
SELÎM İLE NİTELENEN ÜÇ DİNAMİK DUYGU
Selim nitelemesiyle gelen üç önemli kavram var: Kalb-i selîm, zevk-i selîm ve akl-ı selîm
Bu üç önemli dinamik hem şahsiyetin oluşmasına katkı sağlar, hem de kişiliği korumada birer imkandırlar.
Müslümanların akl-i selîme, sonra kalb-i selîme, bunların şekillendirdiği zevk-i selîme sahip olmaları gerekir.
Önce selîm kalbe geçişin bir basamağı olan ‘kalb-i münîb’i açıklayalım.
Münîb; ‘inâbe’ eden demektir. Bu da sözlükte bir hususta birini diğerinin yerine geçirmek, yerini tutmak, sık sık gidip gelmek, Allah’a rücu’ etmek demektir. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 774)
Kavram olarak; samimi bir şekilde Allah’a yönelmek, günahlardan sonra tövbe etmek, kalbi şüphelerin karanlıklarından nûra çıkarmaktır.
Gafletten zikre, isyandan itaate, hatadan sâlih amele, nankörlükten şükre, yalandan hakikate, Allah’ın razı olmadıklarından razı olduklarına vs. Dönmek…
Kur’an, Allah sevgisinde ve korkusunda samimi, Tevhide aykırı inançlardan uzak, kötü duygulardan, niyetlerden arınmış, Allah’a yönelen kalbe ‘münîb kalp’ diyor.
Onun tercihi Haktır, Haktan yana olan şeylerdir, hakkaniyettir.
Münîb kalbe “Allah’a adanmış” kalp diye anlayabiliriz.
Hayatı anlamlı kılan kalbin yönelişleridir. Kalbin meyli neye ise insanın hayatı, ilgisi, niyeti oraya akmaktadır. Kalbin sürekli bir şeylere meylettiğini hatırlayalım… Çoklarının kalbi dünyalık, maddi şeylere meylederken, münîb kalp sahipleri Allah’a, O’na ait şeylere yönelirler.
Bu yöneliş de tıpkı pusulanın ibresine benzer. Siz pusulayı hangi tarafa çevirirseniz çevirin, onun ibresi her zaman aynı yönü gösterir.
Kalb-i münîb sahibi mü’min de her zaman ve her pozisyonda, iyi veya kötü hâlde, nimette ve musibette, darlıkta ve genişlikte, tek başına ve toplulukta Allah’a yönelir. Hatta işkence altında kalsa bile…
Allah (st) Cennet’i onlara vadetti:
“O (cennet), her tövbe eden, O’nun emrini gözeten için, görmediği hâlde sırf saygıdan dolayı Rahmân’dan korkan ve O’na yönelmiş (adanmış) bir kalp (kalb-i münîb) ile gelen kimseler içindir.” (Kaf 50/31-33)
Allah’a yönelen samimi mü’minler bu tercihleriyle yüreklerini ‘selîm’ yaparlar.
1-Kalb-i selîm (selîm kalp):
Kur’an’ın (vahyin) bir amacı da insanlara selîm kalp kazandırmaktır. Herkesin kalbi vardır ama İslâmın insanlardan istediği kalb-i selîmdir.
Şair Ruhî Bağdadî şöyle demiş:
“Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler
Yevme lâ yenfau da kalb-i selîm isterler .”
Yani “Ey efendi sanma ki senden altın ve gümüş isterler. Hayır ‘yevme lâ yenfau’da (hesap gününde) ancak kalb i selîm isterler.”
Âhirette ‘hesap yerine’ arınmış bir kalp ile (selîm bir kalp ile) gidebilenlere ne mutlu.
Kalb-i selim teslim olmuş, bu teslimimiyetle sahibini selâmete götürebilece bir yürektir. Evham, şüphe (şekk), vesvese, dünyalık korkular, kaygılar, manevi marazlardan azâde…
Şirk, küfür, nifak, ilhad, fesat ve hiyanetten uzak…
Rics yani kir, kin, riya, gaflet ve nisyan, olumsuz şehvet, ve zulmetten, ürpermemekten, kasvetten uzak bir kalb.
“Kalbini yalnızca imana tahsis eden, kalbini selîm, dilini sâdık, nefsini doymuş, ahlâkını düzgün kılan… kişi kurtuluşa erer.” (Ahmed bin Hanbel, 5/147)
Yaratılış gayesini anlamış, selîm/sağlam, tertemiz, arınmış (tezkiye olmuş), teslim olmuş, sağduyulu bir kalp…
Kur’an’da iki âyette “kalb-i selîm-selîm bir kalp” ifadesi geçiyor. (Şuarâ 26/89. Saffat 37/84) Her ikisi de hz. İbrahim’den (as) bahseden bir pasaj içinde yer alıyor.
Hangi bağlamda gelirse gelsin, selîm kalp müslümanın hem kimliğidir, hem de kurtulma sebebidir.
