islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,3901
EURO
54,0030
ALTIN
6.128,23
BIST
13.687,86
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
31°C
İstanbul
31°C
Parçalı Bulutlu
Çarşamba Açık
29°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
28°C
Cuma Parçalı Bulutlu
28°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
29°C

RUBUBİYET’E İŞTİRAK ETMEYE KALKIŞMAK: FİRAVUN ÖRNEĞİ

RUBUBİYET’E İŞTİRAK ETMEYE KALKIŞMAK: FİRAVUN ÖRNEĞİ
10/03/2025 09:42
A+
A-

İnsan ile Allah arasındaki ilişki misaka dayanır. Yüce Allah insanı yarattı, tesviye etti, ona ruhundan üfledi, akıl ve irade sahibi kıldı, isimleri öğretti ve yeryüzünde halife kıldı. Esasında insanın yüce Allah’a taabbudda bulunması için bunlar yeterliydi, lakin buna rağmen Bezm-i elest’te Allah bilinç ve irade sahibi insandan misak aldı:

“Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahitler kılmıştı: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (diye sormuştu da) onlar: “Evet (Rabbimizsin), şahit olduk” demişlerdi. (Bu,) Kıyâmet günü: “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.” (7/A’raf, 172)

Literatürde “Kalu bela” veya “Bezm-i elest” olarak geçen bu kavramsallaştırma yaratılışla ilgili temel bir noktaya işaret etmektedir. Bu da tür olarak insanın, yaratılışının başlangıcına uzanan bir bilince sahip olduğu, yaratılışta kendisini yaratan ve varlık alanına çıkaran Allah’la bir ahidleşme yaptığı ve insan-Allah ilişkisinin bu zeminde geliştiği hakikatidir.

Burada bir “hazf” söz konusudur ki, sualin arkasından gelen bir başka cümle olması gerekir: “Ben sizi yaratan Rabbiniz isem, sizi dünyaya gönderdiğimde sadece bana kulluk edecek, sadece benim  çizdiğim anlam ve yol haritasını takip edeceksiniz. Eğer böyle davranacak olursanız, size hem dünyada hem ahirette nimetler bağışlayacağım. Tamam mı?” Onlar da bunu teyit edip, bu sözleşmeye (misak, ahid, akid) şahitlik ettiklerini ikrar etmişlerdir.

Şu halde insan, dünyada ergenlik çağına ulaşıp da sorumluluk sahibi yaşa geldiğinde karşılaştığı ilahi/dini yükümlülüklerin hiçbirisine yabancı değildir, hiçbir sorumluluk ona sürpriz gelmemektedir, hiçbir görev ve yükümlülük ona rağmen önüne çıkarılmış değildir (2/Bakara, 286); hiçbir sahihi dini hüküm insanın selim aklına ve temiz fıtratına ters düşmez, tam aksine akıl ve fıtrat ilahi tebliğ ve hükümleri teyid eder ki, peygamberler insanlara mucizeler göstermeden önce onların akıllarına ve fıtratlarına hitap etme yolunu seçmişlerdir. Hatta insan yeni bir şey öğrendiğinde, sanki o bilgi onun hafızasında saklıymış da (meknuz) bir anda ortaya-yere çıkmış gibi bir hisse kapılmaktadır. Bu Allah’ın birliğini, ilahlık ve rablık sıfatlarını insanın fıtraten, yaratılışı itibariyle bildiğini; yaratılışın ilk safhasında bunu bir hakikat olarak itiraf ve teslim ettiğini ancak fert olarak şu veya bu anne ve babadan, şu veya bu tarihte ve bölgede sırası gelince dünyaya geldiğinde unuttuğunu, belki de hikmet-i ilahiyye gereği unutturulduğunu ve esasında bütün sınavının ve çabalarının esasının bu ilk sözleşmeyi hatırlamak olduğunu göstermektedir.

İnsanın tarih içindeki Allah ile ilişkisinin temeli budur. Ya Elest Meclisi’nde yaptığı sözleşmeye sadık kalır, görev ve sorumluluklarını yerine getirir ve bunun karşılığında dünya ve ahiret mutluluğunu elde eder veya sözleşmeye sadık kalmaz, ihanet eder, başkaldırır, bunun karşılığında da dünyada ve ahirette olmadık musibet, felaket ve cezalarla karşılaşır.

İnsanın ruhların yaratılışı zamanında Allah’la akdettiği bu sözleşmenin asli ve fıtri olup, bu hakikatin insani vicdan, akıl ve fıtratın bahşettiği meleke ve yeteneklerle (selim akıl, sağduyu, temiz fıtrat, kararmamış vicdan) bilinebileceğini göstermektedir. Vicdan, nefsin yıkıcı etkilerden kurtulması durumunda kişinin ilahi emirlerin yani Münzel Şeriat’ın hiç değilse ana hüküm ve ilkelerinin izdüşümünü kendi akıl ve fıtratında bulması yetisi ve melekesidir.

Böyle olunca hiçbir insanın, inkâra ve Allah’ın iradesine, indirdiği vahiylere meydan okuma gerekçesi kalmaz. Zira “Kâlu bela” insanın bilinçle ve iradi olarak yüce Allah’ın rububiyetini tasdik etmesi ve O’nu bir ve tek ilah kabul ettiğini beyan etmesidir. Kıyamet gününde dünyada yapıp ettiklerinden sorumlu tutulacak olursa, “Ben bu işten habersizdim” diyemez.

