
MARİFET ÜZRE AYDINLANMAK
Bilindiği üzere tasavvuf ehlinin literatüründe “Bilinmeyen gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim, bilineyim diye halkı (kâinat) yarattım.” (Aclûnî, Keşfu’l hafa, II, 132)” şeklinde yer alan bir rivayet var. Bu rivayet marifetullah ve genel akaid umdeleri açısından kritik edilmeyi hak eder. Muhaddislerin sıkça kullandığı senet kritiği bakımından bu rivayet sahih kabul edilmemiş, sufilerin görüşlerine mesnet aramak üzere kullandıkları bir söz kabul edilmiştir. İbn Haldun’a göre, bu söz felsefi tasavvufun kurucu ismi Muhyiddin ibn Arabi’nin görüşlerini temellendirdiği önermesidir; İbn Teymiye’ye göre, bu söz bırakın sahih olmayı, zayıf hadis bile değildir.
Söz, hadis olmamakla beraber metin-muhteva açısından bazı yorumlara açık veya müsait olduğu söylenebilir. Şöyle ki, şanı yüce Allah “Fa’alun lima yuriyd (O her dilediğini mutlak manada yapabilendir).” (85/Buruc, 16) Teorik olarak Allah böyle bir istekte veya muhabbette bulunabilir. Ancak izaha muhtaç istifhamlar var:
Kendini bilmek (marifetunnefs) gereklidir ama Allah’ı bilmek (Marifetullah) için yetmez. Bu marifeti, Marifetulhalkla besleyip desteklemek, temellendirip teyid etmek iktiza eder. Bu da yetmez. Nitekim nice sahasında uzman bilim insanı tabiatçı veya psikolog var ki, inanamıyor; Allah’ın mahlukatı üzerinde çalışıp duruyor.
Kâmil marifet için dört tür entelektüel-manevi yolculuk (süluk) gerekir:
Mârifetunnefs ve marifetulhalk ile insan “kevn-i cami” kainatın arketipi isimleri kendinde toplamış olduğunu idrak etme mertebesine erişebilir. Mücerret idrak yetmez, idrakın kişiye isimlere mazhar olmayı zaruri kılar. Marifetullah ile insan Allah’ın “İsm-i câmi’” yani bütün varlık aleminin yaratıcısı, müdebbiri, Rabbi, İlahı ve Malikî olduğunu anlayabilme başarısına erişir. Sıradan insanların böyle bir istifhamı ve zihni gündemi olmadığından bu yolculuğun talipleri hikmet ehli kimselerdir, bunlar dahi eşit halde aynı mertebelere ulaşamazlar. Zira a. Her insanın cehdi ve potansiyeli (vusatî) eşit değildir, belki bu başarı en yüksek derecedeki bilgi ve hikmet sahibi Peygamberler için düşünülebilir. Peygamberler seçilmiş ve Ruhu’l kudüs tarafından desteklendiklerinden diğer insanların bilgisi, toplamda yine de izafî, sınırlı ve azdır. Yüce Allah meyveleri birbirlerini tafdil ile ayırdığı gibi (Ra’d, 4), peygamberleri de tafdil ile ayırmıştır (Bakara, 253), ama biz onları birbirinden ayırmayız, hepsine Nübuvvet umdesi icabı Allah’ın şerefli elçileri kabul ederiz.
Allah’ı bilmek Zatı’nı bilmek değil isim, sıfat ve fiillerini bilmektir. Sadrettin Konevi’ye göre, bu ma’rifet müdevven ilimdir, Allah’ı bilmek değildir, O’nun hakkında müracaat edeceğimiz bilginin/ilmin adıdır. Meşşailerde bunun karşılığı “metafizik” iken, Konevî buna ilm-i tahkik der. İlim konusu, ilkesi ve meselesi olur. Buna göre marifetullah Tanrı’nın varlığı ve alemle ilişkisidir.
İbn Sina bunu kuşkuyla karşılar, ona göre her şey Tek Varlık’ın çeşitli mertebelerdeki tecelli ve zuhurundan başka şey değildir. Duyular alemi, makuller, ruhsal varlıklar, melekler, felekler. Bu çerçevede Yeni Platoncular Bir, tümüyle aşkındır. Selbi hükümle Bir’i olumsuzlayarak anlayabileceğimizi düşünürler Akıl ancak Tanrı hakkında salt olumsuzlama olarak verebilir. Ama bir şey tamamen aşkınsa, yok demektir. O şey hakkında olumlu şeyler de söylenebilmeli. İbn Arabi, aklın başarısız kaldığı bu yönü vahiyle tamamlar. Teşbih, Tanrı-âlemin ayniyetini değil, ilişkisini, O’nun tesirini bize verir.
