
Bizim literatürümüzde “objektif olmak”la kastedilen şeyin yaklaşık karşılığı “adil şahitlik veya adaletli şahitlik”tir. İnsan ön kabulleri, psikolojik güdüleri ve duygusal eğilimleri (paradigma) dolayısıyla bütünüyle objektif/tarafsız olamaz, kim bu iddiada bulunuyorsa, kendini ve başkalarını aldatıyor demektir. Adil olmak, kişinin şahit olduğu olguyu, olayı tahrif etmeden dile getirmesi yetisidir. Adil şahitlik en büyük ahlaki erdemdir.
Meramımı Allah’ın Resulü (s.a.)’nden örnek vererek anlatmaya çalışacağım:
Resulullah (s.a.)’ın özel hayatında sosyal psikolojiyi ilgilendiren iki tutumu söz konusu, ilkine “objektif adalet”, diğerine “subjektif adalet” diyebiliriz. Eşleriyle olan zahiri yani genel ve gündelik ilişkilerinde Hz. Peygamber, olabildiğince adildir; aralarında ayırım yapmaz, kime ne kadar ilgi gösteriyorsa, aynısını diğerlerine de göstermektedir. Biz buna da “objektif adalet” deriz. Ama iş onun psikolojik/iç dünyasına geldiğinde Hz. Peygamber’in Hz. Aişe’ye daha çok yakınlık duyduğu vakıadır, kaynakların satır aralarında ima ettiğine bakılırsa, bundan da pek hoşnut değildir, hatta şöyle niyazda bulunduğu rivayet edilir: “Allah’ım eşlerim arasında adaleti sağlamak için elimden geleni yapıyorum ama kalbime gelince, ona hükmedemiyorum.”
Adalet, insanoğlunun en çetin sınavıdır. Bu meyanda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” (4/Nisa, 135)
Bundan çıkarmamız gereken ilk ders şudur:
İnsan psikolojik olarak birine (eş, anne-baba, çocuklar, yakınlar, dostlar, sosyal grup, cemaat, parti, ülke vs.) yakınlık duyabilir, birini diğerlerinden daha çok sevebilir, bunda bir sakınca yok, fıtri bir eğilimdir ve sevgi o kişide tecelli ettiği için ona mutluluk da verebilir ama bu, diğerlerine adaletsiz davranmasının, sevdiklerini kayırmasının, haksız yere diğerlerinin aleyhinde tutum almasının meşru gerekçesi değildir. Bu kuralı kan ve akrabalık bağının esas alındığı aile, aşiret, kabile ya da şu veya bu asabiyetin rol oynadığı din, mezhep, bölge-ülke, vatan, hemşerilik, ulus/millet, parti, cemaat, örgüt, dernek vb. yapılara da teşmil edebiliriz.
Bu arka plandaki gerçeği göz önünde tutarak medya konusuna gelecek olursak, ben öteden beri medyada tam tarafsızlığın sağlanamayacağı kanaatini taşıyorum. Bu konuyu 2000’li yılların başında gazetede çok tartışmıştık. Amerika’daki tartışmadan hareketle, bazı arkadaşlar “haber ile yorum”un arasını tamamen ayırmak gerektiğini söylüyor, bunu “din ile devlet”i birbirinden ayıran “laik çözüm”e bağlıyorlardı. Buna göre herhangi bir konu, olay veya kişi-kişilerle ilgili haber yapılacağı zaman, şahıs ve kurumların başına herhangi bir sıfat eklenmeyecekti. Çünkü sıfatı ekleyen ya iktidardır veya subjektif kabul ve kanaate sahip olan kimselerdir. Mesela “terörist, radikal/köktendinci, mürteci, mafya babası, bebek katili, hain vs.” sıfatlar kullanılmayacaktı.
“Din-Kilise ayrımını esas alan laiklik” analojisi pek yerine oturmuyordu ama haberde yer alan şahıs ve kuruluşlara bir sıfat eklenmemesi iyiydi. Bu prensip dahilinde yayın yapıldığında, haberler eksiz/sıfatsız verilecek, sıra yoruma gelince, yazarlar köşelerinde diledikleri sıfatlı yorum yapabilecek, tabii ki ağır tahrik, hakaret, kişilik haklarının ihlali gibi bir dil kullanmaya başvurmadan.
Slogan şuydu: Haberde tarafsız, yorumda taraflı veya yorumda serbest!
(NOT: Mirat Haber’in bazı okurları yazıların altına sözüm ona yorum yazarken, o kadar çirkin, kaba, saldırgan, iftiracı sıfatlar kullanıyorlar ki, bu hem büyük hak ihlalidir hem İslami edebe ve ahlaka aykırıdır.)
Ama ben, söz konusu tartışmada başına iyi veya kötü bir sıfat konulmasa da “haber”in kendisinin asla tarafsız/objektif olmayacağını savunuyordum. Sebebini belirteceğim, bundan önce haberlerde içkin olan taraflı tutuma birkaç örnek vereceğim.
