
İnsanın varlık âlemindeki konumu, kurduğu çok katmanlı ilişkiler ağıyla şekillenir. Bu ağın merkezinde, insanın Rabbiyle kurduğu ilişkinin mahiyeti yer alır; çünkü bu asli bağ, insanın kendisiyle, diğer insanlarla ve nihayetinde tüm yaratılmış varlıklarla kurduğu ilişkinin niteliğini doğrudan belirler. Belirtmeye çalıştığım üzere, insanın yaratılmış her zerreyle kurduğu ilişkinin temelinde yatan en sarsılmaz ilke “ontolojik eşitliktir”. Bu eşitlik, her şeyin —insanın, hayvanın, bitkinin, güneşin ve yıldızların(bütün varlığın)— aynı Yaratıcı tarafından var edilmiş olması gerçeğine dayanır.
Yaratılmışlık bakımından insan ile diğer varlık türleri arasında bir benzerlik olmasa da mutlak bir eşitlik söz konusudur. Bu noktada insanın kendisine bir üstünlük payesi çıkarmasının yolu tamamen kapalıdır; zira eğer bir üstünlükten söz edilecekse, bu insanın kendi çabasından değil, tamamen Yaratıcının konumlandırmasından kaynaklanır. Üstünlük, bir tahakküm aracı değil, bir hikmet gereğidir.
İnsan, bir bitkiyi veya hayvanı tüketirken ya da onlardan faydalanırken bunu kendi “doğal hakkı” olduğu için değil, ilahi bilginin ve vahyin kendisine tanıdığı sınırlar (mubah/helal kılma) çerçevesinde gerçekleştirir. Dolayısıyla, yaratılmışlarla kurulan bağın niteliğini belirleyen şey insan aklı değil, ilahi bilgidir. Vahyin çizdiği bu çerçeve, insanın varlığa karşı “akli yetisiyle” keyfi kurallar geliştirmesinin önüne geçer.
Göklerde ve yerdeki her şeyin insanın hizmetine sunulmuş (musahhar) olması, insanın bir imtiyazı gibi görünse de aslında bu durum ontolojik bir amaca hizmet eder: İnsanın yaşam alanını belirlemek ve imtihanını gerçekleştirmek içindir. Varlığın insana boyun eğdirilmesi bir üstünlük belirtisi değil, Allah’ın bir ‘İnayeti ve İkramı’dır.
Bu noktada belirleyici olan insan değildir; insan, bu ilişkideki ‘sorumluluk sahibi ve hesap verecek olan tek taraftır’. Diğer varlık türleri (hayvanlar, bitkiler, madenler) edilgen bir konumda “musahhar” kılındıkları için bir sorumluluk taşımazlar; imtihan edilen ve dolayısıyla adaleti tesis etmekle yükümlü olan yalnızca insandır.
İlişkilerin korunması için “eşitliğin koruyucu maskesi” olarak ‘adalet’ devreye girer. Adalet, bir şeye hakkını vermektir; toprağı sürerken ona su vermek, bir hayvanın ihtiyacını gözetmek adaletin bir gereğidir. Hayatın bir denge üzerinde yürümesi, bu ilahi ölçüye riayetle mümkündür.
Bu denge bozulduğunda, yani sınır (had) aşıldığında ‘zulüm’ meydana gelir. Abdest alırken ihtiyaçtan fazla su kullanmak gibi basit görünen bir eylem bile, dengeyi bozduğu ve adaleti sağlayamadığı için bir zulüm pratiğine dönüşebilir. Bu noktada bir müminin en çok sakınması gereken şey, bir başkasının (bu bir taş veya ağaç da olsa) hakkını gasp etmek ve ona haksızlık etmek olduğunu hatırlamaktır. Hatta trafik kazalarının bile, insanın hızıyla haddini aşması sonucunda “yerin canının yanmasıyla” verdiği bir tepki olarak okunabileceği gibi çarpıcı bir bakış açısını da dikkate almakta yarar var.
