All for Joomla The Word of Web Design

Zengin Sahabiler İhlaslarını Koruyabilmiştir (5)

Sahabiler, az veya çok elde edilene hep razı olmuş ve bununla yetinip zaruret olmadıkça daha fazlasına talep etmemiştir. Bu kanaatkâr tutumlarından dolayı, belki de Allah, onlara daha fazlasını vermeyi murat etmiştir. Ancak sahabiler, kendilerinden daha fazla mala sahip olanları hiçbir zaman kıskanmamış ve mevcut olana da seve seve kanaat etmiştir. Sahabi Hz. Ebu Zer el- Gıfari, bu hususta Peygamberimizden (sav) şu nasihatleri aldığını bizlere hatırlatmaktadır:

“Benim dostum (Hz. Muhammed), bana dünya hususunda benden üstün olana değil de benden aşağıda olana bakmamı tavsiye etmiştir”.

Sahabi Hz. Ebu Hureyre de yine bu konuda Peygamberimizden (sav) benzer bir nasihat almıştır:

“Sizden bir kimse, Allah tarafından mal ve yaratılış bakımından üstün kılınan bir kimseye baktığı zaman, hemen bu hususlarda kendisinden daha aşağı olan ve faziletçe üstün olan bir insana baksın!” (Gazali; İhya-i Ulum’id-Din: 539).

Sahabiler, hiç bir servete sahip olmadıkları zor günlerinde sabretmişler ve kanaati ellerinden bırakmamıştır. Zenginliğe kavuştuklarında da yine kanaat edip kendilerinden daha fazla malı olanlara bakarak değil de kendilerinden daha az malı olanları görerek, hallerine şükretmişlerdir. Sahabilerin manevî üstünlüğünü bu kanaat ahlâkında görmek mümkündür. Onların azizliği, halktan ve maddiyattan tamamen müstağni ve bağımsız olmalarıdır. Sahabiler, zenginliğin izzetini, şükür, kanaat ve tasadduk ile koruyabilmiştir.

Kendilerine verilenlere tam anlamıyla kanaat eden sahabiler, manevî yönden de insanların en zenginleridir. Çünkü onlar, kanaati sadece verilene razı olmak olarak algılamamış aynı zamanda aktif şükrün bir gereği olarak infakta da bulunmuştur. Sahabiler, servetin çokluğundan ziyade gönül zenginliği ile mümtaz şahsiyetler olabilmiştir.

Bazı sahabiler, yoksulluklarında bile sadaka kabul etmezdi. Daha sonra ellerine imkân geçtiği halde züht ve takvayı bırakmaz, basit ve sade hayat yaşamaya devam ederlerdi. Bunların başında Ashab-ı Suffe’de eğitim almış Hz. Selman-ı Farisi gelmekteydi. O, dünya hazinelerinin hiç birisine bağlı olmadığı gibi temel ihtiyaçlarının bile çok altında bir hayat sürerdi. Halife Hz. Ömer, onu Medain valisi olarak tayin etmişti. 5.000 dirhem aylık aldığı o dönemlerde bile o, köle olduğu zamanlardaki gibi giyinir, maaşının hepsini fakirlere sadaka olarak dağıtır ve sepetçilikle geçinmeye devam ederdi. Hz. Selman-ı Farisi, bir sepeti üç dirheme satar, bu üç dirhemden birisiyle tekrar sepet yapmak için hurma yaprağı alır, bir dirhemi kendisi için harcar, bir dirhemi de yine sadaka olarak dağıtırdı. (İbni Sa’d; Tabakât; C. IV: 89).

Zengin sahabilerin çoğu zenginliklerini ticaret yaparak, alış veriş ederek elde edebilmiştir. Ama bütün bu ticarî işlemleri yaparlarken, hiçbir zaman Allah’ı anmaktan uzak kalmamışlardır. Dünyada olanların hiç biri, gerçek anlamda onlara cazip gelmiyordu. Refah ve bolluk, kalplerini Allah’tan uzaklaştıramadı ve sosyal sorumluluklarını unutturamadı. Zengin oldukları için, yoksulların hakkını düşünerek, zekât toplamakla görevli devlet memurlarına zekâtlarını eksiksiz olarak verdikleri gibi bunun ötesinde tasaddukta da bulunmuşlardır.

