islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,5402
EURO
54,8887
ALTIN
6.232,80
BIST
13.458,10
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
31°C
İstanbul
31°C
Az Bulutlu
Salı Parçalı Bulutlu
31°C
Çarşamba Açık
32°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
30°C
Cuma Parçalı Bulutlu
31°C

KURBAN: İSMAİLCE BİR TESLİMİYET İBRAHİMCE BİR SADAKAT

KURBAN: İSMAİLCE BİR TESLİMİYET İBRAHİMCE BİR SADAKAT
A+
A-

KURBAN: İSMAİLCE BİR TESLİMİYET İBRAHİMCE BİR SADAKAT

Kurban, insanlık tarihiyle yaşıt, çok eski dönemlere dayanan bir ibadettir Kur’an-ı Kerim’de Maide Suresi’nde anlatılan Habil ile Kabil kıssasında ilk kurban sunumundan bahsedilir (Mâide 5/27). Hac Suresi’nde de belirtildiği üzere, kurban ibadeti geçmişteki tüm ümmetlere ve topluluklara emredilmiştir (Hac 22/34).

Ancak eski kavimlerin ve çok tanrılı dinlerin tarihlerine baktığımızda bu ibadet daha çok “kurban takdimi/sunumu” olarak adlandırılır. İslam’da ise “kurban kesmek” ifadesi kullanılır ve bu ikisi arasında temel bir zihniyet farkı vardır.

Kadim topluluklarda bu ritüelle ilgili “kurban takdimi/sunumu” ifadesi kullanılır. Çok tanrılı inançlarda, tanrıların kurbana bir ihtiyacı olduğu düşünülürdü. Sosyolog Émile Durkheim’ın da belirttiği gibi bu anlayışlarda bir tür “pazarlık, alışveriş;” yani “şunu yaparsam bana bunu ver” mantığı hakimdir. Dolayısıyla “Ben tanrıya bir şey takdim edeyim, o da bana bereket, sağlık, zafer veya korunma bahşetsin” şeklinde karşılıklı bir çıkar ilişkisi gözetilirdi.

İslam inancında ise ibadetlerde böyle bir pazarlık ya da karşılıklı menfaat ilişkisi yoktur. Burada kulun Allah’a kayıtsız şartsız bir teslimiyeti ve adanması vardır. Müminler, Allah’ın emrini yerine getiririler ve elbette ki ibadet ve dualarında O’nun rızasını ve inayetini beklerler. Ama bunu karşılıklı bir alışveriş şeklinde anlamamak gerekir. Çünkü yaygın ifadesiyle ideal mümin, hisâbî değil, hasbî olur. Ayette belirtildiği üzere bu teslimiyetin en büyük sembolü Hz. İbrahim’dir (Bakara 2/131). Burada fedakârlık ve zorluklar karşısında yılmadan yıkılmadan sabırla kulluk çizgisinde devam etmek gerekir. Mümini esas yücelten, dünya ve ahirette büyük mükâfatlara erişmesine sebep olan da bu adanmışlık ruhudur.  

Öte taraftan kadim dinlerde tapınmalara tanrıların ihtiyacı olduğuna inanılırdı. İslam’da ise ibadetlerin amacı -haşa- Allah Teala’nın ihtiyacını karşılamak değildir. Çünkü O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur (Ğani), aksine insanlar O’na muhtaçtır (Fâtır 35/15). Nitekim insan ve cinlerin yaratılış amacının Allah’a kulluk olduğu belirtildikten sonra, “Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istiyor değilim” (Zâriyât 51/57) denir.    

İbadetlerdeki amaç, insanın manevi olarak olgunlaşmasıdır (Mâide 5/6). Hac Suresi’nde “Kestiğiniz kurbanların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvanız, ihlasınız ve teslimiyetinizdir” buyrulmaktadır (Fâtır 35/15). Bu ayetin de kadim dinlerdeki kurbanların Allah’a ulaşacağı şeklindeki yanlış anlayışa zımnen bir itirazı içerdiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla İslam, kurban ibadetini bir takım batıl anlayışlardan temizlemiş, şekli ve maddi kalıpların ötesinde onu insanın manevi arınmasına vesile kılmıştır.

