
“…Allah’a ortak koşan inkârcı kişi, gökten düşüp parçalanan ve kuşların kapıştığı yahut rüzgârın uzak diyarlara kaldırıp savurduğu kimseye benzer (Hac 22/31).
İnsan, kâinatın en nadide varlığı ve yeryüzünün halifesidir. Ancak bu narin ve özel varlık, ruhunu besleyen ana damardan yani Yaratıcısından koptuğunda, varoluşsal bir buhrana sürüklenir. Yukarıdaki ayet-i kerime, Allah’tan kopan insanın iç dünyasında yaşadığı psikolojik heyelanı ve trajik savrulmayı gözler önüne seren düşündürücü bir tasvirdir.
Bu ayetin anlattığı ve günümüzde de yaygın bir şekilde yaşanan insanın Allah’tan kopması dolayısıyla mihverini ve istikametini kaybetmesi halini biraz daha detaylı bir şekilde inceleyelim.
Bu düşüş, asla basite alınabilecek bir durum değildir. İnsanın “ahsen-i takvimden” (en güzel kıvamdan), “esfel-i safiline” (aşağıların aşağısına) yuvarlanışının hikayesidir. Kul, gayb inancından ve Tevhidin güvenli limanından koptuğu an; heva, arzu ve şehvetlerinin mahkûmu olmaya başlar. Sadece bununla kalmaz, gittikçe insanlık onur ve şerefinden de uzaklaşır.
İnkâr, bu dünyada insanın başına gelebilecek en büyük varoluşsal felakettir. Allah’tan kopan insan, sadece yükseklerden düşüp insanlık değerini kaybetmekle kalmaz. Aynı zamanda yerlerde yüzüstü süründüğü ve hiçbir sonuç alamayacağı bir hayatı yaşar. Kur’an’ımız, inkârcının bu acıklı ve iflas etmiş halini şöyle anlatır: “Şimdi (hele bir düşünün, önünü görmeden) yüzüstü sürünen mi hedefe erişir, yoksa doğru yolda düzgün yürüyen mi?” (Mülk 67/23).
İnsan, merkezini ve sabitelerini kaybettiği için bu duruma düşüyor. Çünkü o bağlanmadan yaşayamaz. Bu bağlanma da en ideal şekilde karşılığını Tevhid inancında bulur. O yüzden Hz. Yûsuf, “Çeşit çeşit tanrılar mı, yoksa gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah mı (inanıp bağlanmak için) daha iyidir?” der (Yûsuf 12/39). Tevhide bağlanmayınca insanın ruhu desteksiz, dayanaksız kalır ve semadan aşağıya atılmış ve felakete giden birisi haline gelir. O artık nereye düşüp, nereye çarpıp parçalanacağı belli olmayan talihsiz bir kimsedir.
İnsanın bu feci düşüşü yaşamasının sebebi, asla kopmayan İslam’ın sapsağlam kulpuna (Lokman 31/22) yapışmamasıdır. Oysa bu kulp, insanın hem dünyada hem de ahirette güvencesidir. Dolayısıyla buna bağlanmayan kimse, adeta sarp kayalardan aşağıya yuvarlanan ve düştüğü her bir basmakta ruhu darbe üstüne darbe alan, tabiatı yozlaşan birine benzer. Yine Allah’ın semadan sarkıttığı Kur’an ipinden (Âli İmrân 3/103) kopan bir kimse, yerçekimine yenik düşen bir cisim gibi hızla aşağıya düşüp ruhu yara bere içinde kalan birine benzer.
Kur’an, inkârcı insanın yaşadığı bu dramatik durumu, bazen şu ayette olduğu gibi zıt bir yaklaşımla yokuş yukarı nefes nefese tırmanan, haliyle yorgun ve bitkin düşen bir insana benzetir: “Onu acı veren dimdik sarp bir yokuşa süreceğim” (Müddessir 74/17). Kısaca bu düşüş ve bu yokuşlar; kalpte, vicdanda ve duygularda yaşanan sarsıcı musibetleri bizlere anlatmaktadır.
