
Her kavram kendi dünya görüşü içinde yeniden anlam kazanır. Özgürlük kavramı da kendi modern dünya görüşü içinde yeniden bir anlam dizgesine sahip olmuştur. Bu yeni anlamı dikkate almadan özgürlük kavramını içeriklendirmek yanlış olacaktır.
O yüzden özgürlük kavramının farklı dünya görüşleri bağlamında farklı anlamlar kazanacağını peşinen bilmekte yarar var. Çünkü üzerine eğer derin bir düşünüş gerçekleştirilmek isteniyorsa, bu temel gerçekliği dikkate alarak tefekkür etmekte yarar vardır.
Giriş: Kavramsal Bir İndirgenme Olarak Modern Özgürlük
Günümüz dünyasında özgürlük, genellikle bireyin her istediğini yapabilmesi, arzularını sınırsızca tatmin edebilmesi ve hiçbir dış otoriteye (aile, devlet, gelenek) boyun eğmemesi olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu yaklaşım, özgürlüğü sadece “istekleri gerçekleştirme hikâyesine” indirgeyerek aslında onu katletmektedir. Modern bağlamda özgürlük, çoğu zaman eşitlik kavramıyla karıştırılarak basitleştirilmiş ve insanın derinliğinden koparılmıştır. Oysa gerçek anlamda özgürlük, bir yapma ya da yapmama serbestîsinden ziyade, insanın kendi ‘özüne dönüşünü’ sağlayan ve onu yaratılış amacına yaklaştıran bir süreçtir.
İndirgemeden kurtulmuş bir özgürlük kavramı insanı kendi otantik yapısı ile bir yüzleşmeye ve oradan kendisi ile bağ kurarak hakikatin temel gerçekliğini doğru bir zeminde anlamaya ve ona uygun davranışa yönelmeyi mümkün hale getirir.
Kalbin Katmanları ve Öz’ün Keşfi
Kalp, insan açısından merkezi bir kavramdır. Kalbi kararan bir kişinin kurtuluş imkanı kalmamaktadır. O yüzden ‘onlar kalpleri ile anlarlar’ sözü temel bir insani gerçekliğe vurgu yapmaktadır. Kalbi ile anlamak, sezgisel bir zeminde doğruyu ve hakikati daha derinden ve hikmet ile idrak etmeye yönelmektir.
Özgürlüğü anlamak için öncelikle insanın iç dünyasına, yani “mikro kâinat” olarak tanımlanan yapısına bakmak gerekir. Kaynaklara göre, Tanrı’nın sığabildiği yegâne mekân müminin kalbidir. Özgürlük, kalbin derinliklerine doğru yapılan bir yolculuktur ve bu yolculuğun belirli durakları vardır:
Sadır (Göğüs): Kalbin ilk adımıdır. İnsana şeytan tarafından atılan şüphelerin tohumlandığı veya ilahi inayete açık ve ilk karşılama yeri olması hasebi ile sadr önemli bir özelliği işaret etmektedir.
Kalp: Duyguların ve idrakin daha derin tabakalarıdır. Kalbin, insanın şahsiyetini inşa ettiği mekân ve duygularının temellendirildiği zemin olarak öne çıktığı bilinmektedir. Kalbin karartılmaması ve arınık halde tutularak ilahi inayete mazhar olmanın mekânını sürekli temiz kılması beklenmektedir.
Fuad: Akletme, gönül ve idrak olarak tanımlanarak kişinin kalbinin derinliklerine yönelik seyrüseferini yapabilmesinin imkânlarını insana sunar.
Lübb (Öz): Kalbin en derin noktası, yani asıl “öz”dür. Bir şeyin en iç ve saf boyutu olarak kayıtlara geçen lübb, aynı zamanda saf bir düşünme melekesi yanında ruhun bizatihi kendisinin tasavvuru olarak da betimlenmesi mümkündür.
“Ulül elbab” ifadesiyle nitelenen kişiler, işte bu özlerine sahip çıkanlar ve onun sahibi olanlardır. Bu öz, sıradan bir varlık unsuru değil, insana üflenen ‘ilahi bir ruh’ ve nefhadır. Dolayısıyla özgürlük, bu ilahi ruhun yeryüzünde kendi asliyeti üzerine varlığını sürdürebileceği şartları inşa etmesidir.
Kulluk ve Özgürlük Paradoksu
Modern düşünce, kulluk (ubudiyet) ile özgürlüğü birbirinin zıttı gibi konumlandırsa da, manevi perspektifte durum tam tersidir. Kişi, Rabbine yöneldikçe ve O’na ulaştıkça aslında özgürleşir. Çünkü gerçek esaret, insanın kendi nefsinin, şehevi duygularının ve öfkesinin kölesi olmasıdır.
Batılı özgürlük jargonunun aksine, bir dindar için özgürlük; kibri, hırsı ve yozlaşmaya neden olan dünyevi arzuları devre dışı bırakabilmektir. Kişi, sadece kendi nefsinin alanını genişletmeyi özgürlük sandığında, aslında “müstağnilik” (kendini kendine yeter görme) ve “tekebbür” (kibir) uçurumuna düşer; bu da beraberinde zulmü ve karanlığı getirir. Hakiki özgürlük ise, insanı aşağı çeken bu beşeri duygularla araya mesafe koyabilme gücüdür.
Fıtrat ve Huzurun Kaynağı
Özgürlük, sadece bir kurtuluş değil, aynı zamanda bir ‘huzur ve itminan’ arayışıdır. İnsan, kendi nefsini bildiğinde aslında Rabbini tanımış olur; çünkü insan özü, ulûhiyetten bir parça, bir güzellik taşır. İnsanı diğer varlıklardan ayıran bu öz; düşünme, irade etme ve değer üretebilme yetisidir.
Bu bağlamda özgürlük, insanın ‘yaratılış amacına matuf fıtratına’ dönme mücadelesidir. Modern hayatın sunduğu “her şeyi reddetme” temelli sahte özgürlük, insanı köksüzleştirirken; manevi özgürlük, insanı sonsuzluğa, salih amele ve gerçek güzelliğe kapı açan bir “seyrü sefer”e çıkarır.
Sonuç
Sonuç olarak özgürlük, insanın kendi üzerine bir karakter inşa etmesi ve kâinatla, insanla, eşya ile ve Rabbiyle kurduğu ilişkinin niteliğidir. Modern dünyanın vaat ettiği sınırsız istek gerçekleştirme hali, kişiyi kendi nefsinin esiri yaparken; manevi bağlamdaki özgürlük, ruhu esaretten kurtararak asli vatanına doğru bir yolculuğa çıkarır. Gerçekten özgür olan kişi, nefsinin vesveselerini susturabilen ve yaratılış gayesine uygun bir irade sergileyebilen kişidir.