islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
45,4002
EURO
53,3613
ALTIN
6.853,66
BIST
14.973,19
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
24°C
İstanbul
24°C
Az Bulutlu
Çarşamba Parçalı Bulutlu
23°C
Perşembe Az Bulutlu
18°C
Cuma Az Bulutlu
20°C
Cumartesi Az Bulutlu
23°C

TAKIYYE ÜZERİNE (1)

TAKIYYE ÜZERİNE (1)
03/04/2025 09:23
A+
A-

Takıyye ve İrtidat

Gerek geçmişte, gerek günümüzde Sünnilerle Şiiler arasında vuku bulan çatışmalara gösterilen gerekçelerden biri “takiyye”dir. Şii müçtehitlere göre, can ve mal tehdit altında ise inanç veya gerçek düşünce ve duygular gizlenir, bu ihtiyari değil, icbaridir. Konuyu li aynihi yani gerçek mahiyetinden koparıp siyasi veya mezhebi maksatlarla hareket eden yarı alim Sünnilere göre ise Şiiler bunu “iki yüzlülük” veya “sinsi bir taktik” olarak algılar. Halbu ki hakikatin tecellisi peşinde olan gerçek Sünni ve Şii alimler, her iki mezhebin ortak bir noktada buluşabileceklerini gösterme imkanına sahiptirler.

Belirtmek gerekir ki, Sünni ve Şii vahdetten yana olan hakiki ve makbul alimleri çoğu zaman tamamen politik mülahazalarla takiyyenin bu tarz kullanımını doğru kabul etmemişlerdir. Nitekim bu konuda Şii dünyada tarihsel hataları düzeltici yönde önemli adımlar atılmış, aklı başında Sünni alimler de Şiilerin tarihte maruz kaldıkları baskılar sonucunda aşırı sayılabilecek yorum ve tutumlara mecbur olduklarını beyan etmişlerdir.

Dolayısıyla bugün de vahdeti sabote etmek üzere kullanılan takiyye konusuna yakından bakmakta zaruret var. Kur’an-ı Kerim bizim ebedi ve şaşmaz rehberimiz olduğuna göre, önce takıiyye meselesine Kur’an penceresinden bakmaya çalışalım. Konunun birinci safhası “dinden dönmek” olan “irtidat”la ilgilidir:

106 Kim imânından sonra Allah’a (karşı) inkâra sapıp da, -kalbi imânla tatmin bulmuş olduğu hâlde baskı altında zorlanan hariç- inkâra göğüs açarsa, işte onların üstünde Allah’tan bir gazap vardır ve büyük azap onlarındır. 107 Bu, onların dünya hayatını âhirete göre daha sevimli bulmalarından ve şüphesiz Allah’ın da inkâr eden bir topluluğu hidayete erdirmemesi nedeniyledir. 108 Onlar, Allah’ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar onların ta kendileridir. 109 Şüphesiz, onlar âhirette ziyana uğrayanlardır. 110 Sonra gerçekten Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret edenlerin, ardından cihat edip sabredenlerin (destekçisidir). Şüphesiz senin Rabbin, bundan sonra da gerçekten bağışlayandır, esirgeyendir. 111 O gün, herkes kendi nefsi adına mücadele eder ve herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir. Onlar zulme uğratılmazlar. (16/Nahl, 106-111)

“İmandan sonra inkara sapmak“ dinden çıkmak olup teknik ifadesi “irtidat“tır. İrtidat dinden dönmek demektir. Bu, hiç İslam’a girmemiş olanlardan farklı bir duruma işaret eder. Ayetlerin nüzul sebepleri üzerinde eser yazanlar, 106. ayetin Müslümanlığı kabul etmişken dinden çıkan Abdullah bin Sa’d bin Ebi Serh, Mikyes bin Subbe, Abdullah bin Hatal ve Kays bin Velid bin el Muğire hakkında indiği söylenmişlerdir.

İmandan sonra inkarın “göğsün inkara açılması“ olarak nitelendirilmesi, insanın iç dünyasında, başka bir ifadeyle kalbinde temel bir değişikliğin olması anlamına gelir. İfadede aynı zamanda bilinçli bir tercih söz konusudur, zira kişi bilerek ve isteyerek göğsünü bir şeye açar, söz konusu eylemde iradi faktör belirleyici rol oynamaktadır. Yine de ibarelere dikkatlice bakıldığında kalbin küfre açılması fiilinin “inşirah“la ifade edilmesinde bir ironi olduğunu tespit etmek mümkündür. Hakikat-i halde inşirah olumlu bir manevi-iç değişimdir. Yüce Allah kimin göğsünü İslam’ın hakikatlerine ve hikmetlerine açmışsa, o şahıs bir nur üzere olmuş demektir. (39/Zümer, 22. Ayrıca bkz. 20/Taha, 25 ve 94/İnşirah, 1.)

