
Sûrede üzerine yemin edilen üçüncü gerçeklik çokluk ve tekliktir: “Çok olanı ve Tek olanı düşün!” veya başka bir çeviri ile “çift’e ve tek’e yemin olsun!”.[1] Âyette geçen “eş-şef” kelimesi “çift” ve “el-vetr” kelimesi de “tek” anlamındadır. “On gece” konusunda olduğu gibi bu “çift ve tek” ifâdelerinin ne anlama geldiği konusunda da yirmiyi aşkın yorum yapılmıştır. Kimi bu sayıları namazla, hacla ve kurbanla[2] ilişkilendirmiş, kimi varlıktaki “çift kutupluluğa” dikkat çekmiş[3], kimileri de Allah’ın tekliği ve O’nun varlıklarda kurduğu oluş sistemine vurgu yapmıştır.[4] Yâni “Tek” olan Allah’ın çift olan yarattıklarını ilâhî bilgiyle/vahiyle buluşturması ve onları kendi sistemini anlamaları için bilinçlendirmesi olarak düşünmüşlerdir. Başka bir ifâde ile Allah’ın varlıkla olan ilişkisi “Tek”in “çift” ile olan diyaloğudur demişlerdir.
Aslında öz olarak “çift”e ve “Tek”e yemin, Yaratıcı’nın tekliğine ve benzersizliğine karşılık yaratılanların çokluğuna yemin anlamı taşımaktadır. “Çift sayı” kavramı, aynı türden birden fazla unsurun varlığına işâret eder: başka bir deyişle, karşıtı veya karşıtları olan ve bu nedenle başka şeylerle belli bir ilişki içinde bulunan her şeyi kapsar. “Vitr” ise “tek” veya “bir” olan şeyi kapsar ve bu nedenle, Allah’a verilen adlardan biri olarak kabul edilir. Çünkü “hiçbir şey O’na denk tutulamaz”[5] ve “hiçbir şey O’na benzemez”.[6] Böyle düşünüldüğünde “çift”e ve “Tek”e yemininin bir başka anlamı da “Ahad”a ve “Vahid”e yâni “bölünemeyen Tek’e” ve “çoğalan Tek’e”[7] yemin et veyâ bunun üzerinde düşün demektir. Buna “vahdet”e ve “kesret”e yemin de diyebiliriz. Görünen bu kesret/çokluk/çiftlik/zevçlik âlemi olan “Vahidiyet” âlemi hakîkatte tek olan Mutlak Varlık’ın “Ahadiyyet Mertebesi”nden nüzul ederek kendini bu kevnî âlemin sûretlerinde görünür/bilinir olarak tecelli ettirmesidir. Bütün bu kesret/çift oluş âlemi, idrâk edebilenler için Tek olan Hakk’ın farklı sûretlerde tecellisinden başka bir şey değildir.
Bu konuda sayılardan yola çıkarak tefsirlerde yer alan şöyle bir yorum da vardır: Allah’ın yaratıklara oranı, birin öteki sayılara oranı gibidir. Bir, nasıl sayıların aslı, başı, sonu ve kaynağı ise Allah da bütün eşyânın sebebi, yaratıcısı, başı ve sonudur. Birin, birlik bakımından bir parçası, dengi olmadığı gibi Allah’ın da dengi, benzeri yoktur. Bir nasıl bütün sayıları kuşatmış ise Allah da bütün varlıkları bilir. Bir sayıların aslı, ilki ve başlangıcıdır. Birin ikiye eklenmesiyle ilk tek sayı olan üç ortaya çıkar. Bir, kök olduğu için sayılardan değildir. Birden sonra çift ve tek başlar. Önce ilk sayı iki, sonra birin ona ilavesiyle üç olur. Bir ilk tek sayı değildir. Sayı ancak ikinci tek olan üçtür. Sayılar çiftten ve tekten değil, kök olan birden çıkar.[8] Öz olarak; “tek” Allah, çift ise yarattığı bütün varlıklardır.
