
(Kur’an’da “Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır” ifadesi ile biten âyetleri açıklamaya devam ediyoruz)
Allah (cc) Cuma namazı hakkında şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” (Cum’a 62/9)
Müslümanlar Cuma gününü haftalık bayram olarak adlandırırlar. Zira onun diğer günlere nazaran değerlendirenler için faziletli, hayırlı ve bereketli olduğunu kabul ederler. Cuma günü bir hatırlama (zikir), ibadet, cemaat olma günüdür. İslâm müslümanların cemaat olmalarını, cemaatle namaza önem vermeleri emreder.
Cuma namazıyla cemaat bilinci kazananlar, bunu hem zihinleriyle, hem yürekleriyle, hem bizzat uygulayarak diğer vakitlere de taşırlar. Bu bilinç ve farkındalık mü’min kardeşiyle tanışmaya, karşılıklı bilişmeye, haberdar olmaya ve güvene dönüşür. Bu da müslümanlar arasında olması gereken ‘vahdet’ ve ‘kardeşlik’ anlayışına zemin hazırlar.
Esasen bütün geceler ve gündüzler; yani vakitler Allah’ındır. Zira hepsini de yaratan O’dur. O’nun katından herhangi bir günün/gecenin diğerlerinden farkı yoktur. Tıpkı O’nun katında bütün kullarının farkı olmadığı gibi.
(İnsanlara ‘kullarım’ (Zümer 39/53) diye hitap eden, onları yeryüzünde ‘halife’lik görevi (Bekara 2/30) yapsınlar diye yaratan O’dur. Çünkü O, herkesin ve herşeyin, yani âlemlerin Rabbidir. Ancak kişi tercihleri ve yaptıklarıyla (amelleriyle) Rabbinin katında O’nun takdir edeceği derece kazanır, ya da kazanması mümkün olan dereceyi kaybeder. Hiç kimse peşinen iyi veya kötü değildir. Ama herkes iyi ve kötü olmaya adaydır. Bu da insanların tercihleriyle ve yaptıklarıyla ortaya çıkar)
Cuma günü onu değerlendirenler için mübarek ve faziletli olur. Yoksa onun diğerlerinden bir farkı yoktur. Rasûlüllah’ın (sav) Cuma hakkında şöyle dediğini rivâyet edildi: “Cuma gününde öyle bir an vardır ki bir kul o zamanda dua ederse Allah o kula istediğini verebilir.” (Müslim, Cumua/(3(13-15) no: 1969)
“Her kim önemsemeyerek üç cumayı (üstüste) terk ederse, Allah onun kalbini mühürler” (Ebû Dâvûd, Salât/203-204 no: 1052. Tirmizî, Cumua/7 no: 500 (Hasen kaydıyla). İbni Mâce, İ. Salat/93 no: 1125)
Müslim’deki rivâyet şöyle: “Bazıları ya Cuma namazını terk etmeyi bırakırlar yahut da Allah onların kalplerini mühürler, artık gafillerden olurlar.” (Müslim, Cum‘a/40(865) no: 2002)
Eğer bu ifadeler Rasûlüllah’a aitse, bu, özürsüz Cuma namazını terkeden mü’minlere ciddi bir tehdittir.
Cuma namazı her ne kadar bazıları zevâl vaktinden önce de kılınır deseler de, Cuma günü öğle vaktinde ve öğle namazı yerine kılınır. Cuma namazının hem farz olmasının, hem edâsının şartları, hem kimlerin muaf olduğu konusu fıkıh ve ilmihal kitaplarında anlatılıyor.
İbn Rüşd Cuma namazının vaktiyle ilgili şöyle yazmış: “B. İkinci fasıl (Cumanın Namazının Şartları): Cumanın vakti: “Cumhur, öğlenin vakti olan zevâl, Cumanın vakti olup zevâlden önce Cuma kılınmaz” demiştir. İmam Ahmed b. Hanbel ise zevâlden önce Cuma kılınabilir demiş.
Sehl b. Sa’d demiş ki: “Biz Peygamber zamanında Cuma namazından önce ne öğle yemeğini yerdik, ne de uyurduk.” (Müslim, Cumua/9 (30) no: 1991. Ebû Dâvud, Salat 2/215 no 1067. İbni Mâce, İkâme 84 no: 1099. İbni Mâce bunu ayrıca Enes b. Mâlik’ten de naklediyor: İkâme/84 no: 1102)
“Halk namazı kılar ve dönerlerdi de daha duvarların gölgesi olmazdı.” (Buhârî, Meğâzi/64-35 no: 4168)
Bu hadislerin manasında ihtilaf edildi. Bazıları bunlardan hareketle Cumanın zevâlden önce kılınabileceğini caiz görmüşler.