Gökten düşen ve korumasız kalan bu bedene ne olur? Yırtıcı kuşlar onun üzerine üşüşmeye ve onu kapışmaya başlar. Buradaki “kuşlar” ve “gagalama” ifadesi, insanın iç dünyasını talan eden şer odaklarının ve nefsani hastalıkların edebi bir tasviridir. Tek bir merkezden, yani Tevhid’den kopan insan, yeryüzündeki yüzlerce sahte otoritenin ve gücün çekim alanına girer. Benliği bölündükçe bölünür. Şeytan amellerine ortak olur, onu sinsice kapışır (İsrâ 17/64). Nefis, bitmek bilmeyen ihtiraslarla ruhu gagalar. Bencillik, kaprisler ve husumetler insanın fıtratını delik deşik eder. Modern çağın inkârcı ideolojileri, şüpheler üreterek insanı kararsızlıklara ve karanlıklara sürükler. Şehvet ve şöhret tutkusu, temiz fıtratı perişan bir hale getirir. Allah’ın dışındaki her bir bağlanma, her bir sahte adanma, insanın ruhunun paramparça olmasına yol açar. Kısaca ruh, adeta kurda kuşa yem olur.
Peki, Allah’tan ve dinden kopan insan, neden rüzgâr tarafından ücra diyarlara, tenha mekanlara savrulur? Bu savrulma ne anlama gelmektedir?
Kökünden kopmuş bir ağaç ya da Tevhid ağacından kopmuş kuru bir yaprak düşünün… Artık rüzgâr ne taraftan eserse, o tarafa gitmeye mahkumdur. Yönsüzdür, yolsuzdur. Dinini kaybeden insan, kimliğini de kaybetmiştir. Ateizm, deizm, kapitalizm veya komünizm gibi akımların önünde bir oyuncak haline gelmesi tam da bu yüzdendir. Çünkü o, dinin insana gösterdiği istikamet ve kazandırdığı sabitelerden yoksundur.
Ayette geçen “uzak diyarlar”, bu insanın düştüğü sapıklığın derinliğini anlatır. Bu süreçte o, Allah’a yabancılaşır, fakat burada kalmaz. Kendisine, doğup büyüdüğü kültüre, vatanına, tarihine ve ümmetine de yabancılaşır, sonuçta o yersiz ve yurtsuz biri haline gelir.
İnkârcının vahyin diriltici ikliminden uzak diyarlara savrulması, hakikat uğrunda iradesinin felç olması demektir. Çünkü savrulma hali, insanın kendi kontrolünü kaybedip iç ve dış şer güçlerin etkisi altına girmesidir. Tıpkı uçsuz bucaksız bir çölde şeytanın aklını başından alıp şaşırttığı bir mecnun gibi, sonuçta inkârcı da ışıksız, kılavuzsuz ve çaresiz bir halde ortada kala kalır (En’am 6/71). Bugün bir dünyanın yarın ise buna zıt başka bir dünyanın ve ideolojinin insanı olur. Günümüzde sıkça karşılaştığımız bu durumlar bizi şaşırtmamalıdır. Çünkü kendi değerler sistemini kaybeden ve omurgasız bir hale gelen bir insan, her türlü algı operasyonu, propaganda ve nefsaniyete çağıran rüzgarlara ve şeytan kaynaklı fırtınalara açık bir hale gelir.
Bir düşünelim; tek bir merkezden, adil ve merhametli bir Yaratıcıdan emir alanla; çeşit çeşit odaktan, ideolojiden ve şehvetten emir alanın psikolojisi aynı olur mu? Çünkü bunlardan her biri bir taraftan ona asılmaktadır. Dolayısıyla çok başlılık, insana bitmeyen bir şaşkınlık ve derin buhranlar yaşatır. Oysa Allah’a bağlanmak; rotayı belirlemek, yola girmek ve güvende olmaktır. Tek bir merkeze tutunan ruh, tüm fırtınalara karşı dimdik ayakta kalır. Savrulmaktan, parçalanmaktan ve kurda kuşa yem olmaktan kurtulur. Bunun yolu da gökten düşmek değil, göğe doğru yükselen o kopmaz halata, yani İslam’a sımsıkı sarılmaktır.
YAZMAYI DÜŞÜNDÜĞÜM BİR MAKALE . RABBİM RAZI OLSUN. SONU ZÜMER 29 İLE BİTERSE DAHA DA VERİMLİ OLUR.
Selamlar teşekkürler, Güzel bir tespit olmuş lakin Allah’a giden yolları nasıl bulmalıyız ki? bundan kopuş olmasın.