Sözleşmenin diğer manası insan Allah’ın mülkünde kendi üstün-ünlüğünü ilan edemez, Allah’ı rab kabul ediyorsa, bundan böyle O’nun mülkünde mutlak bir iddiası, mülkü temellük etme yetkisi ve hakkı kalamaz..

Uzun asırlardan sonra bu öneli konuya rahmetli Ebu’l A’la Mevdudi dikkat çekmişti. “Kur’an’a Göre Dört Terim” adlı küçük risalesinde İlah, Rab, İbadet ve Din kavramlarını ele almış, bu dört kavramın İslam kubbesini ayakta tutan dört fil ayağı olduğunu göstermişti.

Gel gör ki insan azan bir varlıktır, kendi zaafına bakmadan rububiyet iddiasında bulunabilmektedir. Bunun da tarihte en tipik örneğini Firavun’da buluyoruz. Azan Firavun’a elçi olarak gönderilen Musa aleyhisselam ona tebliğini yapınca, öylesine hiddetlendi ki, Musa’nın ona gösterdiği mucizelerin hiç biri kâr etmedi. Yetmiyormuş gibi rablığını ilan etti:

 “Fakat o, yalanladı ve isyan etti. Sonra (karşı yönde) çaba harcayıp sırtını döndü. Sonunda (yardımcı güçlerini) topladı, seslendi; Dedi ki: “Sizin en yüce Rabbiniz benim (Naziat, 21-24)

Tarihin en çetin karşılaşmalarından biri hiç kuşkusuz Hz. Musa-Firavun karşılaşması ve tarihin en acımasız zorbalarından biri Mısır kralı Firavun’dur.

Yüce Allah, Hz. Musa’yı Firavun’a göndermesinin sebebi zorba bir yönetim kurup herkesi mutlak hâkimiyeti altına almaya kalkışmasıdır. Bunlar “tuğyan” kelimesiyle ifade edilmektedir. “Tağa” sınırları aştı, hudutları, kuralları çiğnedi, kontrolden çıktı demektir. Nefsi ona tanrı olduğu telkinini yapmakta, çevresindekiler küçük iktidarlarını, basit çıkarlarını koruyabilmek için ona boyun eğmektedirler.

Hz. Musa, Firavun’un yüzüne azdığını söyleyip “Temizlenmek ister misin?” diye soracak. “İstiyorsan eğer şirk ve tuğyandan vazgeç, ben sana Allah’ın yolunu göstereceğim.” Ayet “nefsin tezkiyesi” ile “Allah’tan korkmak” arasında doğrudan bağ kurmuştur. Bu şu demektir:

Allah’tan korkmayanlar nefislerini tezkiye edemez, yüce ahlaki erdem ve değerleri ruhlarında yeşertemezler, hak ve adalete göre yönetemezler. Aksi de doğrudur yani nefsini tezkiye eden Allah’tan korkar; hem kötülük hem Allah korkusu bir arada ve bir kalpte barınamaz.

Musa aleyhisselam Firavun gibi bir zorbaya sınırları aştığını söyleyip onu temizlenmeye, nefsini tezkiye etmeye ve Allah’tan yani kendisi üstündeki mutlak bir varlıktan korkmaya, hidayet yoluna girmeye çağırmakla görevlendirildiğinde bunun büyük bir iş olduğunu anlamış,  ondan çekinmiş, kardeşi Harun’u kendisine yardımcı olarak görevlendirmesini istemişti.

Gözünün önünde cereyan eden mucizelere rağmen Firavun inanmadı, hakikati, apaçık mucizeleri reddetti ve Musa’yı güçsüz duruma düşürecek çabalara girişti. Firavun, Hz. Musa’nın kendisine yaptığı tebliğe kulak veremezdi çünkü kendisini tanrı ilan etmiş, bunu da zihnen ve ruhen müstaz’af duruma düşürdüğü Mısır halkına kabul ettirmişti. Nitekim ona yüce Allah’ın varlığı, O’nun hükümleri hatırlatıldığında hemen harekete geçmiş, iktidarını ayakta tutan askeri, sivil bürokratlarını; birinci derecedeki yandaş ve destekçilerini, din adamlarını toplayıp Mısırlıların tanrısının kendisi olduğunu söylemişti (28/Kasas, 38).

Bu olay bize şunu göstermektedir: İnsanın inanması mucizelere, olağanüstü olayların sergilenmesine bağlı değildir, iman kapısını açan kişinin nefsinin istek ve tutkularını yenmesi, kibrini altedebilmesidir.

Firavun mutlak iktidardı, mutlak hükmetme öznesiydi. Yüce Allah, ona sınırlı, sonlu, aciz ve fani bir kul olduğunu; her insan gibi sınırları olduğunu hatırlatıyordu. Dinlemedi, itaat etmedi, son raddesine kadar inkâra ve isyana devam etti. Böyle olunca da Allah ona hem dünyada, hem ahirette büyük bir azaba uğrattı.

Firavun’un durumu kıyamete kadar insan nesilleri içinde mutlak güç ve iktidar peşinde koşan, hak ve hukuk tanımayan zorbalara ve tiranlara öğretici bir derstir.

Ali Bulaç

MİRATHABER.COM  -YOUTUBE- 

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.