
Parti meselesi, Türk siyasi hayatında; bir fikir ve ideal haline gelerek, kısa zamanda toplum gruplarını birbirinin karşısına getiren ve halkın da, kendi partisinin söylemlerini yegane doğru kabul eden bir “fikri sabit” noktasına gelmiş bir rekabet mücadelesi haline gelmiştir.
Siyasi Partiler, Batı toplumlarının sınıflı yapısının ürünüdür. Said Halim Paşa, yenilikçilerin (daha doğrusu batıyı model alan grupların) Batı’nın gelişmesinin sebeplerini araştırırken, Parlamento sistemiyle karşılaştıklarını ve burada farklı toplum kesimlerini temsil eden partilerin varlığını gördüklerini söyler. Bu partiler, sadece kendi sınıflarını (Hristiyan, liberal, sosyalist) temsil edip, diğer sınıfları dikkate almayan bir tarzda hareket etmekte ve her sınıf, bir diğeri ile çatışma veya en azında alakasız bir şekilde bulunmaktadırlar.
Bu durum, aslında Batı toplumlarında sınıf, dünya görüşü ve grup taasubu ile oluşan bir sosyal yapının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Fakat, gel gör ki bizim Batıya bağımlı aydınlarımız, Partili yapıyı “mal bulmuş mağribli” gibi, büyük bir keşif olarak kabul ederek, Türkiye’ye ithal etme çabası içine girmişlerdir.
Burada asıl gözardı edilmesi gereken husus; Batı’da normal ve onun sosyal sistemine uygun olan bir siyasi yapılanmanın, bizim kültür ve sosyal yapımıza ne kadar uyabileceğini düşünmeden, körü körüne Batı’daki Partili yapının ve onun kurumu olan Parlemento’nun aynen alınmasıdır. Bu durum, tarihinde sınıflı bir yapıyı tanımayan ve toplumun, birbirinden farklı sınıflar haline gelmemiş kültürel yapısının ne hale geleceğini düşünememe ve toplumu bile bile farklı gruplara ve hatta hasım zümrelere hazırlayacak bir bölünmeye hizmet etmiş olmasıdır.
Siyasi Parti’lerin demokrasinin temel unsurlarından biri olarak kabul edildiğini biliyoruz. Demokrasi’nin de halka, yönetimde yetki ve sorumluluk vermeye çalışan bir sistem olarak Yunan’dan itibaren uygulandığı, araştırmacıların dillendirdiği bir konu.Fakat, Demokrasi’nin Yunan’daki uygulamasının, sadece Yunanlı vatandaşlar için geçerli olduğunu ve tüm toplum kesimlerine bu hakkın verilmediğini de tarihi kayıtlardan öğreniyoruz.
Olayın bir diğer yönü ise, Siyasi Partilerin oluşturduğu Parlamentoların da, toplumun her kesimini temsil etmediğini Meşhur İtalyan Siyasen Bilimcisi Gaetano Mosca’nın çalışmalarından anlıyoruz. Mosca, Avrupa Parlementolarını araştırınca, gördüğü manzara şu olmuştur: Milletvekilleri, bir önceki milletvekilinin; ya oğlu, ya kızı, ya eşi, ya gelini, ya yeğeni veya damadı olarak yer almaktadır. Dolayısıyla, demokrasinin birçok kuralı gibi, toplumu temsil kuralının da söylendiği şekilde yerine getirilemediği görülmektedir.
Siyasi Partilerin Türkiye’ye girişine baktığımızda ise, Mustafa Kemal’in kurduğu CHP’nin tek parti olarak uzun süre sistemi tek başına elinde tuttuğunu ve başka siyasi hareketlere imkan sağlamadığını görüyoruz. Hatta bu durum, Batılı ülkeleri bile rahatsız ederek, çok partili siyasi hayatın başlaması için Türkiye’deki iktidara, baskı yaptığı gerçeği ile karşılaşıyoruz.
Türkiye’de CHP’ne rakip olarak kurulan DP (Demokrat Parti)’nin de, aslında CHP’den ayrılan bir grup siyasetçi tarafından kurulduğu bilinmektedir. Sonuç olarak olay, büyük ölçüde halkın dışında ve ordu ile bürokrasinin işbirliği içinde, bir “zümre yönetimi” içinde sürdürüldüğü anlaşılmaktadır.
Millet, Siyasi Partilerin kuruluşunda şimdiye kadar aktif bir rol almamış, bazı dış ve yabancı fikir ve ideolojilerin temsilcilerinden oluşmuş veya halkın değer ve haklarını dile getiren, fakat sistem üzerinde herhangi bir değişim yapamayan siyasi hareketler ile karşı karşıya gelmiştir. Gelecek yazımda, bu konu üzerinde durmaya çalışacağım.
Prof. Dr. Sami Şener
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-