“Bu hadislerden, namazlar içinde yalnız Cumaya erken gidilmiş olduğu anlaşılır” diyerek birbiriyle çelişen delilleri te’lif etmeye çalışanlar; zevâlden önce Cumayı caiz görmemişler. Bu rivâyetler bu konuda nass (delil) değildir demişler. (İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, s: 149. (çev.) 1/322)
Rasûlüllah’ın Cuma günü öğle vaktinde hutbeden önce ve iki rek‘at farz namazdan sonra bir miktar nafile namaz kıldığı bilinmektedir. Fakat rek‘at sayıları hakkında farklı rivâyetler, mezhepler arasında farklı görüşler var.
Hanefîlerin uygulaması şöyle: Hutbeden önce dört rek‘at, farzdan sonra da dört rek‘at sünnet (nafile) kılınır. (Bkz: Kur’an Yolu (DİB), 5/348. TDV İslâm Ansiklopedisi, Cuma mad. 8/85)
Cumanın şartlarındaki eksiklikler sebebiyle kılınan Cuma namazının geçerli olmayabileceği ihtimalinden hareketle bazı yerlerde “zuhr-i âhir” adıyla kılınan 4-2=6 rek‘atlık namazın sünnette ve sahâbe tatbikatında bir dayanağı yoktur.
Âyette “hemen Allah’ın zikrine koşun” deniliyor. Şüphesiz mü’min her zaman ve her durumda Allah’ı zikreder, hatırlar, O’nu unutmadan hareket eder. Buradaki emir özel bir şey olmalı… Bu da Cuma namazı ve onun bir parçası olan hutbedir denilmiştir. ‘Koşun’ emriyle bilinen koşma, hızla gitme değil, ihlasla ibadet ve Allah’ı zikir niyetiyle mescidlere yönelin demektir.
“alışverişi bırakın” emrini de lafız (literal) okumayla sadece alış-verişi terkedin diye anlamak âyetin maksadını eksik anlamaktır. Maksat kendisine Cuma namazı farz olan müslümanın her türlü çalışmayı, bir anlamda kişiyi namazdan alıkoyabilecek her meşguliyeti, işi, takip eden âyette geçtiği gibi oyun ve eğlence türü şeyleri bırakıp mescide gitmesidir. (Komisyon, Kur’an Yolu (DİB), 5/348)
İşte böyle; “Eğer bilirseniz bu, böyle yapmanız sizin için daha hayırlıdır.” Güçlüğüne rağmen, şartlar ağır olsa da, dünyalık açısından çok önemli meşguliyetler olsa da, bütün bahaneleri, takıntıları, menfeat hesapları bir tarafa bırakılarak, Allah’ın emrine icabet edip kulluk görevlerinden biri edâ etmek üzere mescidlere gitmek, Cuma namazı kılmak, o saatte Rabb ile daha yoğun bir bağ kurmaya çalışmak, Cumanın feyiz ve bereketinden istifade etmek daha hayırlıdır…
Cuma namazı ile ilgili âyette bu toplu ibadete vurgu yapılıyor ve müslümanlar uyarılıyor. Bu uyarı Rasûlüllah zamanında olan bir olay üzerine söz konusu oldu. Şöyle ki:
Câbir b. Abdullah’ın (ra) rivâyet ettiğine göre; bir defasında Rasûlüllah (sav) Cuma hutbesini okuyorken, Medine’ye bir ticaret kervanı geldi. Kervanın sesini duyan sahabeler kervanın yanına koştular. Mescitte onlardan oniki kişi kaldı. (Buhârî, Tefsir /62-2 no: 4899. Tirmizî, Tefsir/62-2 n9: 3311 (Hasen–sahih kaydıyla). Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 12/98. Suyûtî, C. Esbâbu’n-Nüzûl, s: 417)
Bunun üzerine şu âyet indi:
“Bir ticaret veya eğlence (lehv) gördükleri zaman hemen dağılıp ona giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki ‘Allah’ın yanında bulunan, eğlenceden (lehv’den) ve ticaretten daha hayırlıdır.’ Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Cumua 62/11)
Medine’ye bir kervan geldiği zaman halk onu, sevinç gösterisi olmak üzere davul çalarak karşılardı. Burada kasdedilen eğlence (lehv) budur. O zaman Peygamber mescidindekiler davul sesini duyunca kervanının geldiğini anlamışlar ve dışarı çıkmışlardı. (Kadı Beydavî, Tefsir, 2/493)
Kur’an tekrar vurguluyor ki; Allah’ın katında olan, O’nun ihlasla kulluk edenlere vereceği karşılık ticaretten de, dünyalıklardan da, gönlü hoş eden eğlencelerden de daha hayırlıdır.
Hüseyin K. Ece
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