
ŞÂHİT VE BEYYİNE ANLAMIYLA BASİRET
Şâhit Anlamında Basiret
“O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur. O gün insana, ileri götürdüğü ve geri bıraktığı ne varsa bildirilir. Bilakis insan, kendi kendinin besâir’idir (şâhididir).” (Kıyâme 75/12-14)
Buradaki ‘besâir’, meallerde Türkçe’ye genelde ‘şâhitler’ şeklinde çevrildi.
Yani kişi kıyâmette kendi nefsi üzerine şâhittir. Orada, dünyadaki imanın veya küfrün sonuçlarının gerçeğini anlar. Organlarının onun üzerinde bir basîreti (şâhitliği) olacaktır ki, onu izlerler ve âhirette onun lehinde veya aleyhinde şâhitlik ederler.
“O ceza gününde dilleri, elleri ve ayakları, yapıp ettikleri hususlarda aleyhlerine tanıklık edecektir.” (Nûr 24/24. Bir benzeri: Yâsîn 36/65)
Kimilerine göre bu şâhitlik sadece kıyâmete, Hesap Gününe ait bir olgu değildir. Kişinin kendi üzerine basîreti olması, yani herkes kendi nefsinin aleyhine hüccettir, delildir. Hem de hiç itiraz etmeksizin. Zira organları kendi aleyhine şahitlik yapacaklar. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab 2/93)
Bilakis insan kendini başkasından daha iyi murakabe eder, bilgisiyle kendisi hakkında daha iyi şâhitlik eder. (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/3204)
Bazı âlimler; “insan kendi nefsi üzerine gören göz gibidir” demişler. İbni Abbas’tan gelen bir rivâyete göre bu âyetteki besâir (basîretler); insan kendi nefsi aleyhine tanık olduğunu ifade eder. (el-Hâzin, Tefsir, 4/371) (Buradaki basîret hakkındaki farklı görüşler için bakınız: Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 12/336-337)
“Allah (cc) Rasûlüllah’ın (sav) şahsında insanlığa hitap ederek kıyâmet (yeniden diriliş) gerçekleştiği gün artık Allah’ın huzurundan başka kaçıp sığınılacak, varıp durulacak bir yerin bulunmadığını haber vermektedir.
O gün herkes Allah’ın huzurunda toplanacak ve dünyada yapıp ettikleri ve yapması gerektiği halde yapmadıkları iyi ve kötü ne varsa hepsi ona haber verilecektir. İnsan oradaki cezadan kurtulmak için çeşitli mazeretler ileri sürse de 15. âyetin bildirdiğine göre, gerçekte kendisi hakkında yine kendisi tanıklık edecek, gerçeği gizlemesi mümkün olmayacaktır.” (Komisyon, Kur’an Yolu, 5/433)
Elmalılı bu âyetle ilgili olarak şöyle bir yorum yapıyor: “Doğrusu insan kendine karşı bir kalp gözüdür. Burada insanın gerçek yanı tanıtılıyor. İnsan, ne yaptığını bilmeyecek bir bedenden ibaret değildir. Tam aksine o kendini bilen, kendi kendini vicdanında duyan bir basirettir. İnsanın hakikatı, böyle kendine karşı bir basîret (bir kalp gözü) olduğu için, kendinde olup biten, yani ruhuna, bilincine ilişmiş bulunan her şeyi duyar. Yaptığı bütün fiil ve hareketlerine kendi vicdanında kendisi tanık bulunur.” (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 8/441)
Açık Beyyine/Delil, Marifet Anlamında Basiret
Basiret aynı zamanda delil, beyyine (açık/anlaşılır delil), bürhan (ikna edici belge), sağlam bilgi anlamında da kullanılıyor.
“De ki: “Budur benim yolum: akla uygun, bilinç ve duyarlıkla donanmış bir kavrayışa (basîrete) dayanarak (hepinizi) Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar (aynı çağrıyı yapıyoruz)…” (Yûsuf 12/108)
“Yani; sizi yakîn (sağlam) bir bilgi, marifet ile davet ediyorum. Zira basîret burada; hak ile bâtılın arasını ayırmaya yarayan marifettir.” (el-Hazin, Tefsir, 2/559. el-Cezâirî, Ebu Bekr. Eyseru’t-Tefâsir, 2/814)
Ya da “sizi yakîn’e (kesin olan şeye) ve hakka davet ediyorm.” (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/1672)
Âyeti şöyle anlamak da mümkün: “(Ey Peygamber!) Benim davetim haktır, kendisine davet ulaşan herkes bu davet edildiği şeye uymak görevinde olduğunu söyle. Onlara Kur’an’ı hatırlat ve onunla öğüt ver. Onları Allah’a karşı günah işlemekten sakındır.” (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 7/315)
İnsanlara Tevrat ile basîretlerin gönderilme sebebi onlardan ibret alınması, ders çıkarılması içindir.
