
“Şüphesiz ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı kibirlenenler için göğün kapıları açılmaz. Onlar, deve iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremezler. İşte suçluları böyle cezalandırırız.”
(A‘râf, 7/40)

Bazı ayetler vardır ki insanın zihnine değil, doğrudan vicdanına dokunur. A‘râf Suresi’nin 40. ayeti de bunlardan biridir.
Ayet, Allah’ın ayetlerini yalanlayan ve onlara karşı kibirlenen insanların durumunu anlatırken son derece çarpıcı bir ifade kullanır:
“Deve iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremezler.”
Devenin iğne deliğinden geçmesi mümkün müdür?
Elbette hayır.
İşte ayet, insanın önüne böylesine kesin bir imkânsızlık koyarak, hakikate karşı kibirlenen insanın cennete ulaşmasının ne kadar imkânsız bir hâle geldiğini anlatır.
Ayetin dikkat çekici taraflarından biri, “yalanlayanlar” ifadesinin hemen ardından “kibirlenenler” ifadesinin gelmesidir.
Çünkü insan bazen hakikati bilmediği için değil, bildiği hâlde teslim olmak istemediği için ondan uzaklaşır.
Kibir burada yalnızca insanlara karşı büyüklenmek anlamına gelmez.
Kibir; Allah’ın hükmünü kendi arzusundan aşağı görmek, doğruyu sırf kendi düşüncesine uymadığı için reddetmek, nasihati kabul etmemek, hatasını itiraf etmemek ve insanın kendisini hakikatin ölçüsü hâline getirmesidir.
İblis‘in imtihanını hatırlayalım.
Allah’ın emrini biliyordu. Fakat kibri onu itaate engel oldu. “Ben ondan daha hayırlıyım” diyerek kendi ölçüsünü Allah’ın emrinin önüne koydu.
Demek ki insanı helake götüren şey bazen bilgisizlik değil, bilginin gerektirdiği teslimiyetten kaçmaktır.
Ayetin üzerinde düşünürken insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir:
Benim hakikat karşısında geçirmekte zorlandığım “deve” nedir?
Bazen makamdır.
Bazen servettir.
Bazen şöhrettir.
Bazen yıllardır savunduğumuz bir düşüncedir.
Bazen “Ben bilirim” duygusudur.
Bazen de nefsimizin vazgeçmek istemediği bir alışkanlıktır.
İnsan, yanlış olduğunu fark ettiği hâlde geri adım atmak istemeyebilir.
Çünkü kabul etmek, nefsine ağır gelir.
İşte kibir tam da burada devreye girer.
Hakikat küçülmez; fakat insanın hakikat karşısındaki kibri büyür.
Ayet, “göğün kapıları açılmaz” buyuruyor.
Bu ifade, insanın Allah’ın rahmetine ve lütfuna ulaşmasının önündeki manevi engelin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor.
İnsanın önündeki en büyük engel bazen dışarıda değildir.
Engel kendi içindedir.
Nefsinde, kibrinde, inatçılığında, dünyaya aşırı bağlılığında…
İnsan hakikate yaklaşmak için önce kendisini küçültmeyi öğrenmelidir.
Çünkü Allah’ın huzurunda yükselmenin yolu, insanlara karşı büyüklük taslamaktan değil, Rabbine karşı kulluğunu idrak etmekten geçer.
Kur’an bize yalnızca kibri yasaklamıyor; onun karşısına tevazuyu ve teslimiyeti koyuyor.
Gerçek mümin, her şeyi bildiğini iddia eden insan değildir.
Gerçek mümin, hakikat kendisine ulaştığında:
“Rabbim, doğru olan buysa ben nefsimi ona uydururum.”
diyebilen insandır.
Çünkü kulluk, Allah’ın hükmünü kendi arzularımıza uydurmak değil; kendi arzularımızı Allah’ın hükmüne uydurmaktır.
A‘râf Suresi’nin 40. ayeti bu yönüyle sadece geçmişte yaşamış inkârcılara yönelik bir uyarı değildir.
Bugünün insanına da seslenmektedir.
Bize de…
Belki de bu ayeti okurken başkalarının kibirlerini sorgulamak kolaydır.
Asıl zor olan, kendi kibirimizi fark etmektir.
Çünkü insan başkasının “devesini” kolayca görür; kendi “devesini” görmekte zorlanır.
O hâlde kendimize soralım:
Allah’ın hangi emri karşısında nefsim direniyor?
Hangi hakikati sırf hoşuma gitmediği için kabullenmek istemiyorum?
Hangi yanlışımın doğru olduğunu ispatlamak için direniyorum?
Ve belki de en önemli soru:
Benim cennete girmemi imkânsızlaştıracak kadar büyüttüğüm şey nedir?
Kur’an’ın “deve iğne deliğinden geçmedikçe” ifadesi, insanı başkalarını suçlamaya değil, kendi nefsini hesaba çekmeye çağırıyor.
Çünkü bazen insanın önündeki en büyük engel, dışarıdaki bir duvar değil;
içeride büyüttüğü kibridir.
Vahiy Penceresi’nden bugün bize düşen pay şudur:
Hakikatin önünde küçülmeyen insan, kendi nefsinin büyüklüğü altında ezilebilir.
İSLAMİ HABER “MİRAT”