönmesi ve yaratılışındaki bu kusursuz katmanların uyumunu müşâhede ederek hakîkate yol almasıdır. Bu adımı atanlar önce kuşkuyla baksalar da sonunda kemâlin hayreti ve haşyeti onları kendine döndürecek ve mülkün sâhibi ile buluşturacaktır.

NECMETTİN ŞAHİNLER 

MİRATHABER.COM  -YOUTUBE- 

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ 

 

[1] Mülk/3: “Ellezî haleka seb’a semâvâtin tıbâkan/mâ terâ fî halkı’r-rahmâni min tefâvütin/ferci’ı’l-basara hel terâ min fütûrin.

[2] Semâ, Kur’ân’da tekil olarak 120, çoğul olarak da 189 yerde geçmektedir.

[3] Örnek olarak, semâdan yağmurun yağdırılmasından, azâbın semâdan indirilmesinden bahsedilirken.

[4] Örnek olarak, semâların yaratılışından, onların ve içindekilerin mülkiyetinin Allāh’a ait olduğundan, Allāh’ın semâların Rabb’i oluşundan bahsederken.

[5] Kamer/49.

[6] Mülk/4: “Sümmerciı’l-basara kerrateyni yenkalib ileyke’l-basaru hâsien ve hüve hasîrun.

[7] Ne yazık ki İslâm Dünyâsı 8-13. yüzyıllar arasında astronomiyle olan yakın ilgi ve katkısını bundan sonraki yüzyıllarda sürdürememiştir. Semâvâta bakmak sadece günlük ibâdetlerin ve özel günlerin zamanlarını tespit etmekle sınırlı kalmıştır. Şüphesiz bu geri kalışın zâhirî ve bâtınî nedenleri çok ciddî bir şekilde incelenmelidir.

[8] Kalem/4.

[9] Enbiyâ/107.

[10] Hayat, ilim, irâde, kudret, semi‘, basar, kelâm.

[11] “Beni gören gerçekten Hakk’ı görmüştür.”

[12] Bakara/22.

[13] Mesnevî, III-IV, 94, Şefik Can çevirisi.

[14] Mü’min/15.

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar
  1. elif özyelkenci dedi ki:

    Bu yazıda çok katmanlı , güzel ..