Tanrı ilham yoluyla da bize varlığını hissettirir, bildirir. Tanrı aşkın/müteal olduğu kadar içkindir, isimleriyle öyledir. Tenzih ve teşbih anında denge olmalıdır. Belli başlı filozofların hiç göz ardı etmediği gibi ana konu Tanrı’dır; temel sorun da: a. Tanrı varlık/alem, b. Alem-insan ve c. Tanrı-insan ilişkisidir. Tanrı hakkında bizi bilgi/malumat sahibi kılmaya aday isimler, sıfatlar ve fiillerle haşir neşir olmaktan başka yol yoksa, bunların fonksiyonel rol ve değerlerini iyi bilmek icap eder ki, bu çerçevede üç önemli önerme ortaya çıkar:
Bizi bilinenden bilinmeyene götürecek düşünce araçları, muhakeme ve çıkarımlar, nazara konu olan düzen/yasa (ahenk-zıtlıklar), gaye ile mebde’ ve mead bununla ilgilidir, ancak vahyin ışığında zann-ı galib bilgiye, haber ve perspektife sahip olabiliriz, başka da güvenilir yolu bulunmamaktadır. İman bu sayede hasıl olur, zira iman hakikatinden emin olduğumuz sahih bilgidir, bu bilgi/iman bize ontolojik emniyet sağlar.
Vahyin ışığında Tanrı, isimler, varlık ve aradaki irtibatlara dair bilgileri referans almayacak olursak, sahip olacağımız bilinç, sahih bilgi (ilm) ve bilgelikten (hikmet) yoksun olacağından bütün gayretlerimiz boşuna çıkacak, bizler de boşa düşmüş olacağız. Özellikle batı Aydınlanma felsefesi filozofları ile modern dünyanın insanı işte böyle durumdadır. Bu açıdan Müslüman aydınlanması vahyi karartıp kendi başına yola çıkan akıl değil, vahyin ışığında/aydınlığında üç marifet üzere yol alan aklın akletmesi cehdi ve mücahedesidir.
Ali Bulaç
Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.
Mirat Haber – YouTube
Sayın Ali Bulaç Bey…Avluni merhumun Keşfu’l hafa, II, 132 sında yer alan “Bilinmeyen gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim, bilineyim diye halkı (kâinat) yarattım.” şeklinde yer alan rivayet, üzerinde mutasavvıfların önemle duruduğu ve hemen hepsi tarafından da benimsendiği bilinmektedir. Bu rivayetin özellikle merhum Ahmed Davudoğlu Hocamızın “Dini Tamir davasında Din Tahripçileri” adlı kitabının birinci sırasın “DİN TAHRİPÇİSİ” oarak yer alan İbn-i Teymiyye adlı asla Tasavvuf ve TARİKAT tanımayan ucube kişi tarafından “uydurma” sayılması yok hükmündedir diyorum. Çünkü, İbn-i Teymiyyenin iman yönünden kendisini kurtarıp-kurtaramdığı dahi tartışmalıdır. Bu bilgilendirmeden sonra Aclunî merhumun Keşfu’ Hafa kitabundaki bütün hadislerin sizin dediğiniz gibi “mevzuat” olmadığı ve hadisler hakıkında nasıl bir düşünce içinde olduğu ve kitabında bunalr hakkında şu bilgileri verdiği Diyanet İslâm Ansiklopedisinde açıklanmıştıe. O metin aynen şöyledir.
“”””Rivayetlerin alfabetik olarak düzenlendiği kitapta kısa metinlerin tamamı, uzun olanların ilk cümlesi kaydedilmiş, ardından bunların değerlendirilmesine geçilerek önce rivayetin bulunduğu kaynak, hangi sahâbî tarafından hangi lafızla rivayet edildiği gösterilmiş, hadisin merfû, mevkuf veya maktû, isnadının sahih, hasen, zayıf, mürsel ya da muttasıl olduğu belirtilmiştir. Uzun da olsa hadislerin tamamı nakledilmiş, hadis niteliği taşımayan sözlerin kime ait olduğu biliniyorsa bu husus bildirilmiş, rivayetin anlamı ve garîb kelimeleri açıklanmış, fıkhî hadislerde bazan mezheplerin görüşleri de zikredilmiştir. Aclûnî rivayetleri değerlendirirken çoğunlukla önceki âlimlerin görüşlerinden faydalanmıştır. Bazan bunları tashih etmişse de kendi yorumları fazla bir hacim tutmamaktadır.”””” Ayrıca,buı rivayeti Tasvvuf Erbabı KENZ-i MAHFÎ şeklinde bir tabirle ele almış ve D.İ.S.’ da geçen şekliyle şu şekilde beyân ve tavzih edilmiştir.
“””””Hakk’ın zâtının mutlak bilinmezliğini ifade eden bir tasavvuf terimi.””””