“Andolsun biz, ilk nesilleri yok ettikten sonra Musa’ya, -düşünüp öğüt/ibret alsınlar diye- insanlar için besâir (apaçık deliller), hidâyet rehberi ve rahmet olarak o Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik.” (Kasas 28/43) Yani onları insanlar için birer ibret yaptık.
“Bunu görsünler ve onunla hidâyet bulsunlar diye…” (el-Hâzin, Tefsir, 3/365. Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/2362)
Kur’an, basîret sahibi kimseleri, azabı hak etmiş kimselerin durumundan ibret almaya davet ediyor.
“Ehl-i kitaptan inkâr edenleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah (O’nun azabı), onlara beklemedikleri yerden geliverdi. O, yüreklerine korku düşürdü; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle, hem de müminlerin elleriyle harap ediyorlardı.
“Artık ey basîret (derin kavrayış) sahipleri ibret alın.” (Haşr 59/2)
Peygamber (sav) Medine’ye geldiği zaman, yahudilerden Nadîroğullarıyla tarafsız kalmaları hükmünü taşıyan bir antlaşma yapmıştı. Bedir savaşında müslümanlar galip gelince, yahudiler: Bu, Tevrat’ta kendisine zafer vâdedilen peygamberdir, dediler. Fakat Uhud savaşından sonra tamamen değiştiler ve antlaşmayı bozdular. Bunların lideri Ka’b b. Eşref, kırk süvari ile Mekke’ye gidip müslümanların aleyhine Ebu Süfyan’la ittifak yaptı. Bunun üzerine Hz. Peygamber onları cezalandırdı.
İşte Haşr Sûresinin başından 6. âyetin sonuna kadar olan kısmın nüzûl sebebi budur. (en-Nisabûrî, Esbâbu’n-Nüzûl, s: 310. Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/3024. TDV Meali, s: 544)
“Artık ey basîret (derin kavrayış) sahipleri ibret alın.”
Bu tam yerinde ve zamanında gelen bir çağrıdır. Burada kalplerin öğüt ve ders almak üzere açık olması gerektiği haber veriliyor. Şüphesiz ki kalpleri paslanmış ve kirletilmiş, eşyayı, olayları, âyetleri ve insan olarak konumunu anlayabilme nûrunu kaybetmiş kimseler ne ibret alırlar, ne de basîretle bakabilirler.
Toprağın bedenleri çürütmesinde, kusursuz mükemmel bir gökyüzünün inşa edilmesinde, yeryüzünün yaşamaya elverişli olarak yayılıp döşenmesinde, çeşit çeşit bitkilerin yeşertilmesinde basîretle bakanlar için ibretler vardır.
“Allah’a yönelen her kula gönül gözünü açmak ve ibret vermek için (bütün bunları yaptık). Bunda münîb kul için tabsira (ibret/ders) vardır.” (Kâf 50/8)
Münîb, gönülden Allah’a yönelen samimi/ihlaslı mü’min demektir.
‘Tebsıra’ ise; hem göze görme kuvveti, hem de kalbe basîret (seziş) kuvveti vermek mânâsına gelir.
Ancak âyetin akışından bunun gözle görme mânâsında olması daha uygun görünüyor. Bunun birisi hissî birisi aklî yönü ifade eder. Biri duyurma, biri dikkati çekmedir. Bunların her biri Allah’ın ilmine ve ölümden sonra diriltme kudretine delâlet ederler. (Elmalılı, H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 7/228)
Kurtubî’ye göre ‘tebsıra’; Allah’ın kudretine delâlet ve işaret eden delil demektir. (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/2888)
Kâf Sûresinde bundan önce sıralanan âyetler ve bu âyet Allah’a (st) gönülden yönelecek (münib olan) her kulun gözüne göstermek, öğüt vermek ve fikir dünyasını açmak, tefekkür etmesini sağlamak için ibret verici delil ve hatırlatma vesilesidirler.
Hüseyin K. Ece
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ .
İslami Haber “Mirat”
Mirat Haber – YouTube