
Bir çocuğun Cadılar Bayramı kostümü giymesiyle başlayan öykü, aslında bir toplumun kimlik yorgunluğunu anlatıyor. Dinle âdetin karıştığı bir çağda, özümüze dönebilecek miyiz?
İki yıl önce Millî Eğitim Bakanlığının okullara gönderdiği yazılarla, millî ve kültürel değerlere aykırı günlerin kutlanmaması istendi. Oysa bu yazılar gelmeden önce okullarımızda yılbaşı kutlamalarından Cadılar Bayramı’na kadar pek çok yabancı gelenek neredeyse “bizimmiş” gibi kutlanır olmuştu. Üstelik bu görüntüler yalnızca okullarla sınırlı değildi. Yerli dizilerin sahnelerinden yerli markaların reyonlarına kadar Cadılar Bayramı ve Noel kostümleri kendini gösteriyordu.
Yasakları çok onaylamasak da bazen gerçekten gerekli oluyor. Okullara gelen yasaktan sonra ne markalarda abartılı kostüm reyonları gördüm ne de sosyal medyada aynı kostüm çılgınlığına rastladım. Öyle ya, insanlar birbirlerinden özenerek girmiyor mu bu hallere?
Geçenlerde yerli bir markanın çocuk reyonunu gezerken genç bir annenin arkadaşına dönüp şöyle dediğini duydum:
“Ben küçükken okulda hep Cadılar Bayramı kutlanırdı ama ailem izin vermezdi. ‘Bizim dinimizde yok böyle bir şey.’ derlerdi. Sanki kostüm giyip şeker toplasam dinden çıkacaktım. Bunun neresi kötü Allah aşkına? Ben kızıma alıp giydiriyordum, çok da eğleniyordu. Baksana, bu sene hiç kostüm yapmamışlar.”
İşte tam da sorun burada.
Bugün hâlâ Avrupa’ya özenme, onlara benzeme çabası sürüyor. Bu durum yalnızca gençleri değil, “Elhamdülillah Müslümanım.” diyen yetişkinleri de etkiliyor. Kültürel benzerlik adı altında özümüzden uzaklaşmak… Özel günlerden giyim kuşama, müzikten sanata kadar hayatın her alanında farkında olmadan başkalarına benzemek…
Tıpkı internette bir ürün ararken farkında olmadan neleri tıkladığımızı ve sonunda “Ben bunu neden aldım?” dememiz gibi.
O annenin sözleri ve benzeri düşünce biçimleri, ülkemizde din ile âdetin birbirine karıştığını gösteriyor. Din adına yapılan açıklamalar çoğu zaman insanı ikna etmekten uzak, yalnızca “yasak” kelimesine sıkışmış durumda. Bir çocuğa “Bizim dinimizde bu yok.” demek din eğitimi sanılmış. Üstelik çoğu zaman akılcı bir temeli olmayan âdetler de din diye anlatılmış.
Böyle olunca gençler arasında yaygınlaşan dinden uzaklaşma eğilimine şaşırmamak gerek. Yeni nesil, bir önceki kuşak gibi ezberci ve itaatkâr değil. Onlara sorgulamayı, düşünmeyi öğretiyoruz; sonra da ruhunu anlatamadığımız bir dinin kulaktan dolma kurallarını sunuyoruz. Hal böyle olunca da onların ruhuna dokunamıyoruz.
Çocuklarımızın kendi inancını tanıması ve benimsemesi için onlara İslam’ın özünü doğru anlatmamız gerekiyor. Din, yalnızca yapılması ve yapılmaması gerekenlerin sıralandığı kurallar bütünü değildir. İnsana hayatın anlamını, kendi varlığını ve sorumluluklarını anlatan bir bütündür. Çocuklarımıza sadece ne yapmaları gerektiğini söylemekle yetinmemeli, bunun nedenlerini de anlatmalıyız. Çünkü insan, ancak anlayarak benimsediği değerleri hayatına taşır ve o değerlere bilinçle sahip çıkar.
Kendi inancını yeterince öğrenip içselleştiremediğinde ise başka düşüncelere ve yaşam biçimlerine daha kolay yönelebilir. Misyonerlik düşüncesinde de insanları başka bir dine geçirmekten öte, onların yaşam biçimlerini dönüştürmeyi hedefleyen yaklaşımlar bulunuyor.
Bugün yaşadığımız tabloyu da bu açıdan düşünmek gerekiyor. Görünüşte sadece bir eğlence gibi duran bu kutlamalar, aslında yaşam biçimimizi sessizce dönüştürebiliyor.
Yani mesele “Cadılar Bayramı kutlamasında ne var ki?” değil; mesele, yaşam biçimimizin Batılı Hristiyan kültürünün kalıplarına bürünmesidir.
Başkalarına benzemeyi modernlik zannettiğimiz bu çağda, kendi inancımızın ruhunu ve özünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Peki, İslam’ı gerçekten öğrenmeden, onun bize kazandırdığı kimliği nasıl yaşayabilir, anlatabilir ve koruyabiliriz?