islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
44,6555
EURO
52,4124
ALTIN
6.844,24
BIST
14.073,79
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Hafif Yağmurlu
10°C
İstanbul
10°C
Hafif Yağmurlu
Cumartesi Az Bulutlu
13°C
Pazar Parçalı Bulutlu
14°C
Pazartesi Az Bulutlu
16°C
Salı Az Bulutlu
17°C

MARİFET ÜZRE AYDINLANMAK

MARİFET ÜZRE AYDINLANMAK
16/02/2026 12:32
A+
A-

MARİFET ÜZRE AYDINLANMAK

Bilindiği üzere tasavvuf ehlinin literatüründe “Bilinmeyen gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim, bilineyim diye halkı (kâinat) yarattım.” (Aclûnî, Keşfu’l hafa, II, 132)” şeklinde yer alan bir rivayet var. Bu rivayet marifetullah ve genel akaid umdeleri açısından kritik edilmeyi hak eder. Muhaddislerin sıkça kullandığı senet kritiği bakımından bu rivayet sahih kabul edilmemiş, sufilerin görüşlerine mesnet aramak üzere kullandıkları bir söz kabul edilmiştir. İbn Haldun’a göre, bu söz felsefi tasavvufun kurucu ismi Muhyiddin ibn Arabi’nin görüşlerini temellendirdiği önermesidir; İbn Teymiye’ye göre, bu söz bırakın sahih olmayı, zayıf hadis bile değildir.

Söz, hadis olmamakla beraber metin-muhteva açısından bazı yorumlara açık veya müsait olduğu söylenebilir. Şöyle ki, şanı yüce Allah “Fa’alun lima yuriyd (O her dilediğini mutlak manada yapabilendir).” (85/Buruc, 16) Teorik olarak Allah böyle bir istekte veya muhabbette bulunabilir. Ancak izaha muhtaç istifhamlar var:

  • Bu bir faraziyedir. Bu faraziyeyi teyit edecek bir ayet ve sahih hadis yoktur. Nitekim Acluni, rivayeti mevzuat kategorisinde ele almaktadır.
  • Bu sözden hareketle, şu soruya tatminkâr bir cevap bulmak güçtür: Allah’ın bir başkası tarafından –ki söz konusu ‘başkası veya başkaları’ O’nun yaratıklarıdır- bilinmeye ihtiyacı mı var? Bilinmeyi dilemişse veya sevmişse, sonradan halk edeceği yaratıklar tarafından bilinmeyi veya sevilmeyi hedeflemiştir ki, bu pek anlamlı görünmüyor. Yaratıklarından insan türünün çoğu (ekseriyet) varlığını kabul ve te’yid etse de, O’nu tanımıyor, bilmiyor ve derin bir cehalet içinde sevmiyor da! Bizzat kendisi insanların çoğunun bilmeyeceklerini, iman etmeyeceklerini, şükretmeyeceklerini söylüyor. Öyle ise, emaneti üstlenip ahdinde durmayacak milyarlarca insanı yaratmasının anlamı nedir?
  • Hakikat-i halde insan (ilimle değil, ma’rifetle) Allah’ı bilebilir, bilmeli de! Bu insanın kendi mutluluğu ve kurtuluşu için aslî, olmazsa olmaz bilinç halinin gerektirdiği görevidir. Ama bu, Allah tanınmaya ihtiyacı olduğu için değil,  insanın buna zarurî varoluşsal ihtiyacı olduğu için öyledir. Şu halde ihtiyaç insanla ilgili olup Allah’la ilgili değildir; O el Ganidir/müstağnidir, es Samed’tir; hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değildir. O’na ihtiyaç atfetmek, noksanlık izafe etmekle aynı şeydir.

Kendini bilmek (marifetunnefs) gereklidir ama Allah’ı bilmek (Marifetullah) için yetmez. Bu marifeti, Marifetulhalkla besleyip desteklemek, temellendirip teyid etmek iktiza eder. Bu da yetmez. Nitekim nice sahasında uzman bilim insanı tabiatçı veya psikolog var ki, inanamıyor; Allah’ın mahlukatı üzerinde çalışıp duruyor.

