
Arif Nihat Asya, meşhur “Naat” nın bir yerinde,
“Yeryüzünde, riya, inkar, hıyanet
Altın devrini yaşıyor…
Diller, sayfalar, satırlar
“Ebu Leheb öldü” diyorlar:
Ebu Leheb ölmedi, ya Muhammed;
Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!” diye yazar.
Arif Nihat, bu dizelerle sadece tarihî iki kişiye gönderme yapmıyor, aynı zamanda çağlar boyunca farklı şekillerde devam edip gelen inkâr, kibir, riya ve hakikate düşmanlık zihniyetine, Hz. Peygamber’e en sert muhalefeti yapan Ebu Leheb ve Ebu Cehil üzerinden evrensel bir karakter tipini de dile getiriyor. Nitekim İslâm tarihinde bu iki insan, hakka karşı kibri; menfaat uğruna inkârı; güce tapınmayı; zulmü meşrulaştırmayı ve değerlere düşmanlığı ile tanınıyor. Arif Nihat Asya da bu mısraları ile ölmüş de olsalar, onların temsil ettiği bu zihniyetin yaşamaya devam ettiğini anlatıyor.
Tıpkı bu şiirde olduğu gibi Kur’an’ın da “hamiyyetü’l-Cahiliyye/Câhiliye taassubu”nu, “İnkâr edenler kalplerine ‘hamiyyetü’l-Cahiliyye/Câhiliye taassubu’ nu yerleştirmişlerdi…”[1] ifadesiyle gündeme taşıdığı, dolayısıyla da soy, kabile ve gruba veya menfaat ilişkisine körü körüne bağlılığı kınadığı görülüyor. Böyle bir kınamaya da Hudeybiye Antlaşması sırasında müşriklerin Hz. Peygamber’e ve heyette yer alan Müslümanlara karşı takındıkları kibirli, üstenci ve uzlaşmaz tavırlarının sebep olduğu naklediliyor.
“Hamiyyet” kelimesi sözlükte koruma, sahip çıkma ve taraftarlık anlamlarına gelmekle birlikte, ayetteki bağlamı içinde “hamiyyetü’l-câhiliyye”, hakikate değil kabileci ve grupçu aidiyetlere dayalı kör taassubu ifade etmektedir. Bu anlayışta belirleyici olan hakikat değil, mensubiyet duygusudur. Bir başka ifadeyle doğruluğun ölçüsü, bir düşüncenin veya davranışın doğru olup olmaması değil, “bizden” olup olmamasıdır. Böyle bir zihniyette kişi; yalan söylese, hata yapsa veya cezayı gerektiren bir suç işlese bile, sırf “bizden” olduğu düşüncesiyle korunmakta, savunulmakta ve desteklenmektedir. Dolayısıyla burada belirleyici olan akıl, vicdan ve adalet değil; grup psikolojisi ve aidiyet duygusudur.
Kur’an’ın da “zalim de olsa şayet bizden ise onu desteklemek gerekir” anlayışına dayalı olan bu grup psikolojisini, “hamiyyetü’l Cahiliyye” ifadesiyle kavramlaştırdığı ve kınadığı görülüyor. Hz. Peygamber’in de “Din kardeşin zalim de mazlum da olsa ona yardım et.” Sözü üzerine, bir sahabînin “Ya Resûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zâlimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz? Sorusuna verdiği “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir” [2] diye verdiği cevap ise günümüze de ışık tutan bir mesaj içeriyor.
Bu hadis, gerçek dayanışmanın ve kardeşliğin, yanlışları savunmak değil; yanlış yapanı adalete ve doğruya yönlendirmek olduğunu göstermektedir. Ne var ki Cahiliye taassubu, geçmişte kalmış tarihî bir olgu olarak varlığını sürdürmemiş; aksine şekil ve renk değiştirerek günümüze kadar farklı görünümler altında yaşamaya devam etmiştir. Nitekim günümüzde bunun çeşitli yansımalarına ve benzerlerine sıklıkla şahit olmaktayız. Mesela birçok insan, desteklediği siyasî partinin veya grubun yanlışlarını görmezden gelebilmekte; buna karşılık muhalif olarak gördüğü parti ve grupların doğrularını ise sırf rakip oldukları için kabul etmekte zorlanabilmektedir. Böylece hakikat, çoğu zaman tarafgirliğin gölgesinde kaybolup gitmektedir. Bu durumda doğruyu ve gerçeği araştırmak temel amaç olmaktan çıkmakta; benimsenen siyasî görüşler veya ideolojiler, doğru ya da yanlış olduklarına bakılmaksızın, herhangi bir eleştirel değerlendirmeye ve analize tabi tutulmadan kategorik bir yaklaşımla hakikat olarak kabul edilebilmektedir.