Varlığın sadece cisim, sert veya yumuşak olması onun canlı olmadığı anlamına gelmez; her zerre kendine has bir canlılığa sahiptir. Bu canlılık, her varlığa karşı ‘ontolojik bir saygınlık (ihtiram)’ gösterilmesini zorunlu kılar. Saygı, varlığı küçümsememek ve ona hakkını vermektir. Ki bu saygınlık kişinin kendisine duyduğu saygınlık ve Rabbine yönelik geliştireceği haşyet/saygınlığı da içermek durumundadır.
İnsan, varlığın “lisanını” keşfettiğinde onlarla konuşabilir ve hemhal olabilir. Samimiyetle yaklaşıldığında bir hayvanın (yılan veya köpek gibi) insanın niyetini anladığı ve ona göre davrandığı gözlenmektedir. Hatta sadece canlılar değil, kalem, cep telefonu, saat veya oturduğumuz sandalye gibi nesnelerle kurulan bağın bile bir “saygınlık” üzerinden yürümesi gerekir. Bu nesnelere zulmetmek (kırmak, haksızlık etmek), onların insana “sırtını dönmesine” neden olur. Japonya’da su ve çiçek üzerine yapılan araştırmalarda insanın onlara yönelik geliştirdiği uyumlu ve sert ilişkinin durumuna göre biçim kazandıkları ispatlandı.
Varlığın kendi içindeki bütünlüğü, her parçanın birbirini tamamladığı bir kombinasyon (insan-hayvan-bitki) oluşturur. Bu bütünlüğü kavramak, Allah’ın varlıkla ilişkisindeki ‘vahdaniyeti ve tevhidi’ anlamanın kapısını aralar. İnsanın varlığa gösterdiği saygı, aslında bu tevhid inancının ruhsal ve psikolojik zeminini oluşturur.
Ancak günümüz dünyasında, modern düşüncenin “benmerkezci” (ego sentrik) yapısı bu ilişkileri yozlaştırmıştır. Her şeyin sadece insanın isteklerine göre şekillenmesi gerektiği anlayışı; merhameti, adaleti ve saygınlığı ortadan kaldırmış, yerini karanlık bir zulme bırakmıştır.
İnsanın yaratılmış varlıklarla ilişkisini yeniden düzenlemesinin yolu, merhametle beslenen bir eşitlik anlayışından geçer. Bu merhametin dışa dönük açılımı ve vücut dili ise ‘haşyet/saygınlıktır’. İnsan, bir taşı yerine koyarken de bir hayvana yaklaşırken de bu saygınlığı koruduğu sürece hem kendi imtihanını vermiş olur hem de varlık arasındaki ilahi selamı ve inayeti tesis etmiş olur. Sorumluluk evrenseldir; Allah’a, kendine, insanlara ve tüm varlığa karşı sorumluluk, varoluşun asli gayesidir.
İnsan bu sorumluluk duygusunu üstlendiğinde ve gereğini yerine getirdiğinde kendi ‘kurtuluşunun mimarı’ olarak kayıtlara geçer ve ilahi inayetin ve ikramın muhatabı olarak karşılanır. Böylece sonsuzluğu ikram ve inayet üzere yaşamak için kendisine sunulan fırsatı doğru bir zeminde kullanarak, kendi sorumluluğunu yerine getirerek, ilahi mazhariyete sahip olarak, varlığının devamını olumlu bir zemine taşıyarak sürdürmeyi garanti altına almış olacaktır.
Yazıda varlığa evrene bir pencereden bakılıyor. Bu bakış açısı adeta tüm canlılara ürkek bir kuş gibi kalbi titreyerek yaklaşan zarif bir bakış açısı.
Selamlar, İnsan bu hususlara hassasiyetle riayet ederse çok yerinde bir davranışla hem kendine hem insanlığa hem de rabbinin nimetlere nankörlükten kurtulmuş olacaktır.
Eyvallah hocam kalemine ve yüreğine sağlık ilişkilerin temelini adalet oluşturur. Adalet yoksa ifsat bozulma başlamıştır. İnsan Allah ve kainat yaklaşımı/ ilişkisi akıl vahiy ölceginde oluştuğunda yaratılış amacına ulaşıır vesselam