Müellif: İBRAHİM HAKKI AYDIN
Sözlükte “gizli hazine, saklı define” anlamına gelen kenz-i mahfî terkibini Muhyiddin İbnü’l-Arabî “her tür izâfet ve nisbetlerden mücerred kadîm ve ezelî olan Hakk’ın zâtı”, Abdürrezzâk el-Kâşânî ise, “Gaybde saklı bulunan ahadiyyet hüviyeti olup gizli olanların en gizlisidir” şeklinde tanımlamıştır. Burada mutlak anlamda gizli (gayb, sır) olan hüviyete ve zâta kenz-i mahfî denilmesi onun hiçbir zaman bilinemeyeceğini ifade etmek içindir.
Kenz-i mahfî tabiri hadis olarak da rivayet edilen, “Bilinmeyen gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bilineyim diye halkı (kâinat) yarattım” (Aclûnî, II, 132) ifadesinden alınmıştır. Burada geçen “istedim” (ahbebtü) muhabbet, “bilinmek” (u‘refü) mârifet kökünden geldiği için mutasavvıflar kâinatın yaratılışını muhabbet ve mârifetle açıklamışlardır (İbnü’l-Arabî, s. 203). Buna göre Hak’tan başka hiçbir şeyin bulunmadığı zamanda Hak bilinmeyi istemiş, böylece ilk olarak sevgiyle tecelli etmiştir (taayyün-i hubbî). Bu sevginin amacı ise bilinmektir (mârifet). Âlemi yaratınca artık O mâruf (bilinen ve tanınan) olmuştur. Fakat bu bilinme sıfat ve isimlerinin zuhur etmesi şeklindedir ve O sadece bu yönden bilinir hale gelmiş, mutlak gayb olan hüviyeti ve zâtı itibariyle yine gizli bir hazine olarak kalmıştır. Allah, kâinat var olmadan evvel ne kadar gizli ise var olduktan sonra da o kadar gizlidir. Bu sebeple mutasavvıflar hadiste geçen, “Gizli bir hazine idim” ifadesini, “Gizli bir hazineyim” şeklinde anlamak gerektiğini, buradaki “idim” kelimesinin zamanı ifade etmediğini önemle belirtmişlerdir. Bu söz, Hakk’ın isim ve sıfatlarıyla ezelden beri zuhur ve tecelli ettiği, böylece zâtı itibariyle bilinemezken zuhur ve tecellileriyle bilinmekte olduğu, yani bilinirliğinin zât mertebesinde değil isim ve sıfat mertebesinde olduğu anlamına gelir.
İlâhî zâtın sonsuz tecellilerin kaynağı olduğu halde kendisinde herhangi bir eksilmenin söz konusu olmaması O’nun bitmez tükenmez bir hazineye benzetilmesine sebep olmuştur. Mutasavvıfların âlemin yaratılışını ve varlığını muhabbet ve mârifetle açıklamaları da buna dayanır. Âlem muhabbetle var olmuş, ahadın zâtî sevgisinden vücuda gelmiştir. Muhyiddin İbnü’l-Arabî, “Benim dinim muhabbet dinidir” derken bu zâtî sevgiye işaret etmiştir (el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 302, 480).
Hazine benzetmesini ilk defa kullanan sûfînin Amr b. Osman el-Mekkî (ö. 291/904) olduğu kaydedilmektedir. Attâr, Amr b. Osman el-Mekkî’nin elinde Gencnâme (Kitâbü’l-Kenz) adlı bir eser bulunduğunu, âlemin ve Âdem’in yaratılışıyla ilgili birtakım sırlar ihtiva eden bu eseri özenle koruduğunu belirtir ve Hallâc-ı Mansûr’un bu eseri çaldığı şeklindeki bir rivayeti nakleder (Teẕkiretü’l-evliyâʾ, II, 37, 38). Daha sonra Hallâc da Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn’de gizli, hatta tılsımlı hazine (genc-i mutalsam, kenz-i mutalsam) benzetmesini kullanmıştır.
Attâr’ın ifadesiyle, “Hak hazine, bütün kâinat tılsımdır” (Câmî, s. 600). Bütün tecellilerde ve bunların güzelliğinde bir büyü, bir çekicilik vardır. Tılsımlı olan bu tecelliler Hakk’ın zâtını örtmekte ve onun bilinmesine engel olmaktadır. Nitekim yeri bilinmesin diye toprağa gömülen hazineye de tılsım yapılır. Abdülganî en-Nablusî, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin hakîkat-i Muhammediyye anlamında kullandığı “tılsımlı gizli hazine” (el-kenzü’l-mutalsemü’l-mahzûn) ifadesini yorumlarken tılsımın “gözetlemek ve korumak” anlamına geldiğini, imkân perdesiyle örtülü olan ilâhî hazinenin şeriat ve hakikatle korunduğunu belirtir (el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 984).