Âyette “çift”e ve “tek”e yemin edilmesi, o dönemde yaşayan müşriklerin, –ticaret kaygısıyla[9]– hac zamanlarını değiştirmeleri, bir yılın aylarını çift, bir yılınkini tek saymak suretiyle ayları ve yılları, buna bağlı olarak da günleri ve geceleri yerlerinden oynatmaları, kısaca takvimlerle oynama girişimiyle ilgili de olabilir. Helâl ve haram kavramlarını da altüst eden bu girişim Kur’ân tarafından eleştirilmiş ve “küfürde aşırı gitme” olarak nitelendirilmiştir.[10]
Sûrede üzerine yemin edilen dördüncü gerçeklik “gece” ile ilgilidir: “Kendi yolunda akıp giden geceyi düşün!” veya başka bir çeviri ile “gelip geçtiği vakit geceye yemin olsun!”[11] Âyetteki “el-leyl” kelimesi “gece”, “yesri” fiili ise “giden, geçen” demektir. Anlaşılıyor ki; fecrin gelişiyle yani tan yerinin aydınlığa başlamasıyla gece de bitiş noktasına gelmiş ve artık geçip gitmeye başlamıştır. Bu ifâde ardına dönüp giden ve bitmekte olan bir zamanı nitelendirmektedir. Peki, böyle bir zamana acaba neden yemin edilmekte ve dikkat çekilmektedir? Klasik tefsirler, âyette geçen geçip gitmekte olan gecenin Hac esnasında akşam namazı ile yatsı namazının birleştirilerek kılındığı “Müzdelife” gecesi veyâ “Bayram Gecesi” olduğunu söylemişlerdir. Fakat ifâdenin mutlaklığını, daha pek çok âyette kozmik varlık ve olaylara yönelik belirleme yapılmaksızın yemin edildiğini dikkate alırsak; bu geceyi –değeri/kıymeti bilinmeyen– bütün geceler olarak anlamak daha uygundur.
Görülüyor ki; fecrin doğuşu aynı anda gecenin de bitişinin/gidişinin zamanı olmaktadır. Eğer bu doğuşu Kur’ân veyâ Rûh’un yükselişi anlamında düşünürsek, geçip giden gece bilgisizliğin, düşüncesizliğin, nefsin karanlığının artık geride kalışı demektir. Başka bir ifâde ile vahyin güneşi cehâletin karanlığını ortadan kaldırmıştır.[12] Kur’ân’ın hiçbir âyetinde geceye yalın/tek olarak yemin edilmez. Mutlaka bir sıfatı ön plâna çıkarılarak geceye dikkat çekilir.[13] Bunun bir anlamı da gecenin kalıcı/sabit değil değişken/geçici olmasındandır. Asıl olan aydınlıktır/ışıktır. Gece ise ışığın olmadığı yere denir. Bundan şu anlamı çıkarabiliriz. Üzerimizden gelip geçen tüm geceleri aydınlatmak ve bu gecelerden fecri doğurtmak bizim elimizde ve sorumluluğumuzdadır. Bunun da yolu/yordamı geceleri uykuyla kısaltmadan onlardan aydınlık bir sabah çıkarmak için değerlendirmektir.
[1] Fecr/3 “Veş şef’ı vel vetri”.
[2] Çiften maksat, Kurban Bayramı’dır ki; ayın çift olan onuncu gününe, tekten maksat da arefe günüdür ki; ayın tek olan dokuzuncu gününe gelmektedir.
[3] İman-küfür, mutluluk-huzursuzluk, hidayet-şaşkınlık, aydınlık-karanlık, gündüz-gece, sıcaklık-soğukluk, güneş-ay, yaz-kış, gök-yer, insan-cin, artı-eksi, pozitif-negatif, erkek-dişi gibi.
[4] “Çifte” birleştikleri ve vuslatı mümkün kılacak şekilde insân varlığının tamamlandığı esnada rûha ve bedene yemin ederim. “Ve teke” bedenden ayrıldığı zaman mücerret rûha yemin ederim.
[5] İhlâs/4.
[6] Şura/11.
[7] Vâhid, âlemdeki sonsuz sayıda çeşitli ve zıt eşyânın Hakk olan Tek Bir Varlığın çeşitli kevnî sûretlerinden başka bir şey olmadıkları keyfiyetinden ortaya çıkmaktadır.
[8] Bu yorumun kaynağı İhvan-ı Safa risâleleridir.
[9] Ay sistemine göre belirlenen ayların mevsimler içinde dolaşmasının yol açtığı belli birtakım ticarî mahzurlardan kaçınmak çabası içinde müşrik Araplar, ay takvimini az çok kararlı (dolanımsız) ve böylece güneş yılına kabaca uygun hale getirmek amacıyla, her sekiz yıllık dönem içinde sırayla üçüncü, altıncı ve sekizinci yıllarda aylara bir on üçüncü ay ilâve ederlerdi. Müslümanların bu ilaveyi, hiçbir haklı mazereti olmayan böylesine keyfî bir düzenlemeyi kabul etmeleri, hac farîzasının ve Ramazan orucunun hep aynı mevsimlere bağlanması ve dolayısıyla bu ibadetlerin uygulanmada ya hep zor ya da hep kolay günlere, kolay mevsimlere rast getirilmesi demek olurdu ki her iki durumda da inananlar, bu ibadetlerin özünde yatan ruhsal amacı zedelemiş, gölgede bırakmış olurlardı.
[10] Tevbe/36-37 .
[11] Fecr/4 “Vel leyli izâ yesr(yesri)”.
[12] Ölüm ile birlikte karanlığı rûhtan sıyrılan ve yok olan bedene yemin ederim.
[13] Duhâ/2; Tekvir/17.