
İnsan, hayatının her döneminde ve her şartta Yüce Allah’a kulluk etmekle yükümlüdür. Müminin kulluğu; mevsimlere, hava şartlarına, sosyal çevreye veya kişisel konforuna göre şekillenen geçici bir sorumluluk değil, ömür boyu devam eden ilahî bir vazifedir. Yazın sıcaklığı, kışın soğuğu, bolluk ve darlık gibi hayatın tabiî şartları, kulluk sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
İslâm dini, insan hayatını bir bütün olarak ele alır. Namaz, oruç, tesettür, helâl-haram hassasiyeti, güzel ahlâk ve diğer bütün dinî sorumluluklar; belirli zamanlara veya uygun şartlara mahsus değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de müminlerin her hâlükârda Allah’ın rızasını gözetmeleri emredilmiş, kulluğun sürekliliği vurgulanmıştır.
Bu hususta Tebük Seferi sırasında yaşananlar, ibret verici bir örnektir. Havanın son derece sıcak olduğu bir dönemde bazı kimseler, sefere katılmamak için, “Bu sıcakta savaşa çıkmayın.” diyerek mazeret ileri sürmüşlerdir. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
> “Geride bırakılanlar, Allah’ın Resûlü’ne muhalefet ederek geride kalmalarına sevindiler. Mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmekten hoşlanmadılar ve ‘Bu sıcakta savaşa çıkmayın.’ dediler. De ki: ‘Cehennem ateşi daha sıcaktır.’ Keşke anlayabilselerdi.” (et-Tevbe, 9/81)
Bu âyet, müminin ilahî sorumluluklarını dünyevî mazeretlerle terk etmesinin doğru olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Âyette asıl eleştirilen husus, sıcaklık değil; Allah’ın emrine karşı isteksizlik ve kulluk sorumluluğunu ihmal eden anlayıştır.
Kur’ân-ı Kerîm’de kulluğun sürekliliği şu ifadeyle emredilmektedir:
> “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (el-Hicr, 15/99)
Bu ilahî emir, ibadetin belli dönemlerle sınırlı olmadığını; kulun son nefesine kadar Rabbine yönelmekle yükümlü olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla mümin için kulluğun tatili yoktur. Dinlenmek, seyahat etmek ve meşru ölçüler içerisinde tatil yapmak elbette insanın tabiî ihtiyaçları arasındadır. Ancak bu durum, ibadetlerin ihmal edilmesini veya dinî hassasiyetlerin terk edilmesini meşru hâle getirmez.
Mümin; bulunduğu her yerde namazını eda etmeye, helâl-haram ölçülerine riayet etmeye, iffetini ve hayâsını korumaya, güzel ahlâkını muhafaza etmeye devam eder. Çünkü kulluk, belirli mekânlara veya zamanlara değil, hayatın tamamına yayılan bir sorumluluktur.
Yüce Allah, müminin hayat anlayışını şu âyetle özetlemektedir:
> “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (el-En’âm, 6/162)
Bu bilinç, mümini her şart altında istikamet sahibi kılar. Mevsimler değişebilir, şartlar ağırlaşabilir; ancak Allah’a verilen kulluk sözü değişmez. Mümin, kolaylıkta da zorlukta da Rabbine bağlılığını koruyan, dinini hayatının her alanında yaşamaya gayret eden kimsedir.
Hakikî îman sahibi, mazeret üretmez; çözüm arar. Gerçek bir mümin, “Yapamam.” demeden önce, “Allah’ın rızasına uygun olarak bunu nasıl yapabilirim?” diye düşünür.
Îmanı tam olan kimse, zorlukları inkâr etmez; onları aşma iradesini ortaya koyar. Çünkü mümin, Allah’a tevekkül eder ve sebeplere sarılır. Konfora değil, kulluğa odaklanır. Şartlar ağırlaştığında sorumluluğu terk etmek yerine, sorumluluğunu yerine getirecek yollar arar.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
> “Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve onu hiç ummadığı bir yerden rızıklandırır.” (et-Talâk, 65/2-3)
Bir başka âyette ise şöyle buyrulmaktadır:
> “Allah, hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” (el-Bakara, 2/286)
Dolayısıyla Allah’a iman eden kimse, kulluk vazifesini yerine getirme hususunda zorlukları mazeret hâline getirmez. Allah’a tevekkül eder, meşru sebeplere sarılır ve Rabbinin lütfedeceği imkânları arar. Çünkü hakikî îman, insanı mazeret arayan değil, çözüm üreten bir kulluk şuuruna ulaştırır.
Yani, îmân varsa imkân da vardır.
Yüce Rabbimizden niyazımız; bizleri her zaman ve her zeminde kulluk şuurunu muhafaza eden, ibadetlerini ihlasla yerine getiren, dinî hassasiyetlerinden taviz vermeyen ve hayatını O’nun rızası doğrultusunda tamamlayan kullarından eylemesidir.