Yıllar önce Mısır’ın kuzeyinde küçük bir bölgeyle ilgili bir belgesel izlemiştim. Belgesel National Geographic’e aitti. Birkaç dakika arayla bölgenin dini kimliğine dair iki cümle geçiyordu. İlk cümle şuydu: “Bölge 4. yüzyılda Hıristiyanlığı kabul etti.” Birkaç dakika sonraki cümle şöyleydi: “9. yüzyılda bölge Arap istilasına uğrayıp Müslümanlaştı.”
Dikkatli bir zihin, belgeselin seyircinin bilinçaltına zerk ettiği fikrin, bölge halkının Hıristiyanlığı rıza ila kabul ettiği, Müslümanlığı ise istila sonucu benimsemek zorunda kaldığı hususudur.
Soğuk Savaş döneminde iki tür propaganda söz konusuydu. Biri Sovyetik olan, diğeri Batılı. Sovyetik propaganda kaba idi, mesajı insanın gözünün içine soka soka veriyordu, sert, radikal, yargılayıcı cümleler kullanır, haber veya mesaj sloganlar tarzında aktarılırdı. Batılı propaganda ise rafine idi, mesajı tarafsız gibi görünen dilin içine yedirirdi. Tabii ki Batılı propaganda Sovyetik olandan daha etkili ve tahrip ediciydi.
Genellikle belli ajanslardan haberleri alan gazete ve televizyonlar, neyin propagandasını yaptıklarını bilmezler. Önkabulleri şuna dayanır: Abone olduğumuz ajanslar dünyada saygın kuruluşlardır, objektiftirler, tarafsızdırlar. Oysa durum öyle değildir.
Amerika’nın Irak’ı işgali sırasında bizim kanallarımızda kullanılan propagandadan iki örnek vereceğim:
Kanal 7, tam Amerika, Irak’ı işgal etmeye hazırlanırken akşam haberlerinde, bir Amerikan subayını, bir Saddam’ı gösteriyor, bunu birkaç kez tekrarlıyordu. Amerikalı subay, Florida’da eşi ve küçük çocuğuyla vedalaşıyor. Eşi sarışın, genç, güzel bir kadın, çok üzüntülü, kaygılı, hafifçe ağlıyor, kucağındaki çocuk hiçbir şeyden habersiz babasının yüzünü okşuyor, kulağını çekiyor. Spikerimiz bu sahneyi verirken şu cümleyi kullanıyor:
“Evet sayın seyirciler, şimdi Irak’a gitmek üzere gemiye binmeden önce Amerikalı denizci subayı eşi ve çocuğuyla vedalaşırken seyrediyorsunuz.”
Hemen arkasından elinde kılıç Saddam Hüseyin’i gösteriyor. Saddam, kana susamış, vahşi bir Ortadoğu lideri sıfatıyla, “Gelin, sizi bekliyorum!” diyor ve durmadan kılıcını sallıyor.
Şimdi siz bu haberden ne anlıyorsunuz, daha doğrusu bilincinizin altına zerk edilen mesaj ne?
Son derece mutlu bir Amerikalı asker, Irak’a özgürlük ve demokrasi getirmek için ailesini geride bırakıp Irak cehennemine gidiyor. Belki bu güzel karısına ve tatlı çocuğuna hiç dönemeyecek. Irak’ta ise kanlı bir diktatör, elinde kılıç özgürlüğe, demokrasiye meydan okuyor. Oysa o Amerikalı asker Irak’a kan ve zulüm getirdi, 1 milyon insanı katletti, 60 bin tarihi eseri kaçırdı, petrolünü yağmaladı, yurdunu savunan insanları zindanlara tıktı, sivil yerleşim birimleri üzerine bombalar yağdırdı. Amerika ve müttefikleri 295 bin askerle Irak’ı işgal etti, 70 bin peşmerge de onlara eşlik etti.
Diğer örnek: Yine Irak işgaliyle ilgili.
İşgale karşı Iraklılar yurtlarını savunmaya çalıştılar, savaşanlar esir alınıp Ebu Gureyb zindanına atılıyordu. Tarihin en utanç verici iki hapishanesinden biri Guantanamo -aslında toplama kampı-, diğeri Ebu Gureyb idi. Yine Kanal 7, akşam haberlerinde Batılı gazetecilerin ziyaret ettiği hapishaneyi haber yapıyordu.
Ebu Gureyb’te Iraklıların direnişini kırmak üzere İngiliz ordusundan özel olarak eşcinsel askerler seçilip onur sahibi direnişçilere musallat ediliyor, tecavüze maruz kalan direnişçilerin çırçıplak ve üs tüste yığılmış cesetlerinin fotoğrafları servis ediliyordu.
Haberde gazeteciler hapishaneyi dışarıdan çekerken, direnişçiler küçük pencerelerden onlara el sallıyordu. Kanal 7 spikerin kullandığı cümle şuydu:
“Sayın seyirciler, şimdi son aylarda gündemden düşmeyen Ebu Gureyb cezaevinde gazetecilere el sallayan mahkumları görüyorsunuz.”