Kurban bağlamında işlenen Hz. İbrahim ve oğlu İsmail kıssasında her ikisinin sergiledikleri “teslimiyet”, aslında Müslüman olmanın özünü bizlere açıklar. Diğer bir ifadeyle insanın gerektiğinde en değer verdiği şeyi dahi Allah (c.c.) yolunda feda edebilme şuurunu hatırlatır. Aslında bu fedakârlık kültürü Sahabede, sonraki Müslüman nesillerde ve vatan savunmasında canını ortaya koyan ecdadımızda açıkça görülür. İşte kurban bizlere bu yüce değerleri unutturmamak için vardır; aksi halde bu ibadetin özü kaybolur, sadece bir adet, alışkanlık ya da bir ritüele dönüşür.

Hz. İbrahim, ileri bir yaşta sahip olduğu ve üzerine titrediği evladı Hz. İsmail’i rüyasında kurban ettiğini görmüş ve bunu ilahi bir işaret olarak kabul etmiştir.  Durumu oğluna açtığında, genç yaştaki Hz. İsmail de büyük bir olgunlukla “Babacığım, sana emredileni yap” diyerek eşsiz bir teslimiyet sergilemiştir. Her ikisi de bu ağır imtihanı kararlılıkla kabul ettiklerinde, aslında cana yönelik bir kesim gerçekleşmemiş, ancak Allah’a olan sadakat imtihanı kazanılmıştır. Yüce Allah da bu samimiyetlerine karşılık büyük bir kurbanlık (koç) lütfetmiştir onlara (Sâffât 37/102-107).

Bu ve benzeri kıssalar, sadece geçmişte yaşanıp bitmiş tarihi olaylar değildir. Hangi Müslüman Hz. İbrahim ve Hz. İsmail gibi samimi bir bağlılık ve fedakârlık ortaya koyarsa, Allah (c.c.) onun da hayatını ve teslimiyetini mükâfatlandırır. Tıpkı Hz. İbrahim’in ateşe atıldığında sergilediği iman ve güven neticesinde ateşin ona serin ve selamet olması gibi (Enbiya 21/69), kul da Allah’a teslimiyeti, O’nun yoluna adanmışlığı nispetinde belaları ve zorlukları aşıp sahili selamete çıkar. Nitekim Yunus Peygamber’in, balığın karnından kurtarıldıktan sonra geçen “İşte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız” ayeti müminlere bu müjdeyi vermektedir (Enbiya 21/88).  

Bilindiği gibi “kurban” kelime anlamı olarak “yaklaşmak” demektir. Allah (c.c.) mekândan münezzeh olduğuna göre bu yakınlaşma fiziki bir yakınlık değil; kulun Allah’ı sevmesi ve bu konuda derinleşmesi demektir. Esasen Allah (c.c.) bize şah damarımızdan daha yakındır, her an bizi görmekte ve bilmektedir (Kâf 50/16). Dua edenin duasına icabet eder (Bakara 2/186). Buradaki asıl mesele, insanın bu yakınlığı kendi iç dünyasında hissedebilmesi ve bu bilinçle yaşayabilmesidir. İnsanın dünya ve ahiretteki huzuru, korku ve endişelerinden arınması ancak Allah’ın kendisini kuşatan rahmetini ve sevgisini hissetmesiyle mümkündür (Yûnus 10/62). İnsan bunu yaşadığı takdirde hayat farklı bir anlam ve derinlik kazanır, insanı yoran, bunaltan sıkıntılar hafifler, ümit ve güven duyguları artar. Mevlana’nın ifadesiyle ömür de ölüm de güzel olur.

Kur’an-ı Kerim, Allah (c.c.) ile kul arasındaki bu yakınlığı “Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever” (Mâide 5/54) diyerek sevgi temeline oturtur. Bu sevgiye ulaşılamadığında insan içsel bir huzursuzluk yaşar. Allah’a yakınlaşmak ve bu sevgiyi büyütmek için evrendeki ilahi nizam, canlılar ve nimetler üzerinde derinlemesine düşünmek (tefekkür etmek) gerekir (Âl-i İmrân 3/191). Diğer taraftan kulun kendisini Allah’a en yakın hissettiği en özel an ise secde anıdır; bu anları hakkıyla ve hissederek yaşamak “kurbiyet” duygusunu ve ilahi sevgiyi pekiştirir.  

