
Ey ömrünü, sabahın aldatıcı aydınlığını ebediyet zannederek tüketen insan; söyle bana, hangi dağ sonsuza kadar ayakta kalabilmiş, hangi deniz kıyılarını ebediyen koruyabilmiş, hangi hükümdar mezarının kapısını kapatıp ölüm meleğine “Buraya giremezsin!” diyebilmiş ve hangi medeniyet kendi gururunun ağırlığı altında ezilmeden çağları aşabilmiştir ki sen hâlâ kendini Rabbinin huzurunda hesap vermeyecek kadar güçlü, vahyin çağrısını erteleyecek kadar serbest ve hakikati değiştirecek kadar büyük görmeye devam ediyorsun?
Bak yeryüzüne; toprağın altında birbirinden farklı isimler değil, aynı sessizliğe teslim olmuş nice ömürler yatmaktadır ve onların arasında ne servetin üstünlüğü kalmıştır, ne makamların ihtişamı, ne orduların görkemi, ne de alkışların sıcaklığı; geriye yalnızca imanla dolmuş bir kalbin nuru yahut inkârla kararmış bir ruhun pişmanlığı kalmıştır ve işte bu yüzden Kur’an, tarihi yalnızca anlatmak için değil, bugünü uyandırmak ve yarını inşa etmek için önümüze koymaktadır.
Tevhid, yalnızca dillerin tekrar ettiği bir cümle değildir; o, insanın aklını, kalbini, iradesini, sevgisini, korkusunu, umudunu, hukukunu, ticaretini, siyasetini, ahlâkını ve bütün hayatını yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah’ın hükmüne teslim eden büyük bir kulluk ahdidir; bu ahdi bozan kim olursa olsun, ister kendi nefsini ilahlaştırsın, ister servetini kutsallaştırsın, ister ideolojilerini dokunulmaz ilan etsin, ister insan sözünü ilahî ölçünün önüne geçirsin, görünüşte ne kadar güçlü olursa olsun hakikatte kendi elleriyle kurduğu görünmez putların önünde eğilmektedir.
Resûlullah’ın sünneti ise zamanın eskitemediği ilahî bir yürüyüştür; çöl sıcağında başlayan fakat bütün çağların vicdanına ulaşan bir rahmet iklimidir; yalnızca nasıl namaz kılınacağını öğreten bir miras değil, nasıl insan olunacağını, nasıl adalet kurulacağını, nasıl merhamet gösterileceğini, nasıl zulme karşı dimdik ayakta durulacağını, nasıl sabredileceğini, nasıl affedileceğini ve nasıl Allah için yaşanacağını öğreten ilahî terbiyenin yaşayan örneğidir.
Bugün insanlar gökdelenlerini yükselttikçe kalplerini küçültüyor, şehirlerini büyüttükçe vicdanlarını daraltıyor, bilgilerini çoğalttıkça hikmetlerini kaybediyor, iletişimlerini artırdıkça yalnızlaşıyor ve teknolojiye hükmettiklerini söylerken kendi arzularının kölesi hâline geliyorlar; çünkü vahyin yön vermediği bilgi kibir üretir, sünnetin terbiye etmediği güç zulüm doğurur ve tevhidin arındırmadığı kalp sonunda kendi sahibini bile tanıyamaz hâle gelir.
Ey insan! Sen putları yalnızca taştan yapılmış heykeller zannediyorsan çağını okuyamamışsın; çünkü bugün nice putlar görünmez hâldedir; alkış putu vardır, makam putu vardır, para putu vardır, ideoloji putu vardır, şöhret putu vardır, benlik putu vardır ve insan bazen secde etmediğini sandığı şeylere bütün ömrünü adayarak onların en sadık kulu hâline gelmektedir; işte tevhid, bu görünmeyen zincirleri kıran ilahî bir özgürlük çağrısıdır.
Kur’an seni yalnızca cennete çağırmıyor; seni önce kendine dönmeye, sonra Rabbine yönelmeye, ardından insanlığa rahmet olmaya çağırıyor; çünkü vahiy, yalnızca okunacak bir kitap değil, yaşanacak bir hayat, kurulacak bir toplum, korunacak bir adalet ve diriltilecek bir vicdandır; onun gölgesinden uzaklaşan toplumlar kalabalıklaşsalar bile parçalanırlar, zenginleşseler bile huzuru kaybederler ve güçlenseler bile korkularından kurtulamazlar.