İbn Haldûn “Gizli bir hazine idim” ifadesinin İbnü’l-Arabî ve İbnü’l-Fârız gibi tecellî görüşünden hareket edenler tarafından âlemin yaratılışını açıklamada hareket noktası olarak alındığını ve bu düşüncenin bir tür felsefî yoruma benzediğini söyler (Şifâʾü’s-sâʾil, s. 59). İbnü’l-Arabî’den önceki tasavvuf kaynaklarında da rastlanan bu söz (Herevî, s. 639, 645) İbnü’l-Arabî’den sonra tasavvuf edebiyatında sık sık kullanılmış, sûfî müellifler âlemin yaratılışını açıklamak istedikleri zaman mutlaka bu ifadeye atıfta bulunma ihtiyacını duymuşlardır.
İbn Teymiyye’ye göre kenz-i mahfî hadisi olarak anılan söz “sahih olmadığı gibi zayıf bir hadis bile değildir, mevzûdur” (Mecmûʿu fetâvâ, XVIII, 122, 376). Ali el-Kārî ise bu sözün hadis olmamakla birlikte taşıdığı mânanın, “İns ve cinni bana ibadet etsin diye yarattım” (ez-Zâriyât 51/56) meâlindeki âyete uygun olduğunu, zira bu âyetteki “ibadet etsinler” ifadesini bazı müfessirlerin “beni tanısınlar” şeklinde yorumladığını söyler. İbnü’l-Arabî’ye göre, “Gizli bir hazine idim” ifadesi nakil açısından sabit değilse de keşfen sahih bir hadistir. Bu görüş bütün mutasavvıflar tarafından benimsenmiştir. Kenz-i mahfî Türk tasavvuf edebiyatında sıkça işlenen bir konudur. Niyâzî-i Mısrî’nin, “Zihî kenz-i hafî k’andan gelir her var olur peydâ” mısraıyla başlayan şiiri çok tanınmıştır.
BİBLİYOGRAFYA
Herevî, Ṭabaḳāt, s. 639, 645.
Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, s. 487, 524.
Ferîdüddin Attâr, Teẕkiretü’l-evliyâʾ, Tahran 1370, II, 37, 38.
İbnü’l-Arabî, Fuṣûṣ (Afîfî), s. 203.
Necmeddîn-i Dâye, Mirṣâdü’l-ʿibâd (nşr. M. Emîn Riyâhî), Tahran 1365, s. 2, 49, 122, 124, 401.
Saîdüddin el-Fergānî, Meşâriḳu’d-derârî (nşr. Seyyid Celâleddin Âştiyânî), Tahran 1357 hş., s. 644.
Azîz Nesefî, el-İnsânü’l-kâmil, Tahran 1403/1983, s. 43, 371.
İbn Teymiyye, Mecmûʿu fetâvâ, XVIII, 122, 376.
Kâşânî, Iṣṭılâḥâtü’ṣ-ṣûfiyye, s. 70.
Alâüddevle-i Simnânî, el-ʿUrve li-ehli’l-ḫalve ve’l-celve, Tahran 1361 hş., s. 9, 79, 394, 459, 545.
İbnü’l-Hatîb, Ravżatü’t-taʿrîf (nşr. Muhammed el-Kettânî), Beyrut 1970, s. 520, 584.
İbn Haldûn, Şifâʾü’s-sâʾil, s. 59.
Muhammed Pârsâ, Şerḥ-i Fuṣûṣü’l-ḥikem (nşr. Celîl-i Nejâd), Tahran 1366 hş., s. 484.
Câmî, Nefeḥât, s. 600.
İsmâil Hakkı Bursevî, Kenz-i Mahfî, İstanbul 1290, s. 2.
Aclûnî, Keşfü’l-ḫafâʾ, II, 132.
Bedîüzzamân Fürûzanfer, Eḥâdîs̱-i Mes̱nevî, Tahran 1347 hş., s. 29.
Ebü’l-Alâ Afîfî, Taʿlîḳātü’l-Fuṣûṣi’l-ḥikem (İbnü’l-Arabî, Fuṣûṣ [Afîfî] içinde), II, 64, 91.
el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 302, 480, 583, 984, 1266.
Ahmet Avni Konuk, Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı – Selçuk Eraydın), İstanbul 1987-91, I, 43, 61; II, 56, 75; IV, 164, 166, 257.
Cevâd Nurbahş, Ferheng-i Nurbaḫş, Tahran 1369 hş., II, 127.
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2022 yılında Ankara’da basılan 25. cildinde, 258-259 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.
NOT: Rivayet hakkındaki mufassal gerçeği bu şekilde arz edip, naklederek konunun daha teferruatlı anlaşılmasına katkıda bulunmak istedim.