Oysa hakikatin ölçüsü, bir düşüncenin kim tarafından savunulduğu değil; delile, bilgiye ve gerçeğe ne ölçüde dayandığıdır. Ancak taassubun hâkim olduğu ortamlarda insanlar, düşünceleri kendi değerleri üzerinden değerlendirmek yerine, onları ait oldukları kişi, grup veya kimlik üzerinden değerlendirmeye başlamaktadırlar. Bu da hakikatin görülmesini zorlaştırmakta ve sağlıklı muhakemeyi engellemektedir. Sonuçta siyasî taassup, toplumsal birlik ve beraberliği zedeleyen, öfke ve kutuplaşma dilini besleyen, insanların birbirine karşı güven duygusunu azaltan ve farklı kesimleri birbirine yabancılaştıran bir zeminin oluşmasına yol açmaktadır. Böyle bir ortamda hakikati aramak yerine tarafları savunmak ön plana çıkmakta; toplumun ortak akıl ve ortak değerler etrafında buluşma imkânı giderek zayıflamaktadır.
Benzer bir durum, mezhep, cemaat ve çeşitli dinî grupların anlayışlarında da görülebilmektedir. Zira grup psikolojisinin etkisiyle beşerî yorumlara ve düşüncelere zaman zaman kutsallık atfedilmekte, bu da dinî yorum ve görüşlerin dinin kendisiymiş gibi algılanmasına yol açmaktadır. Böylece grup taassubu ortaya çıkmakta; bazı insanlar mensup oldukları dinî yapıyı mutlak hakikatin yegâne temsilcisi olarak görmekte ve farklı düşüncelere tahammül etmekte zorlanmaktadırlar.
Bu duruma örnek olarak şu olay zikredilebilir :Hanefî mezhebine mensup bir genç, Şafiî mezhebine mensup bir kıza talip olur. Kızın babası, ona Şafiî mezhebine girerse kızını verebileceğini söyler. Bunun üzerine bu konu, el-Cüzcanî (ö.200/ 816) isimli bir alime sorulur, o da şöyle cevap verir: “Nikah câiz olur, ancak o gencin ölürken imansız gitmesinden korkarım. Çünkü o kendince hak olan mezhebini hafife alıp kokmuş bir cife için onu terk etmiştir.”[3]
Oysa Kur’an’a göre iman objesi olan sadece “tenzil/vahiydir”[4]; çünkü vahiy, tek mutlak doğrudur; tenzilin yorumları ise beşer ürünü olduğu için mutlak doğru değil, izafî doğrudur ve bu nedenle de tarihî süreçte oluşan dinî düşünceler ve yorumlar da bu kategoriye dahildir. Dolayısıyla dinî yorumların mutlak doğru kabul edilmesi, analitik düşüncenin değil, ben merkezci ve kategorik düşüncenin bir sonucu olduğunu gösteriyor. Nitekim sosyal medya üzerinden yürütülen linç kültürü, fanatik taraftarlık, ideolojik körlük ve kutuplaştırıcı söylemler de Cahiliye taassubunun, çağdaş versiyonları olmaktan da öte bir anlam ifade etmiyor.
Çünkü günümüzde pek çok insan, hakikati araştırmaktan çok, kendi düşüncelerini destekleyen bilgileri aramakta ve bu da insanları sadece kendi görüşünü ve düşüncesini duyacağı bir çerçeveye, dar bir alana hapsetmektedir. Böylece farklı düşünceleri de tanıma ve öğrenme imkânı ortadan kalkmakta; tek doğrucu bir anlayış gelişmekte, dolayısıyla da farklı düşüncelere tahammül azalmakta ve öfke dili yaygınlaşmaktadır.
Bu da toplumda empati ve sağduyuyu zayıflatmakta, taassubu ise artırmaktadır. Bununla birlikte taassup sahibi insan da çoğu zaman hakikati aramamakta ve sahip olduğu düşünceyi korumaya çalışmaktadır. Çünkü onun için önemli olan “doğru olan” değil; kendisine ait olana sahip çıkmaktır. Dolayısıyla da bu insanın sahip olduğu, ideolojik kabuller, ön yargılar veya kalıp yargılar, onun etrafına görünmez duvarlar örmekte ve bu duvarlar da o insanı, kendi düşüncelerinin esiri yapmaktadır.
Bunun tam aksine hakikati arayan ve onu ölçü alan insan ise yanlış düşünebileceğini kabul etmekte; kendi düşüncesini mutlaklaştırmamakta; delile ve bilgiye değer vermekte; bir mekana veya düşünceye aidiyetini, hakikatin önüne geçirmeyi asla düşünmemekte ve hakikatin insanların veya grupların tekelinde olmadığını bilmekte ve bunun da bilincine sahip olmaktadır.
