
“Nimet”, Kur’ân’ın önemli kavramlarından biridir[1] ve sözlük anlamıyla “bolluk ve iyi hâl içinde olmak” demektir. Aynı zamanda nimet, insâna refah ve mutluluk sağlayan “maddî ve mânevî imkânlar” anlamına da gelmektedir. Şüphesiz her şeyde olduğu gibi nimetin de kaynağında Allah vardır. Allah’ın verdiği maddî nimetler, dünyâda varlığın devâmı için gerekli olan her şeydir. Su, bitkiler, ekin ve meyveler, eşler, oğullar ve torunlar, giyecekler, dağlar, ırmaklar, yollar, yıldızlar, gece ve gündüz, gemilerin denizde yüzmesi ve tabiatın düzenli biçimde işlemesi bunlara örnektir. Mânevî nimetlere gelince hidâyet, îman, din, kitap, lütuf, akıl, ihsân, sevap, mükâfat ve bunların sağladığı ebedî hayattaki mutluluk sayılabilir. Aslında en büyük nimet, Allah’ın “rûhumdan üflediğim” diye nitelendirdiği insânın selim fıtratını bozmayıp O’na bağlanmasıdır. Kur’ân’da kendilerine nimet verildiği bildirilenlerin başında peygamberler gelir. Bu anlamda düşünüldüğünde insânlık için en büyük nimet Hz. Peygamber’dir.
Duhâ Sûresi’nin son âyeti de Hz. Peygamber’e “ve [her zaman] Rabbini(n) nimetlerini an”[2] emriyle bitmektedir. Hz. Peygamber’in anacağı nimetin ne olduğu ise sûrenin ilk âyetlerinde açıklandığı gibi kendisine verilen peygamberlik ve Kur’ân’dır. Öyleyse Hz. Peygamber kendisine inen ilâhi bilgiyi/vahyi sürekli çevresindeki insânlara anlatacak ve onları bu nimetlere özendirip Allah yoluna davet edecektir. Âyetin sonunda yer alan “haddis” ifâdesi “ulaştır, öğret” anlamlarını da kapsamakta ve aynı zamanda Hz. Peygamber’in aslî görevi olan “tebliğ” sorumluluğuna işâret etmektedir. Şimdi Hz. Peygamber göçtüğüne göre en büyük nimet olan “Kur’ân”ın anlaşılması yâni tebliği müslümanların sorumluluğundadır. Bunun için de “yetim” bırakılan Kur’ân’ı, iyi öğrenip mânâsını iyi kavrayan/anlatan insânlara çok ihtiyaç bulunmaktadır.
Kur’ân, insân dışındaki bütün yaratılmışların insânın hizmetine verildiğinden söz etmektedir.[3] Bütün bu nimetleri ise saymak mümkün değildir.[4] Fakat bu nimetler içerisinde Kur’ân ikisini özellikle insânlığın dikkatine sunmaktadır. Bunlardan biri, vahy eliyle gönderilen din, ikincisi ise insânların kucaklaşmalarından oluşan sevgi ve kaynaşma nimetidir.[5] İnsânın sahip olduğu nimetlerden biri de onun nimetin şuurunda bir varlık olarak yaratılmasıdır. Bu şuurun bir gereği olarak insândan, nimeti vereni tanıması ve onun lütfunu itiraf etmesi beklenmektedir. Böyle baktığımızda, iman, bir anlamda, nimeti ve onu vereni kabul etmek/sevmektir.
İşte nimetlerin farkında olmak, âyette de görüldüğü gibi nimeti dile getirmektir. Kur’ân dilinde bu eylemin adı “şükür” diye anılır. Ve şükür, nimetin sürekli artmasını sağlayan bir yoldur.[6] Şükür en ideal şekliyle nimetten başkalarını yararlandırmakla gerçekleşir. Fiil hâlindeki şükrün kurumsal adı Kur’ân’da infâk olarak anılır. İnfâkın temel prensibi de sahip olduğumuz ve sevdiğimiz şeylerden başkalarına vermektir. Kur’ân’ın açık beyanına göre bu anlamda bir infâk insân hayatında yer almadıkça insânın mutluluk ve huzuru yakalaması mümkün değildir.[7]
Nimeti anmanın bir başka boyutu da nimeti vereni bilmek, övmek, görmek ve göstermektir. Hz. Peygamber bir sözünde “Allah, nimetinin eserini kulunun üzerinde görmek ister” demiştir. Bu söze irfânî yönüne baktığımızda Allah’ın âlemdeki aynası olan insânın, Allah’ın kendisine tecelli ettirdiği “Esmâ’ül Hüsnâ”sını yâni güzel isimlerini/sıfatlarını ve bunlardan kaynaklanan fiilleri kendinden açığa çıkarması da O’nun nimetini anmak demektir. Yine “Elhamdülillah” yâni “Bütün övgüler Allah’a aittir” demek Allah’ın nimetlerini anmanın bir başka yoludur. Bütün bunları yapabilmek şüphesiz “aklı işletmekle” mümkün olacağına göre, Allah’ın verdiği nimetlerin anılmasının bir anlamı “aklı”n isâbet ve dirayetle kullanılmasıdır. Çünkü din akıl sahipleri içindir ve Allah, akıllarını işletmeyen/kullanmayan toplumların üzerine her türlü maddî ve manevî kirlilikleri yağdıracağını bildirmiştir.[8] Son söz: “Akıllarını vahiyle buluşturanlar ancak Allah’ın nimetlerini anlayarak ve değerini bilerek yaşadıkları çağda kendilerinden beklenen görevi yerine getirebilirler.”
[1] Kur’ân’da nimet kavramı fiil kalıplarında on sekiz, isim olarak elli dört ve naîm (bol nimet) şeklinde on yedi âyette geçmektedir.
[2] Duhâ/11 “Ve emmâ bi ni’meti rabbike fe haddis.”
[3] Lokman/20
[4] İbrâhim/34; Nahl/18
[5] Mâide/3; Âl-i İmrân/103
[6] İbrâhim/7
[7] Âl-i İmrân/92
[8] Yunus/10