Kâmil marifet için dört tür entelektüel-manevi yolculuk (süluk) gerekir:

  • İçten dışa, merkezden çevreye (enfustan afaka)
  • Dıştan içe, çevreden merkeze (afaktan enfusa) marifetunnefs
  • Veya şağıdan yukarıya manifetulhalk
  • Yukarıdan aşağıya Bir’den çokluğa marifetullah

Mârifetunnefs ve marifetulhalk ile insan “kevn-i cami” kainatın arketipi isimleri kendinde toplamış olduğunu idrak etme mertebesine erişebilir. Mücerret idrak yetmez, idrakın kişiye isimlere mazhar olmayı zaruri kılar. Marifetullah ile insan Allah’ın “İsm-i câmi’” yani bütün varlık aleminin yaratıcısı, müdebbiri, Rabbi, İlahı ve Malikî olduğunu anlayabilme başarısına erişir. Sıradan insanların böyle bir istifhamı ve zihni gündemi olmadığından bu yolculuğun talipleri hikmet ehli kimselerdir, bunlar dahi eşit halde aynı mertebelere ulaşamazlar. Zira a. Her insanın cehdi ve potansiyeli (vusatî) eşit değildir, belki bu başarı en yüksek derecedeki bilgi ve hikmet sahibi Peygamberler için düşünülebilir. Peygamberler seçilmiş ve Ruhu’l kudüs tarafından desteklendiklerinden diğer insanların bilgisi, toplamda yine de izafî, sınırlı ve azdır. Yüce Allah meyveleri birbirlerini tafdil ile ayırdığı gibi (Ra’d, 4), peygamberleri de tafdil ile ayırmıştır (Bakara, 253), ama biz onları birbirinden ayırmayız, hepsine Nübuvvet umdesi icabı Allah’ın şerefli elçileri kabul ederiz.

Allah’ı bilmek Zatı’nı bilmek değil isim, sıfat ve fiillerini bilmektir. Sadrettin Konevi’ye göre, bu ma’rifet müdevven ilimdir, Allah’ı bilmek değildir, O’nun hakkında müracaat edeceğimiz bilginin/ilmin adıdır. Meşşailerde bunun karşılığı “metafizik” iken, Konevî buna ilm-i tahkik der. İlim konusu, ilkesi ve meselesi olur. Buna göre marifetullah Tanrı’nın varlığı ve alemle ilişkisidir.

İbn Sina bunu kuşkuyla karşılar, ona göre her şey Tek Varlık’ın çeşitli mertebelerdeki tecelli ve zuhurundan başka şey değildir. Duyular alemi, makuller, ruhsal varlıklar, melekler, felekler. Bu çerçevede Yeni Platoncular Bir, tümüyle aşkındır. Selbi hükümle Bir’i olumsuzlayarak anlayabileceğimizi düşünürler Akıl ancak Tanrı hakkında salt olumsuzlama olarak verebilir. Ama bir şey tamamen aşkınsa, yok demektir. O şey hakkında olumlu şeyler de söylenebilmeli. İbn Arabi, aklın başarısız kaldığı bu yönü vahiyle tamamlar. Teşbih, Tanrı-âlemin ayniyetini değil, ilişkisini, O’nun tesirini bize verir.

Tanrı ilham yoluyla da bize varlığını hissettirir, bildirir. Tanrı aşkın/müteal olduğu kadar içkindir, isimleriyle öyledir. Tenzih ve teşbih anında denge olmalıdır. Belli başlı filozofların hiç göz ardı etmediği gibi ana konu Tanrı’dır; temel sorun da: a. Tanrı varlık/alem, b. Alem-insan ve c. Tanrı-insan ilişkisidir. Tanrı hakkında bizi bilgi/malumat sahibi kılmaya aday isimler, sıfatlar ve fiillerle haşir neşir olmaktan başka yol yoksa, bunların fonksiyonel rol ve değerlerini iyi bilmek icap eder ki, bu çerçevede üç önemli önerme ortaya çıkar:

  1. İsimler sabit hakikatlerdir. (A’yan-ı Sabite)
  2. İsimler mümkün varlıkların varlık ilkeleridir.
  3. Her varlık bir veya birkaç isme dayanır.

Bizi bilinenden bilinmeyene götürecek düşünce araçları, muhakeme ve çıkarımlar, nazara konu olan düzen/yasa (ahenk-zıtlıklar), gaye ile mebde’ ve mead bununla ilgilidir, ancak vahyin ışığında zann-ı galib bilgiye, haber ve perspektife sahip olabiliriz, başka da güvenilir yolu bulunmamaktadır. İman bu sayede hasıl olur, zira iman hakikatinden emin olduğumuz sahih bilgidir, bu bilgi/iman bize ontolojik emniyet sağlar.

Vahyin ışığında Tanrı, isimler, varlık ve aradaki irtibatlara dair bilgileri referans almayacak olursak, sahip olacağımız bilinç, sahih bilgi (ilm) ve bilgelikten (hikmet) yoksun olacağından bütün gayretlerimiz boşuna çıkacak, bizler de boşa düşmüş olacağız. Özellikle batı Aydınlanma felsefesi filozofları ile modern dünyanın insanı işte böyle durumdadır. Bu açıdan Müslüman aydınlanması vahyi karartıp kendi başına yola çıkan akıl değil, vahyin ışığında/aydınlığında üç marifet üzere yol alan aklın akletmesi cehdi ve mücahedesidir.

Ali Bulaç

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.