Bu durumu açıklayan en güçlü sembolik anlatımlardan biri, Platon’un Devlet adlı eserinde yer alan mağara alegorisidir. Bu alegori yalnızca felsefî bir hikâye değil; aynı zamanda insanın hakikatle ilişkisini anlatan evrensel de bir metafordur. Platon’un mağara alegorisinde insanlar doğduklarından beri karanlık bir mağarada zincire vurulmuş halde yaşamaktadırlar. Başlarını çeviremezler; yalnızca karşılarındaki duvara yansıyan gölgeleri görebilirler. Onlar için gerçeklik, bu gölgelerden ibarettir. Çünkü başka bir hakikati, tecrübe etmedikleri için bilememektedirler.
Aslında bu tablo, taassubun zihinsel yapısını anlatmaktadır. Mutaassıp insan da kendi düşünce dünyasının içine kapanmakta; sahip olduğu bilgi, gelenek veya ideoloji onun için sorgulanamaz hâle gelmektedir. Böylece gelenek, gelenekçiliğe dönüşerek hakikatin yerine geçmekte; taklit düşünmenin yerini almakta; eleştiri tehdit olarak görülmekte ve farklı görüşler düşmanlaştırılmaktadır. Bu durumda insan, düşünen ve fikir üreten biri olmaktan çıkıp başkalarının düşünceleri tarafından kuşatılmış bir mahkûma benzemektedir. Taassubun en büyük tehlikesi de budur. Zira insan, bu düşünce tarzını ve zihniyeti, mutlak doğru sanmakta, dolayısıyla da duygularının, önyargılarının veya kalıp yargılarının etkisinden bir türlü kurtulamamaktadır.
Bu durumda bazen bir mezhep, bazen bir ideoloji, bazen bir gelenek, bazen de siyasî bir kimlik hakikatin önüne geçmekte ve bu nedenle de insan, savunduğu düşünceyi eleştirmeyi, hakikate ihanet gibi algılamaya ve görmeye başlamaktadır. Bu durumda sahip olunan düşünce, dogmaya dönüşebilmektedir. Oysa hakikat hiçbir grubun, ideolojinin veya kişinin tekelinde değildir. Nitekim kendi düşüncesini mutlak hakikat olarak algılamak ve sahiplenmek, çoğu zaman bir fikir putuna da dönüşebilmektedir.
Bu sebeple Friedrich Nietzsche, Putların Alacakaranlığı[5] adlı eserinde Batı’nın felsefî ve ahlâkî putlarını sorgulayıp yıkmaya çalışırken; Malik bin Nebi de İslam Dünyasında Fikir ve Put[6] adlı kitabında ise fikrin nasıl doğup geliştiğini, ardından insan eliyle nasıl putlaştırılarak işlevsiz hâle getirildiğini açıklamaya çalışmaktadır. Her iki düşünür de sorgulamayan ve eleştirel bakıştan uzak zihniyete karşı çıkmaktadır. Ancak Nietzsche, yeni değerlerin ortaya çıkabilmesi için geleneksel temellerin yıkılmasını savunurken; Malik bin Nebi, İslâmî ilkeler ışığında düşünceyi yeniden canlandırmayı ve ona asli işlevini yeniden kazandırmayı hedeflemektedir. Bu yönüyle her iki eser, farklı dünya görüşlerinden hareket etseler de, düşüncenin donuklaşmasına ve putlaşmasına karşı bir uyarı niteliği taşımaktadır. Çünkü fikirlerin canlı kalabilmesi, ancak onların sürekli olarak sorgulanması, yeniden üretilmesi ve hakikat karşısında hesaba çekilmesiyle mümkündür.
Kur’ân da bu zihniyete, diğer bir ifade ile “atalar yolu” anlayışına “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler.”[7] Sözüyle temas etmektedir. Ancak Kur’an’ın bu ifadesinden, onun doğrudan geleneğe yönelik bir eleştiri yapmadığı, bilakis bu eleştirisinin geleneği sorgulamadan kabul etme ve mutlaklaştırma düşüncesine ve zihniyetine yönelik olduğu anlaşılıyor. Zira Kur’an’ın, kimden gelirse gelsin doğruyu ve hakkı kabul eden; kim yaparsa yapsın yanlışa da karşı çıkan erdemli insan tipi oluşturmayı amaçladığı görülüyor. Bu nedenledir ki Kur’an, her Müslümandan kendi aleyhine de olsa adaleti ayakta tutmasını istiyor: “Ey iman edenler! Kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti titizlikle ayakta tutun…” [8] emri de bunu ifade ediyor.