Şu veya bu sebeple olsun, böyle bir durumda kişi artık inkara sapmış ve artık İslam’ın ana umdelerine inanmaz haline gelmiş olur. İslam bakış açısından bunun cezası ağırdır, Allah’tan bir gazaba ve büyük bir azaba müstahak olmasına sebep olur. İnkara sapmak veya dinden çıkmak (irtidat) temel bir insan hakkı değil, bir özgürlüktür. Bu ayet açıkça söz konusu özgürlüğü kullanmanın ilahi gazab ve azab getirdiğini belirtmektedir.

Ayete göre, imandan sonra inkara yol açan asıl faktör, dünya hayatının mutlaklaştırılmasından kaynaklanır. Bu girdaba girenler, kişisel zaaflarını, dünyevi çıkar ve zevkleri, nefislerinin bencil tutkularını aşma başarısını gösteremez, ebedi hayatın güzelliklerini bir kenara bırakıp yakın vaadede, dünyada elde edecekleri çıkar ve hazzı merkeze alırlar, herşeye “hemen ve şimdi“ elde etmek ister, mezarın ötesini yok sayarlar. Mezarın ötesini yok sayıp her ne zevk ve lezzet bu dünyada ve hemen ve şimdi tüketilmesi felsefesine “sekülerlik“ denir.

Bu demektir ki ateizm, agnostizm, materyalizm veya başka türevleriyle olsun, inkârın asıl dinamiği felsefi ve fikri olmaktan çok, dünyevi zevk ve tutkuların insan tercihlerini belirleyip şekillendirmesinden ibarettir. Fikri veya felsefi gerekçeler, suç ve günah teşkil eden eyleme giydirilmiş yalancı bir meşruiyet kılıfıdır. Nice insan var ki, hak ve hakikati bildiği halde bazı haram fiillerden vazgeçemediği için hidayet yolunu değil, inkar ve fısk yolunu seçmektedir. İşte bunun modern zamanlardaki ifadesi “sekülerleşme“, yani dünyevileşmedir. Sekülerleşmenin en kestirme ifadesi dinin dışarı çıkarılması; bütün zevk, haz, nimet ve güzelliklerin bu dünya hayatını yaşamaktan ibaret zannedilip dünya sevgisinin mutlaklaştırılmasıdır. Yasakların çiğnenmesini günah kabul etmeyip cürmü savunan böylelerine yüce Allah hidayeti nasip etmez, bu da inkarlarına eş zamanlı ve paralel olarak başlarına gelen büyük musibettir. (İrtidat için bkz. 2/Bakara, 217; 3/Al-i İmran, 86 ve 5/Maide, 54.)

İnkar basit bir olay değildir. İnsanın iç dünyasında vuku bulur, insani duyargaların, birer nimet olarak kendisine bahşedilen melekelerin fonksiyonlarını kaybedilmesiyle ortaya çıkar. Hakikatin bilgisi sağlam gözlem (basar), söylenenin tam olarak anlaşılması (sem’) ve sağlam muhakeme ve ruhi iştirak (fuad) ile elde edilir. Eğer göz bakar fakat görmez, işitir ama üzerinde tefekkür etmez ve kalb özün bilgisi olan bilginin özüne ulaşma kabiliyetini kaybederse, olup biten herşeyin bu dünyadan ibaret olduğu zannına kapılır, hakikatin dünyasından bir ölçüde veya tamamen kopar. Böyle durumdaki insan uçurumun kenarında yolculuk yapan devenin kenarda bir tutam ot görüp ona yönelmesi, kendini uçurumdan atma tehlikesi pahasına ota kanmasıyla aynı şeydir ki, devenin bu türden tutumuna “gaflet“ denir. İnsanın da gafleti, dünya hayatının ot hükmündeki geçici zevk ve nimetlere kanıp ebedi hayatı, ahireti unutmasıdır. Dünyevileşme gafletine kapılan belki dünyada kısa ömürlü faydalar elde eder, ama aheritte ebedi ziyan ve zarara uğrar.

Sekülerleşme ve irtidat konusunda yaptığımız bu girişin Şii “takıyye“ ve Sünni “azimet ve ruhsat“ konusuyla yakın ilgilidir. Kısmet olursa haftaya bu konuyu ele alacağız. Konu, Mekke’de ağır işkence altında iken, “dinden döndüğü“nü dile getiren Ammar’la ilgili gündeme gelmişti, olay duyulduğunda “Ammar dinden döndü“ diye bir vaveyle kopmuş, mesele Hz. Peygamber (s.a.)‘e bu şekilde intikal etmişti.

ALİ BULAÇ 

MİRATHABER.COM  -YOUTUBE- 

 

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.