Ey ümmet! Senin yeniden dirilişin başkalarının seni alkışlamasıyla başlamayacaktır; ne doğudan gelecek bir siyasî rüzgâr seni kurtaracaktır ne batıdan yükselecek bir medeniyet iddiası; seni ayağa kaldıracak olan, ilk neslin yüreğini ayağa kaldıran aynı hakikattir: Allah’ın birliğini hiçbir ortak kabul etmeyen tertemiz bir iman ve o imanın hayata dönüşmüş hâli olan Muhammedî sünnet…
Çünkü Bedir’in zaferini sayılar değil teslimiyet kazandı; Mekke’nin kapılarını kin değil merhamet açtı; Medine’yi ayakta tutan kabilecilik değil kardeşlik oldu; Ashâbı yıldızlaştıran servetleri değil sadakatleri oldu ve onları tarihin en büyük şahidi yapan şey, Allah’ın hükmünü kendi arzularından üstün tutmalarıydı.
Ey kalem! Sen de susma; çünkü hakikatin sustuğu yerde yalan konuşmaya başlar, adaletin sustuğu yerde zulüm kendisini kanun ilan eder, vahyin sustuğu yerde heva kendisini rehber yapar ve sünnetin unutulduğu yerde insanlar kendi elleriyle kurdukları karanlık labirentlerde çıkış yolu aramaya başlarlar.
Ey gönül! Dünyanın sana uzattığı her daveti kabul etme; çünkü her yol hakikate çıkmaz, her ışık güneş değildir, her alkış başarı değildir ve her kalabalık hidayetin işareti sayılamaz; bazen hakikat tek bir insanın omzunda yürür, bazen bütün şehirler yanılırken doğruluk sessiz bir secdede yaşamaya devam eder ve bazen gökyüzüne yükselen en büyük ses, gecenin karanlığında yalnız Rabbine yönelen samimi bir müminin duasıdır.
Bugün yeniden tevhide dönmek, yalnızca inancı düzeltmek değildir; düşünceyi arındırmaktır, hayatı vahyin ölçüsüyle tartmaktır, sevgiyi Allah için sevmektir, öfkeyi Allah için dizginlemektir, adaleti hiçbir menfaate satmamaktır, merhameti yalnız dosta değil düşmana da ulaştırmaktır ve Resûlullah’ın yürüdüğü yolu, çağın bütün fırtınalarına rağmen yürümeye devam etmektir.
Öyleyse ey insan! Kalbini dünyanın geçici pazarlarında satma; ruhunu insanların alkışına kiralama; ömrünü bitmeye mahkûm emeller uğruna tüketme; çünkü sen toprağın çocuğu değil, vahyin muhatabısın; sen tesadüfün eseri değil, ilahî emanetin taşıyıcısısın; sen yalnız yaşayan bir beden değil, ebediyet için hazırlanan bir yolcusun.
Ve gün gelecek, dağlar yürütülecek, denizler taşacak, yıldızlar sönecek, bütün diller susacak, bütün maskeler düşecek, bütün unvanlar yok olacak, bütün saltanatlar dağılacak ve yalnızca Allah’ın hükmü ayakta kalacaktır; işte o gün en bahtiyar insanlar, ömürlerini “Lâ ilâhe illallah” hakikatinin gölgesinde inşa edenler, Resûlullah’ın sünnetini zamanın bütün çağrılarına tercih edenler ve Rablerinin huzuruna, kırık ama ihlâsla dolu bir kalp, tertemiz bir iman ve salih amellerle çıkabilenler olacaktır; çünkü sonsuzluğu kazananlar, dünyayı büyütenler değil, Rablerini en büyük bilenler, hükmüne boyun eğenlerdir.
Yani şimdi bu nasihataları bence en önce “müslümanım” diyenlere -her ne kadar pek etkili olacapını zannetmesek ble- yapmak lazım diyorum. İbnu’l Arabi merhum halkın karşosona geçip “Sizin taptığınız, benim ayakalrımın altındadır” demişlti de bu konuşmayı yaptığı yer kazıldığında yerden altınlar çıkmıştı ! Günümüz müslümanlarının da taptıkları şeyler cümlesinin içinde de bu gerçek açık-seçik bulunuyor diyorum. Buna ilaveten Ben-i İsrail kavminin Firavunun şerrinden kurtulduktan sonra peşine takıldığı munafık SAMİRİ ve o’nun altından yaptığı BUZAĞI benzeri oluşumlar ve çağrışımların hepsi de aymazlıkalrımızın içinde bulunuyor diyorum. Hatta bazı sşyasi liderlerin Dakayanıs gibi bi konuma oturutlmaya çalışıldığını da gözlemlediğimizi söyleyebilrim ! Allah ıslah eylesin!
Kur’an-ı,devlet işlerinde,devre dışı bırakanlara muhalefet etmeyi bırakın,küfrün karanlığından tevhidin aydınlığına kavuşmaya,dualarında bile yer vermeyen,imanları zan’dan ibaret kimseleri uyandırmak,çetin bir iş.