Bu nedenle günümüzde Müslümanların muhtaç olduğu en önemli şey; hakikati merkeze alan bir ahlak anlayışına; diğer bir ifade ile taassuba değil, tefekküre; fanatizme değil, adalete; körü körüne bağlılığa değil, kendi düşüncesini sorgulayabildiği, yanlışını kabul edebildiği ve hakikati, aidiyetinin önüne koyabildiği bir zihniyete ve düşünceye sahip olmasıdır.
Sonuç olarak hamiyyetü’l-câhiliyye sadece geçmiş toplumların sorunu değil; her çağda insanın içine düşebileceği ahlakî ve zihinsel bir hastalıktır. Bu hastalıktan kurtulmanın yolu ise vahyin rehberliğinde aklı, vicdanı ve adaleti birlikte işletmektir. Zira bir toplumda aidiyet hakikatin önüne geçtiğinde çatışma kaçınılmaz olur; fakat hakikat aidiyetin önüne geçtiğinde de barış, kardeşlik ve adalet gerçekleşir ve yaşamaya devam eder.
[1] Fetih, 48/26.
[2] Buhârî, Mezâlim 4.
[3] Mammer Erbaş, Evlenme ve Boşanma Örneğinde Dinî Nikahın Kur’an ve Sünnet Işığında Güncellenmesi, İzmir 2014, s.73-74. (İbn Abidin Reddu’l Muhtar, 3/190’dan naklen)
[4] Bakara,2/285.
[5] Friedrich Nietzsche, Putların Alacakaranlığı, Çev. Mustafa Tüzel, İstanbul 2010.
[6] Malik Bin Nebi, İslam Dünyasında Fikir ve Put, çev. Ergun Göze, İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 2008.
[7] Bakara, 2/170.
[8] Nisâ, 4/135.
Kıymetli hocam çözüm odaklı çok harika tespitler. Allah razı olsun
Ne yazık ki 24 yıldır BOP yani Ebu cehşllerşn leheblerin projeleri tıkır tıkır işliyor
Selamlar saygılar değerli hocam, Gerçekten insanlar dünyanın en tehlikeli en zararlı ayanı zamanda da en merhametli yaratığı olabiliyor, Bunları düşünürken geçtiğimiz yıllarda yaşanan büyük depremde yardım yarışına giren insanların çok olması beni çok sevindirmişti, İnsandan umut kesilmez diyorum, bazen olumlu, olumsuz tavırları da görünce,ama belirttiğiniz gibi hamiyet cühalesi işine çok sadık ve çok kararlı tavizsiz, körü körüne de olsa da, şeytanın taraftarı olmak bu tür varlıklara her halde gizli bir haz yanılması sağlıyor gibi, Allah’ın verdiği aklı,muhakemeyi,vicdanı ve diğerkâmlığı hiç kullanma gereği duymamaları da bir başka tuhaflık, hele günümüzde sanki bu daha da zor ve katı fanatizme de hizmet eder hale geliyor, Merhum Nurettin Topçu ‘nun belirttiği gibi; içinde bulunduğu düzene bir ahlaki isyan geliştirmediği zaman insan insan da olamıyor. Kıymetli Hocam, kaleminize, elinize sağlık ve bereketler diliyorum, saygılar hürmetler.
Bu güzel yazının son paragrafı konuyu çok güzel özetliyor hocamızın bu güzel tespitleri üzerine başka bir şey söylemeyi gereksiz buluyorum tebrik ve taktirlerimi sunuyorum kıymetli hocama.
Sayın hocam, tıpkı Netenyahu nün Amerikan meclisinde,Gazzede yaptığı vahşeti anlatırken dakikalarca ayakta alkışlaması gibi.
Sayın hocam aidiyet duygusunu,toplum psikolojisini taassubu çok güzel yorumlamışınız.Düşünce ve izahlarınıza saglık.saygılar selamlar
ebu lehebin iki eli kurusun. Kurududa. Ateş çukurunda karısıyla beraber.
Kim bu leheb? Şiir okutarak kendisine methiye eden kisiye altın kese veren kişi. başka bütün dünyayı al ama söylediklerinden vazgeç diyen kişi. Vaka şu. riba haram mı? Haramsa neden önceliğiniz riba ile mücadele etmek değil. peki kaç haber kanalı idareci olan erdoğan söz ediyor. Kaç yazar buna oy istiyor? Nicin erdoğan haberi uzun sürüyor? Niçin bu kisiye oy istiyorlar.
asıl konu riba ile yonetiyor ve belirgin olarak zengin ile fakir arasında gelir farkı var. İnkar meselesi ribayı mı inkar ediyorsun yoksa ribanın sonuçlarını mı?