
İnsan, çok önemli ve mükemmel bir varlık. Fakat, onun önemi; kendine verilmiş nitelik, zeka, sorumluluk ve kabiliyetlerini iyi kullanabildiği ölçüdedir, Eğer bunları kullanamıyor ve birtakım otorite ve güçler tarafından kullandırılması engelleniyorsa, onun önemi ve mükemmelliği gerçekleşemiyor ve sıradan bir varlık durumuna inebiliyor.
İnsan, öncelikle aklı, dini ve sosyal özelliği sebebiyle sorumlu bir varlıktır. Sorumluluğunun manası, kendini bilerek ve çaba göstererek belli değer ve kurallara göre hayat sürmesi ve toplumu ile bu çerçevede ortak bir kaderi yaşayabilmesidir. Günümüz şartları içerisinde bu kavramlar ile insanlara baktığımızda, gerçekten akıl almaz bir sapma ve karşıdakini etkisi hale getirici çabalar içine girdiğine şahit oluyoruz.
Sorumluluk, önce ilahi; daha sonra da hukuki bir kavramdır. İlahi emirler, insanın; ahlaki bir şekilde yaşamasını öngörürken, ilahi bilgiye ait hukuk sistemleri insanların birbirlerinin haklarını çiğnememesini, eğer bunu yaparlarsa, hem dünyevi ve hem de ebedi bir cezaya muhatap olacağını bildirmektedir.. İlahi olmayan hukuk sistemleri ise, eğer başkasına zarar verilirse, bundan dolayı dünya hayatında ceza ile karşı karşıya kalınacağını belirtmektedir.
İlahi sistemlerin geçerli olduğu dönem ve coğrafyalarda, insanların daha tutarlı ve davranışlarını daha ölçülü bir hale getirdiğini görebiliyoruz. Çünkü hukuk da, öncelikle insanı iradesi ile başbaşa bırakan bir olaydır. Fakat, bu iradeyi, ahlaki değerler ile destekleyen İlahi hukuk sistemleri, toplumlarda daha etkin ve başarılı bir etki ortaya koymaktadır. Beşeri sistemler ise, hukuk kurallarını sadece “ceza merkezli” bir işleyişle sürdürmekte, fakat bu durum, büyük ölçüde caydırıcı olamamakta ve suçlar, zaman ve devirler içinde gittikçe artmakta ve hatta cezalar, insanları suçtan uzak tutamayacak bir hale gelmektedir.
Şu bir gerçek ki, insan, zorla belli bir kurala uydurulamayan, fakat eğitilen bir varlıktır. Eğitim ise, sadece bilgi verilerek değil; inandırarak ve örnek olunarak gerçekleştirilebilen bir olaydır. Fakat, ne yazık ki, aklı yegane belirleyici güç olarak gören Seküler ve Modern Batı teorileri, insanın bu özelliğine cevap verememiş, onu kontrol altına alarak, hatta; çeşitli basın ve medya araçları ile oyalayıp, iradesini çalıştırmaya imkan vermeyen “sosyal ve psikolojik yönlendirme” ile idare etmeyi düşünmüşlerdir.
Modern toplum adıyla ortaya çıkan yapı, “kitseleştirilmiş bir yığın” halinde, siyasi sistemin kanunları ve medyanın bu sisteme uygun bilgi ve programları ile uyuşturulan ve şartlandırılan sun’i bir asosyal yapıdır. Çünkü, kanunları, kuralları ve amaçları; toplumun kendine göre değil, siyasi ve iktisadi güçleri arzu ettiği şekilde planlanmış bir sistemdir. Ama, bu sistem; çoğunluğun değil, belli güçlerin kontrolleri altında olan, onların istediği şekilde siyasi, hukuki, iktisadi ve ahlaki yönde kurallarla gerçekleşen bir yapıdır. Çünkü ne siyasi ve ne de iktisadi konular, toplumun isteği ve iradesi ile gerçekleştirilememekte, toplum; kendi önüne koyulan sisteme uyma mecburiyeti ile karşı karşıya kalmaktadır.
Ülkenin dış ve iç politikası, hukuki kararları, büyük ölçüde dini, ahlaki ve geleneksel kuralları dışlamaktadır. Bazı göstermelik kural ve alışkanlıklara müsaade edilmekte ve büyük siyasi ve iktisadi güç merkezleri, toplumun nasıl düşüneceğine ve nasıl hareket edeceğine dair kararları vermekte ve medya ile internet de, böyle bir dünyaya insanları hazırlayıcı bilgi ve programlar hazırlamaktadır.
Fransız sosyoloğu Mourice Duverger, Sosyal Bilimlere Giriş kitabında, dünyanın büyük medya kuruluşlarının, büyük sanayi ve ticaret şirketlerinin elinde olduğunu ve insanlığın kaderinin, bu şirketlerin hedefleri ile uyumlu olması için, bu medya kuruluşlarının olayları bu şirketlere göre dizayn edildiğini söylemektedir. Amerikalı sosyolog İvan İliç de, Kapitalist-Liberal sistemin okullarının, sisteme uygun şekilde planlandığını ve sistem dışı bir eğitime izin verilmediğini belirtmektedir. Yine İkinci ve Üçüncü Dalga kitaplarının yazarı, Alvin Tofler de, bilgi çağı ve endüstri döneminin, büyük güç merkezlerinin arzu ettiği şekilde geliştiğini söyleyerek, toplumların artık herhangi bir iradesi olmayan yığınlar haline getirildiğini açıklamaktadır.
Maalesef, çağın büyülü kavramı olan Demokrasi’nin bile, aslında iyi amaçları bünyesinde toplamakla birlikte, onları gerçekleştirebilecek insan ve kültüre hiçbir zaman imkan vermeyen bir “imaj hazırlayıcı” kavram halinde kaldığını, Aristo’dan beri birçok batılı düşünür ve sosyolog ifade etmektedir. Artık, toplumların uyanma ve kendi kaderlerini güdümlü sistemler haline siyasi, iktisadi ve hukuki kurallardan başını kaldırıp, insanların; öncelikle ilahi bilgiyi akılları ile yeniden kavrayarak ve yine Batı toplumlarının hayali ve insanı dışlayan sistemlerini analiz ederek, kendilerine yeni bir sistem anlayışına ulaşmaları gerekiyor.
Bu genel değerlendirme ile , Türkiye’yi de içine alan uluslararası bir düzenin mantığı özellikle vurgulanmış ve toplumun, kendi iradesine yönelik çabalarının önemi, akıl sahibi kişilere hatırlatılmak istenmiştir.
Prof. Dr. Sami Şener
İSLAMİ HABER “MİRAT” -YOUTUBE-