
İnsan, neye bağlanırsa onun rengine boyanır. Neyi büyük görürse onun etrafında şekillenir. Kimin rızasını esas alırsa hayatını onun ölçülerine göre kurar. Bu sebeple insanın asıl meselesi sadece “ne kazandığı” değil, kime bağlandığı, ne uğruna yaşadığı ve neyi kaybetmekten korktuğudur.
Bugün modern insanın en büyük krizlerinden biri, öncelikler krizidir. Araçlarla amaçlar yer değiştirmiş, vasıtalar gaye hâline gelmiştir. İnsan Allah için yaşaması gerekirken dünya için yaşamaya başlamış; imanı korumak yerine konumunu korumaya, ilâhî rızayı aramak yerine insanların onayını toplamaya yönelmiştir. Oysa tevhid, tam da bu savrulmayı düzeltmek için vardır.
İçinde yaşadığımız modern çağ, insanı “bağlarından kopararak özgürleştireceği” vaadiyle yola çıkmış, ancak neticede onu eşyanın, hırsın ve başkalarının beğenisinin esiri haline getirmiştir. Oysa bir mümin için hayat, tesadüfi bir savruluş değil, bilinçli bir yöneliştir. Bu yönelişin omurgasını ise Allah’a bağlılık, imanın muhafazası ve ilâhî rızanın her şeyin önünde tutulması teşkil eder.
Meseleyi şu üç ana başlık altında hülasa etmek mümkündür:
1. Allah’tan Kopan Neye Bağlanırsa Bağlansın “Bağımsız” Değildir
İnsan fıtratı boşluk kabul etmez. Kalbini ve zihnini Allah’a bağlamayan kişi, mutlaka başka bir şeye; makama, paraya, ideolojiye veya kendi nefsine bağlanacaktır. Kur’an-ı Kerim, Allah’ı unutanların akıbetini şöyle haber verir:
“Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fâsıkların ta kendileridir.” (Haşr, 59/19)
Bu ayet, Allah’tan kopuşun yalnızca bir inanç zaafı değil, aynı zamanda insanın öz benliğini kaybetmesi olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü Allah’ı unutan, aslında kendisini de unutur; ne için yaratıldığını, nereye gittiğini ve neye kulluk ettiğini de kaybeder.
Fıkıh diliyle ifade edecek olursak; nasıl ki bir ibadetin rüknü eksik olduğunda o ibadet “batıl” oluyorsa, hayatın rüknü olan “Allah ile bağ” koptuğunda, kurulan diğer bütün ilişkiler manen hükümsüzdür. Allah ile bağı kopan birinin elde ettiği nüfuz veya kurduğu sosyal ağlar, sadece dünyevî bir oyalanmadan ibarettir.
2. İman Gittikten Sonra Elde Edilenler “Kazanç” Değildir
Bizler başarıyı çoğu zaman banka hesapları, akademik unvanlar veya sosyal statüler üzerinden okumaya alıştırıldık. Ancak İslam’ın “zarar” ve “kazanç” (hüsran ve fevz) tanımı çok daha köklüdür. Asr Suresi, imanı olmayan bir insanın, dünyanın bütün hazinelerine sahip olsa dahi ziyanda olduğunu haykırır:
“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” (el-Asr, 103/1-3)
Bu ilâhî beyan, kazancı servetle değil imanla, kurtuluşu başarıyla değil sadakatle ölçmektedir.
Efendimiz (s.a.v), “Zenginlik mal çokluğu değil, gönül tokluğudur” buyururken, imanın insana kazandırdığı o sarsılmaz haysiyete işaret etmiştir.
İmanını dünyevî bir çıkar uğruna feda eden veya onu bir kenara iterek başarı merdivenlerini tırmanan kişi, aslında sahip olduğu en büyük sermayeyi (sermâye-i ömr) tüketmiş demektir. İmansız bir başarı, temeli olmayan bir gökdelene benzer; dışarıdan ihtişamlı görünür ama ilk sarsıntıda yerle bir olmaya mahkûmdur.
3. Rızâ-i İlâhî Olmadan Gelen Alkışlar Birer “Vebal”dir
Günümüz insanının en büyük imtihanlarından biri “beğenilme” arzusu ve “başkaları ne der?” kaygısıdır. Oysa müminin istikametini insanların takdiri değil, Allah’ın takdiri belirler.
Kur’an bu hakikati şöyle bildirir:
“De ki: Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (el-En‘âm, 6/162)
Ve yine:
“Kim, insanlar kendisine buğzetse bile Allah’ın rızasını ararsa, Allah onu insanların şerrinden korur. Kim de Allah’ın hoşnutluğunu bırakıp insanların hoşnutluğunu kazanmaya çalışırsa, Allah onu o insanların insafına terk eder.” (Tirmizî, Zühd, 38)
İhlas, amelin sadece Allah için yapılmasıdır. Eğer bir işin içinde Allah’ın rızası yoksa, o işi milyonlarca insanın alkışlaması o işe değer katmaz; aksine kişinin hesabını ağırlaştırır.
Fudayl bin İyâz’ın o meşhur uyarısını hatırlayalım:
İnsanların hatırı veya görüşleri nedeniyle ibadeti/ameli terk etmek riya (gösteriş), insanlar için amel etmek şirk, bu iki durumdan kaçınıp ibadeti sadece Allah için yapmak ise ihlastır.
Mümin, insanların hoşnutsuzluğu pahasına da olsa Hakk’ın rızasını gözetmekle mükelleftir. Zira insanların kalbi de Allah’ın elindedir; O razı olursa, dilediğinde kullarını da razı eder.
Netice Olarak
Hayatı anlamlı kılan, nicelik değil niteliktir. Bir mümin için şu üç sual, hayatın mihenk taşıdır:
Bu bağ beni Allah’a mı götürüyor, yoksa O’ndan koparıyor mu?
Bu kazanç imanımı mı besliyor, yoksa onu kemiriyor mu?
Bu adımımda Allah’ın rızası mı var, yoksa nefsimin ve insanların arzusu mu?
Benim yerimde Peygamber Efendimiz (sav) olsaydı, bu davranışı yapar mıydı, yapmaz mıydı?
Bunu yaparsam, amel defterime sevap mı yazılır, yoksa günah mı?
Unutmayalım ki;
Allah ile bağını koruyan aziz, imanını muhafaza eden zengin, rızâ-i ilâhîyi kazanan ise asıl bahtiyâr kişidir.
“Kim Allah’a sımsıkı tutunursa, muhakkak dosdoğru yola iletilmiştir.” (Âl-i İmrân, 3/101)