Bu haberdeki anahtar terim “mahkumlar” sözcüğüdür. Çünkü cezaevindekiler eğer “mahkum” ise, kanuni bir suç işleyip adil mahkeme tarafından yargılanıp hapse atılan suçlulardır. Oysa hapishanedekiler mahkum değil, ülkelerini savunan mücahitlerdi, fakat haberde mücahitler suç işlemiş mahkumlar olarak yer alıyordu.
Şimdi gelelim sıfatsız haber verilse bile, haberin tarafsız olamayacağı tezime. Şundan:
Bir gazete, televizyon, haber sitesi vs. günde diyelim ki 200 haber geliyor olsun. Yayın yönetmeni bunlardan diyelim ki 20 tanesini seçecek. Soru şu:
Hangi haberleri öne çıkaracak? Hangi haberleri iri harflerle verecek, hangi haberleri geri atacak, hangi haberi eleyecek? Bir seçim yapması lazım. İşte bu seçim, o mevkutenin politik tavrını yansıtır. Ve her mevkutede haberler yayın yönetmeninin seçimine göre sıralanır.
Bu anlatılanlardan neyi kastediyorum?
Son zamanlarda haberlere dikkatli bakın. Gündemde, Amerika ve İsrail’in İran’a saldırıları, Suriye’nin İsrail’in askeri kontrolü altına girmiş olması ve PKK’lılar için çıkarılacak af konuları var.
Eğer bir mevkute kanalı İran’ın derin bir ekonomik kriz içinde olduğunu, Devrim Muhafızlarının savaşı bitirmek istemediklerini, tarihi Sünni Şii ayrılığını gündeme getiriyorsa, kullandığı haber dili sıfatsız olsa bile, amacı İran’ı itibarsızlaştırmak, iki büyük savaşla İsrail’e ve Amerika’ya karşı kazandığı prestiji, ahlaki ve askeri üstünlüğü gözden düşürmektir. Haberlerde satır aralarında gizlenen tema şudur:
Yine, Suriye dramatik biçimde İsrail’in tehdidi altında ise -ki öyledir- ikide bir, Baasçıların/Esed’in zulmünden bahsediliyorsa, bu Suriye politikasını başından beri yanlış çizenlerin yanlışını örtbas etmek içindir. En son (9 Eylül 2026) Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Yönetim Kurulu, devrik Beşşar Esad rejiminin beyan edilmemiş nükleer faaliyetleri nedeniyle 2011’de gündemine aldığı Suriye dosyasını kapattı. Artık Suriye, hiçbir şekilde İsrail’i tehdit edemeyecek.
Slogan şu: “Ama Esed çok zalimdi!”
Ve yine, bu sırada İslami cemaatler itibarsızlaştırılıyor, her melanetin gerisinde cemaatler aranıyor. Medya diliyle kamuoyuna verilmek istenen mesaj şu: “PKK’ya af çıkacak ama tarikatlar ve cemaatler daha tehlikeli, dini istismar ediyorlar. PKK ile mukayese bile edilemezler. 12 Eylül’ün muktedir generali Kenan Evren ne demişti? İrtica, PKK’dan tehlikelidir.”
Denilecek ki, mevkutelerin tamamında bu tür manipülasyon yapanlar kötü niyetli mi? Hayır! Lakin meşhur bir söz var: “Oda ısıtılınca herkes ceketini çıkarır.”
Odayı kim ısıtıyor ki, ceketlerimizi hemen üzerimizden atıyoruz?
Burada esas alınacak ilkeler var:
Haber de yorum da ahlaki sorumluluktur.
Yüreğinize, ferasetinize, duyarlılığınıza, dilinize sağlık.
Her yerde ve her şeyde kutuplaşma olduğu için.. Her konu “biz ve onlar” formatında değerlendirildiği için medyadan objektiflik beklemek ne mümkün.. Kabul edilmese de herkes ya dumûra uğramış, yumruk yemiş boksör gibi abondone olmuş ya da her konuda hakikatten uzaklaşmayı taraftarlık sanmak gafletine düşmüştür. Mesela hangi iktidar yanlısı kişi veya medya kuruluşu ABD -İRAN savaşıyle ilgili İspanya’nın tutumunu alkışlayabilir ki.. Köydeki taraftar bile şuuraltında geliştirdiği refleksle Pedro Sançez’i küçük görmeye veya hiç görmemeye çalışır. Çünkü bu konuda kendilerinin zayıf kaldığının ortaya çıkmasını istemezler. Bu durum aynı zamanda büyük bir ahlâkî sorundur. Bir tarafta kitleler çoluk çocuk hunharca katledilirken, bir tarafta böyle kurnazlıklar yapanlar tiksinilecek derecede ahlaksizdirlar. Ama .. Fakat.. Lâkin diyerek kimse münafikliktan kurtulamaz.