
Bu hafta milyonlarca çocuk karne aldı. Okullar kapandı, yaz tatili başladı. Şimdi pek çok evde benzer telaşlar yaşanıyor.
“Hangi yaz kursuna gönderelim?”
“Hangi etkinliğe yazdıralım?”
“Tabletin başında bütün yaz oturmasın.”
“Boş kalmasın.”
Bu kaygıları yersiz bulmuyorum. Elbette her anne baba çocuğunun yaz tatilini verimli geçirmesini ister. Ancak her yıl aynı soruları sorarken, başka bir soruyu sormayı unutuyor olabilir miyiz? Çocuğumuz bu yaz hayata ne kadar karışacak?
Bugün çocuklarımızın en büyük eksiği bir kursa daha gitmemeleri, bir enstrüman çalamamaları ya da yabancı dili biraz daha geç öğrenmeleri değil. Bence asıl eksik, günlük hayatın içinde yeterince yer almamaları.
Birçok çocuk yaşına göre oldukça başarılı. Sınavlara hazırlanıyor, teknolojiyi iyi kullanıyor, yabancı dil öğreniyor. Fakat aynı çocuk tek başına pazara gitmekten çekinebiliyor, sofraya katkı sunmuyor, misafir ağırlamıyor, dedesinin bir işini takip etmiyor. Çünkü bunlar artık çocukluğun doğal parçaları olmaktan çıkmış durumda.
Biz çocuklarımızı korumaya çalışırken onları hayatın dışında büyütmeye başladık.
Yorulmasınlar diye iş vermedik.
Hata yapmasınlar diye sorumluluk vermedik.
Üzülmesin diye mücadele ettirmedik. Sonra da en küçük zorluk karşısında neden zorlandıklarını konuşuyoruz. Oysa hayat, sorumluluk alındıkça öğrenilir. Bu yaz çocuklarımızı bir kursa daha göndermeden önce onlara hayatın içinde küçük ama gerçek sorumluluklar vermeyi düşünelim.
Markete gitsinler.
Pazardan alışveriş yapsınlar.
Bir yemeği baştan sona hazırlamayı öğrensinler.
Bir büyüğünü doktora götürsünler.
Bir komşunun kapısını çalıp ikramda bulunabilsinler.
Çünkü hayat, yalnızca okul sıralarında öğrenilmiyor.
İngilizce öğrenen çocuğumuz, ülkemizi gezmeye gelen bir turistle iki cümle konuşabilecek cesareti de kazanmalı.
Tarih dersinde ecdadını öğrenen çocuğumuz, yaşadığı şehrin sokaklarında da onun izlerini sürebilmeli. Yaz tatili denildiğinde aklımıza sadece oteller ve tatil köyleri değil; bir cami avlusu, bir türbe ziyareti, bir müze, bir vakıf eseri, bir mahalle pazarı da gelmeli. Çocuklar bir tatil gününde araba yıkamalı, ev temizliği yapabilmeli.
Aslında bu, bizim medeniyetimizin eğitim anlayışıdır. Bilgi kadar emek, söz kadar örneklik de eğitimin ayrılmaz bir parçasıdır.
Peygamber Efendimiz’in hayatına baktığımızda da bunu görürüz. Kendisine hizmet etmek için can atan onlarca sahabesi olmasına rağmen Medine’de yapılan işlerde bizzat çalıştı; omzunda taş taşıdı, hendek kazdı. Çünkü hayatı öğretmenin en etkili yolu, onu birlikte yaşamaktı.
Biz de çocuklarımızı hayata hazırlarken aynı anlayışı yeniden hatırlamaya muhtacız.
Bence bu yaz çocuklarımız biraz daha az test çözsün.
Ama bir sofrayı kurmayı öğrensin.
Bir büyüğünün yükünü hafifletebilsin.
Bir yabancıyla konuşacak cesareti bulabilsin.
Cemaatle namaz kılsın. Hayatın içine karışsın.
Çünkü gelecek dediğimiz şey, aslında hayatın ta kendisidir.
Çocuklarımızı geleceğe hazırlamak istiyorsak, onları yalnızca kurslarla değil; hayatın kendisiyle de buluşturmalıyız.