Zengin sahabiler, bütün ömür boyunca ne manevî, ne de maddî sorumluluklarını ihmal etmiştir. Genel bir yaklaşımla bu gibi sorumlu kimseler, velev ki çok zengin olsalar bile, Kuran-ı Kerim’de övülmekte ve bu hasletlerinden dolayı da böyle kişilere dünyevî ve uhrevî mükâfatlar verileceği müjdelenmektedir.

“Öyle (sosyal duyarlı, fedakâr) yiğitler vardır ki, onları ne ticaret, ne alım satım, Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyar, Onlar ancak gönüllerin ve gözlerin döneceği günden (mahşerden) korkar. Allah, onlara yaptıklarının karşılığını en güzel şekilde vermek için, onlara fazlından arttırır. Ve Allah, dilediği kimseyi hesapsız rızıklandırır.” (Nur, 24/37-38).

Demek oluyor ki namazını kılan, zekâtını veren ve bunun ötesinde cömertçe sadaka veren bir Müslümanın zengin olmaması mümkün değildir. Allah, böyle kullarına fazlasıyla ve hesapsız vermektedir. Kişi verdikçe, kendisine daha çok verilmekte, çünkü veren kişi, Allah rızası için vermekte, Allah ise bu iyiliğin karşısında kayıtsız kalmamakta, O da cömert kuluna kendi cömertliğini göstermektedir. Ne var ki Allah’ın cömertliği kıyaslanamayacak kadar çok yüksektir.

Ezcümle

Hâsılı: dünyada sosyal ve manevî sorumluluklarını yerine getiren adanmış kişilerin, sahabilerin yaptıkları gibi, infaklarını sürekli olarak Allah için eda etmeleri halinde, zenginleşme sürecine girebilir, ihlâslarını da korumaları halinde zenginliğin maddî ve manevî lezzetini yaşayabilir. Takvalarını korumasını bilen sahabiler, dünyadan el etek çekmemiş, inzivaya sığınmamış ve zenginliği de sakıncalı görmemiştir.

Onun için, İslâm’ı ilk kaynaktan öğrenme imkânı bulan sahabilerin önemli bir kısmı, zengin ve servet sahibi olmuştu. Şüphesiz zenginlik seviyeleri birbirinden farklı idi ancak ihlâs, takva ve cömertlik bakımından her biri birbirleriyle kıyaslanamayacak kadar üstün bir düzeyde idi. Sosyal duyarlılıkları ve cömertlikleri, zenginliklerini âdeta gölgede bırakıyordu. Sahabiler, maddî zenginliğin bütün âfetlerinden kendilerini şu üç güzel hasletle koruyabilmiş ve zenginliği faydalı hâle getirebilmiştir:

a) Malı helalinden kazanarak;

b) Malı, hak yolunda sarf ederek;

c) Mala bağlı kalmadan, onun kölesi olmadan Allah’ın zikrine ve bütün diğer ibadetlere devam ederek.

Özetle söyleyecek olursak; ortalama refah seviyesinin üstüne çıkmış olan sahabiler, helal kazançlarının önemli bir bölümünü sosyal faydası olan alanlara sarf etmiştir. Kendilerini küçük düşürmemek şartıyla alçak gönüllülüğü bir hayat tarzı olarak benimseyen zengin sahabiler, helal mallarını Allah yolunda harcamış, fakir ve muhtaçları acıyıp onlara hep maddî destekte bulunmuştur. Malın fazlasını Hak yolda harcadıkları hâlde sözün fazlasını tutup fazla konuşmayan, Kuran ve Sünnete uygun bir şekilde ahlâklarını güzelleştiren, maneviyatlarını sürekli olarak güçlendiren sahabilere ve onların yolundan giden günümüz (zengin) Müslümanlara ne mutlu.

Prof. Dr. Ali SEYYAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir