islami haberortadoğu haberlerimirat analizmirat tv
DOLAR
18,6246
EURO
18,5796
ALTIN
1.029,73
BIST
3.458,03
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
20°C
İstanbul
20°C
Az Bulutlu
Çarşamba Az Bulutlu
20°C
Perşembe Az Bulutlu
20°C
Cuma Hafif Yağmurlu
20°C
Cumartesi Az Bulutlu
21°C

Sermaye-emek bağlamında faiz meselesi I

Sermaye-emek bağlamında faiz meselesi I
07.07.2017
A+
A-

Modern ekonomi literatüründe üretim araçları; sermaye, emek, doğal kaynaklar ve teşebbüs şeklinde tasnif edilmiştir. Bunlardan her biri, diğerinden bağımsız faktörler olarak ele alınmış ve değerlendirilmiştir. Bunların kullanılması karşılığında ödenen bedel ise “ücret, faiz,rant ve kâr”gibi terimlerle ifade edilir. İnsanların iktisadi faaliyetlerinde; hem dünya görüşleri (inançları), hem içinde yaşadıkları cemiyetin etkisini görmek mümkündür. Günümüzdeki çevre kültürü, “Homo Economiscus”(ekonomik insan) denilen, garip bir varlığı ortaya çıkarmıştır. Bu garip varlık, ekonomizm ideolojisini din haline getirmiştir. İslam toplumunda ekonomizm değil, iktisadi faaliyetler söz konusudur.

İktisad ilminin temel kaidelerinin muhkem nasslar ile sabit hale getirildiği malûmdur. İmam Fahrüddin-i Razi: ”İktisadın anlamı; aşırı gitmeksizin, kusurlu davranmaksızın ve eksik yapmaksızın bir işte itidali gözetmek, mutedil olmaktır. Kelimenin aslı, kasdedip doğruya yönelmek manasındaki ‘kasd’dır. Bu böyledir. Çünkü aradığı şeyi bilen kimse hiçbir tarafa sapmadan ve hiç tereddüt göstermeden doğruca ona yönelir. Aradığı şeyin nerede olduğunu bilmeyen kimse ise şaşırmış bir durumdadır. Bazen sağa gider, bazen de sola! İşte bu manâsından dolayı iktisad kelimesi, insanı hedefine götüren amelin ifadesi olmuştur”diyerek, bir parağrafta bir-çok keyfiyeti ifade etmiştir.

Allahû Teâla’nın (cc) indirdiği hükümleri hafife alan, hukuku tahrip eden ve insanların dünyevi ihtiraslarını (hevâlarını) ilâh edinmelerini ön plâna çıkaran ekonomizm ideolojisi, yeryüzünde fesadın kaynağı haline gelmiştir. Kapitalist ideolojiyi/ekonomiyi savunan filozofların “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler”  sloganıyla ifade ettikleri dünya görüşü ile faizli muamemeleleri birbirinden ayırmak kolay değildir. Zira kapitalist anlayışa göre faiz, sermayenin-paranın kirasıdır. Bu tesbitten sonra, sermaye-emek bağlamında faiz meselesine geçebiliriz.

İslâm dini fâizi meşrû kabul etmez

Bütün muteber fıkıh kitaplarında üretim araçları, sermaye/mal ve emek olmak üzere ikili tasnife tabi tutulmuştur. İktisadi anlamda değerin ortaya çıkmasına vesile olan unsur, öncelikle emektir, sermaye değildir. Sermaye kavramıyla ifade edilen unsur; kimi zaman üretim araçlarına, kimi zaman da sikke’ye (paraya) aktarılmış halde bulunan birikmiş emekten ibarettir. Sermaye, ancak emek sahibiyle birlikte olduğu zaman meşrû bir üretim faktörü haline gelir.  Mücerred olarak sermayenin üretim aracı olduğunu savunan ve potansiyel bir nemâ olarak gören kapitalist ekonomi uzmanları, fâizi “paranın kirası”olarak tarif etmişlerdir. Yani sermayenin takdiri nemâ özelliğine haiz olması, menkûlün (paranın) kiraya verilmesi için yeterli sebeb kabul edilmiştir. Hâlbuki kira akdinde; malın aynının muhafaza edilmesi, sadece o maldan faydalanılması esastır. Meselâ: oturmak için mesken (ev) kiralayan bir kimse, o meskeni bozdurup-harcayamaz, sadece faydalanır. Hâlbuki sermaye-para için aynı durum sözkonusu değildir.

Sermayenin-paranın,  potansiyel nemâ özelliğine haiz olduğunu söylemek mümkündür.  Ancak bu özellik, fâizin meşrû olması için belirleyici unsur değildir. İslâm âlimleri; ‘sermayenin takdiri nemâ özelliğine hâiz olduğunu kabul etmelerine rağmen’fâizin haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Bilindiği gibi zekât verilmesi farz olan mallarda aranan şartlardan birisi, malın nâmî (çoğalma-üreme) vasfına haiz olmasıdır. (1)  Nakit para, altın ve gümüş gibi semen özelliği taşıyan mallar (ticâri faaliyette kullanılmasa dahi), nâmi vasfına haiz olduğu için zekâta tâbi tutulmuştur. Mudarebe Akdi’nde sermâye sahibinin (çalışmadan) kârdan pay almaya hak kazanması, sermayenin nâmi olma vasfınının zaruri bir sonucudur.  Bu noktada bir inceliğe işaret edelim. Hem kapitalizmi savunan ekonomi uzmanlarının, hem İslâm âlimlerinin  “Sermayenin potansiyel nemâ vasfına haiz olduğunda” ittifak ettiklerini söylemek mümkündür. Buna rağmen fâizli muameleler konusunda ihtilâf etmişlerdir. Çünkü kapitalizmi savunan iktisad uzmanları; ‘ödünç verilen sermayede bulunan potansiyel nemânın, derhal hakikî nemâya dönüştüğünü’esas almış ve peşin fâizin tahakkuk ettirilmesinin şart olduğunu ileri sürmüşlerdir. İslâm âlimleri ise “potansiyel nemanın neticesinin bilinemeyeceğini ve miktarının tesbitinin mümkün olmadığını” dikkate almış ve fâizin meşrû bir kazanç olmadığını ifade etmişlerdir. Bir teşbihle, bu iki farklı görüşün keyfiyetini îzah etmek mümkündür: Kapitalist teorisyenler “Dişi bir canlının erkeğiyle çiftleşmesinden sonra mutlaka yavrulayacağına”hükmederken, İslâm âlimleri “Bu dişinin yavrulamama, bir değil iki adet yavrulama veya hiç yavrulamadan ölmesi”gibi ihtimallerle karşı karşıya olduğu için, peşin nemâlanma hükmünü kabul etmemişlerdir. Dolayısıyla “İslâm dini fâizi meşrû kabul etmez”derken; sermâyenin potansiyel nema vasfını kabul etmediği değil, bu nemanın miktarının önceden tesbitinin mümkün olmadığı anlaşılmalıdır.

Her Faiz Riba Değil midir?

Son yıllarda, bazı müslüman yazarların “Her ribâ fâizdir. Ancak her fâiz ribâ mıdır?”sualini sormaya başladıkları görülmektedir. Zihinleri meşgul eden bu sualin ‘ribâ ile fâizin aynı olmadığını’ ileri süren ekonomi uzmanları tarafından, asırlar önce sorulduğu sabittir. Ribâ ile fâizi birbirinden ayırmak için ortaya atılan iddianın mâhiyeti şudur: ‘Ribâ, tüketim ödüncünden alınır. Fâiz ise üretim ödüncünün zarûri bir sonucudur.’ Türkiye’de bankaların birbirleriyle yarışa girdikleri, taşıt, konut (mesken-ev) ve özel tüketim kredilerinin üretimle bir ilgisi yoktur. Buna rağmen bankaların, bu keyfiyete hâiz kredilerden fâiz aldıkları malûmdur. Modernizmin (aydınlanma felsefesinin) etkisinde kalan ve zarûret kavramını zanlarına göre te’vil eden bazı ilâhiyatçılar, bankalardan konut kredisinin alınabileceğine (zaruret gerekçesiyle) fetva vermektedirler. Asli ihtiyaç ile zarûret arasındaki farkı dikkate almadıkları ve şahsi kanaatlerine tabii oldukları için, verdikleri fetvanın meşrû bir değeri yoktur.

Negatif fâiz teorisini savunan bazı müslüman yazarlar da ‘Enflasyon oranının altındaki fâiz, artık bir değer ortaya koymamaktadır. Hatta mûdi’nin zarar ettiğini söylemek mümkündür. Dolayısıyla buna fâiz denilemez. Günümüzdeki banka fâizleri, enflasyon oranının altındadır.’ iddiasını gündeme getirmektedirler. Bu iddianın zarûri neticesi şudur: Bankalara para yatıran kimseler, sürekli zarar etmektedirler. Müslüman yazarların, insanları zarara teşvik etmeleri câiz değildir. Kaldı ki, haram kılınan fâiz ile enflasyon musibeti arasında, gizli bir münâsebet vardır. Meseleyi izah edebilmek için, enflasyonun keyfiyeti üzerinde kısaca duralım. Enflasyon kelimesi, lâtince’de “şişkinlik” manâsına gelen “İnflatio” sözcüğünden türetilmiştir. Tedavüldeki para miktarının; üretim seviyesine ve mal arzına oranla, ölçüsüz bir artış göstermesine enflasyon denilir. Enflasyonun en açık belirtisi; paranın satın alma gücünün düşmesi ve fiyatların yükselmesidir.Muteber kaynaklarda, Resûl-i Ekrem (sav)’in hayatta iken (Asr-ı Saadette) arz ve talep dengesinin bozulduğu haber verilmektedir. Nitekim “hayat pahalılığının arttığını söyleyen ve fiyatlara müdâhele etmesini (narh koymasını) talep eden” ashâbına hitâben Rasûl-i Ekrem (sav)’in: “Fiyatları ayarlayan, bolluk, darlık ve rızk veren Allah(cc)’dır. Şüphesiz ki ben; hiç kimsenin benden talep edeceği bir mal ve can hususunda haksızlığım olmadan Rabbime kavuşmak arzusundayım (2)buyurduğu malûmdur.

Hülâfa-i Raşidiyn döneminde, malların fiyatlarında yükselme olmuş ve enflasyon hadisesi gündeme girmiştir. Enflasyon oranını dikkate alan ve aynı oranda fâizin helâl olacağını söyleyen kimselerin, şu hakikati dikkate almaları zaruridir. İslâm fıkhını göre kurulan bir devletin, enflasyon hadisesiyle karşı-karşıya kalması mümkündür. İmam-ı Serahsi “El Mebsut” isimli eserinde; rahş ve gâlâ’nın (enflasyonun) mâhiyetini îzah etmiş, fakat bu durumda fâiz alınabileceği üzerinde hiç durmamıştır.

Aydınlanma felsefesinin (modernizmin) etkisinde kalan bazı yazarlar ‘Asr-ı saadette kullanılan dinar, dirhem ve fels gibi mâdeni paralarla, tedâvüldeki kağıt paraların hükmünün aynı olmadığını’ ileri sürmekte ve fâiz meselesinin yeniden gözden geçirilmesini teklif etmektedirler. Materyalist/kapitalist akla uygun olan bu teorinin, meşrû bir değeri yoktur. Zira asr-ı saadette ve hülâfa-i raşidiyn döneminde; Bizans, Sasâni ve Yemen sikkeleri, tedâvül aracı olarak kullanılmıştır. Peygamberimizin (sav) ve râşid halifelerin, herhangi bir sikke (para) basmadıkları bilinmektedir. O dönemde altın mâdeninden basılan paraya “dinar”, gümüşten basılana “dirhem” ve bakırdan basılan paraya”fels”adı verilmiştir. (3)  Hanefi fukahasına göre; kendisiyle eşyaya değer biçilebilen herşey paradır. Paranın altın, gümüş, bakır ve diğer madenlerden olması şart değildir. Örf olarak semen kabul edilen her şeyin, ticâri faaliyetlerde kullanılması câizdir. (4)  Günümüzde kullanılan kağıt paraların; tasarruf, değeri ölçme ve değeri koruma gibi vasıfları mevcuttur.

Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.