İnsan hayatta bağlandığı, uğrunda fedakârlık yaptığı her şeyi zamanla kaybedebilir veya onlar tarafından terk edilebilir; ancak insanı asla terk etmeyecek tek varlık Ezeli ve Ebedi olan Allah’tır. Sezai Karakoç’un dediği gibi, insana bu dünyada verilebilecek en büyük müjde Allah’a inanması ve O’na bağlanmasıdır.

Günlük dilimizde sevdiklerimize karşı “sana kurban olayım” gibi ifadeleri muhabbet ve fedakârlık nişanesi olarak sıkça kullansak da, asıl kurban olunacak, yani uğrunda her şeyden vazgeçilecek yegane varlık Allah’tır. Bu anlamda kurban, tevhid inancının en somut sembollerinden biridir. Nurettin Topçu, düşünce ve eylemlerimizin sonsuzluğa (Allah’a) yönelmediği sürece bir anlam taşımayacağını belirtir.    

Diğer taraftan ibadetlerin kabul edilmesi doğru ve sahih dini bilgiye dayanır; hurafe ve batıl inançlardan uzak durulur. Bu bağlamda toplumda sıkça yapılan bazı hatalara dikkat etmek gerekir: Mesela türbe ve yatırlara kurban kesmek bunlardan biridir. Salih zatların kabirleri ziyaret edilebilir, hayatlarından ibret alınabilir ve ruhlarına Fatiha okunabilir. Ancak onlar adına veya onların hoşnutluğunu kazanmak amacıyla kurban kesmek, onlardan medet ummak İslam inancının özüne aykırıdır ve insanı şirke götürebilecek tehlikeli davranışlardır. Çünkü Fatiha’da okuduğumuz gibi yardım yalnızca Allah’tan istenir.

Bir başka yanlış da “peygamber adına kurban kesmek”tir. İslam dininde ibadetlerin çerçevesini Kur’an ve Hz. Peygamber’in uygulamaları belirler. Ne sahabe döneminde ne de İslam alimleri arasında böyle bir ibadet tanımlanmamıştır. Çünkü Hz. Peygamberden vekalet alınması söz konusu olmayacağından, doğrudan onun adına kurban kesilmesi veya onun için bir hisseye girilmesi şeklinde bir uygulama dinimizde yoktur. Demek ki    geçmişler (ölüler) adına kurban kesmek caiz değildir. Vefat eden yakınlarımıza vefa göstermek güzel bir davranıştır. Ancak burada doğru olan uygulama; kurbanı kendi adımıza kesip, hasıl olan sevabını geçmişlerimizin ruhuna bağışlamak ve onların günahlarının affı için Allah’a dua etmektir.

Kurban sadece et yemek, et dağıtmak ya da bir tatil fırsatı olarak görülmemelidir. Kurbanın bir de “bâtıni” (içsel) boyutu vardır. Cüneyd-i Bağdâdî’nin de işaret ettiği gibi; kurban kesen insan aynı zamanda içindeki riya, kibir, cimrilik, kin ve düşmanlık gibi kötü duyguları da boğazlamalı, yani onlardan arınmalıdır. Bu içsel arınma gerçekleşmediğinde ibadet kuru bir şekilden ibaret kalır, insanın olgunlaşması ve manevi dirilişine bir katkı sağlamaz.

Prof. Dr. İbrahim Hilmi Karslı

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar
  1. Yakup Önal dedi ki:

    Allah razı olsun kıymetli hocam. Bayram arefesinde çok istifadeli bir yazı kaleme almışsınız.

  2. Bayram Yasa dedi ki:

    Hocam Allah razı olsun. Çok güzel bir yazı elinize kaleminize yüreğinize sağlık teşekkürler. Rabbım sizlere sağlık sıhhat afiyet hayırlı ömürler versin. Bayramınız mübarek olsun.