“Şüphesiz İbrahim de onun (Nûh’un) milletinden (onun dininden) idi. Hani o Rabbine kalb-i selîm (arı-duru bir yürek) ile yönelmişti.” (Saffât 37/83-84)
Hz. İbrahim aldığı peygamberlik görevi gereği atalardan gelen şirk dininden ve onun tortularından kalbini temizleyerek, ihlasla, tam bir teslimiyetle Rabbine yönelmişti.
Selîm kalp sıfatı öncelikle hz. İbrahim’in bir sıfatı idi. Kur’an onu bize ‘güzel bir örnek’ olarak sunuyor. (Mümtahıne 60/4)
Selîm kalp ifadesi ikinci olarak hz. İbrahim (as) duasının arasında arınmış yüreğin ne işe yaracağını hem kendine, hem de Kur’an’ın muhataplarına haber vermek üzere geliyor.
“O gün, ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelen hariç…” (Şuarâ 26/83-89)
Bu selîm kalb yukarıda sayılan kalb hastalıklarından uzaktır. Rabbine tam bir teslimiyetle kavuşur.
Mü’minin kalbi, münafıkların kalbi gibi bir o yana bir bu yana yalpa yapmaz. İman o kalbde kökleşmiş, teslimiyet gerçekleşmiştir.
Mü’minler bu kalbi Allah’ı zikirle doyururlar, takva ile diri tutarlar ve sâlih amelle arındırırlar (tezkiye ederler).
2-Zevk-i selîm:
Herkesin zevki vardır ama İslâmın insanlardan istediği zevk-i selîmdir.
Yani, ister eşyada, ister davranışlarda/eylemlerde, ister fikirlerde güzeli çirkinden temyiz edebilme kabiliyeti…
İncelik, nezâket, nezâhet, zerâfet, letâfet, güzellik, iyilik etme, edebî (estetik ve sanat) görüşü olan, ruhu okşayan bir zevk.
Zevk-i selîm; naif, nazik, nezih, sıcak (hamim), iyimser, fazilete düşkün, edebe uygun duyguların toplamı… İnce, duyarlı ve hassas bir zevk…
Zevk-i selîm sahipleri, çirkinlikten, kabalıktan, barbarlıktan, bedevilikten, zulümden, edepsizlikten, zevksizlikten uzaktır.
İslâm aynı zamanda her şeyde güzelliği tavsiye eden bir dindir.
Güzel olan yapmaya ihsan, güzelliği yapanlara da muhsin diyor. Muhsinler, yaptıkları her şeyi güzel, en iyi, en estetik yapmaya çalışırlar. Onlar özellikle davranışlarını ve ibadetlerini, sonra da günlük işlerini güzel yaparlar.
Onlar zevk-i selîm sahibidirler. Yani onlar meşru olan şeylerden, sâlih amellerden, ölümden sonra fayda sağlayacak işlerden tad alırlar. Ebedi sürecek zevkleri isterler.
İnsan bir şeyi üç amaç için yapar: Ya zevk aldığı için, ya çıkarı olduğu için, ya da o şey hayr olduğu için.
Müslüman hayr olan amacı tercih eder. Böylece her üç amacı da gerçekleştirir.
3-Akl-ı selîm:
Herkesin aklı var ama İslâmın insaîînlardan istediği akl-i selîmdir.
Bu da; sâlim (sağlam), doğru, sağduyu, kusursuz işleyen, maksada uygun çalışan bir akıl demektir.
Bu akıl anlayan, idrak eden, muhasebe yapan ve sonunda teslim olan akıldır.
‘Ma’rifet’ ehli kimseler doğru ile yanlışın, güzel ile çirkinin, faydalı ile zararlının farkını anlarlar. Çünkü onlar ‘selîm akıl’ sahibidirler.
Dinin korunmasını istediği beş ana emânetten biri işte bu akıldır.
Bu akıl Vahya dayanarak hakikati anlar, Kur’an’a ve Sünnete muhalefet etmez, iyi muhakeme yapar ve en isabetli kararları verir, rehberdir, kılavuzdur.
Işığını vahiyden alan nûrdur, gözdür, gücünü vahiyden alan bir iradedir.
Vahiyle barışık, ya da vahya dayalı düşünen akıl özgündür ve özgürdür.
Selim akıl; Hakikate, hikmete, insana ve onun maslahatına hizmet eder.
Tersi insan ve toplum için felakettir.
Selîm akıl; kalbin, özellikle selîm kalbin ruhudur, işlevidir. Bir açıdan akleden kalbtir.
Bu akıl aynı zamanda tefekkür, tezekkür, tedebbür, tefekkuh ve teakkul merkezidir.
Burada aklı, Kur’an’da akla verilen önemi, aklın işlevini de hatırlamak gerekir.
Hüseyin Kerim Ece
Yazarımız ‘’Hüseyin Kerim Ece’nin’’ DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA ”Tıklayın”