islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,1648
EURO
53,9432
ALTIN
6.056,88
BIST
13.976,68
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
33°C
İstanbul
33°C
Açık
Cumartesi Açık
30°C
Pazar Parçalı Bulutlu
30°C
Pazartesi Açık
31°C
Salı Parçalı Bulutlu
32°C

GERÇEK DİNDARLIK: ŞEKİL İLE ÖZÜ BİRLİKTE YAŞAMAK

GERÇEK DİNDARLIK: ŞEKİL İLE ÖZÜ BİRLİKTE YAŞAMAK
11/07/2026 10:32
A+
A-

GERÇEK DİNDARLIK: ŞEKİL İLE ÖZÜ BİRLİKTE YAŞAMAK

Dindarlık, genel hatlarıyla “insanın Allah’a inanma, O’na bağlanma ve dinin inanç, ibadet, ahlâk ve hukukla ilgili ilkelerini benimseyerek bunları günlük hayatına yansıtma çabası” olarak tanımlanıyor. Fakat bu tanıma uygun bir dinî hayatın ise çoğu zaman gerçekleşmediği; zira bazı dinî uygulamalarda kimi insanların, daha ziyade dinin şekil ve sembollerine ağırlık veren bir anlayışa; kimi insanların da dinin özünü oluşturan ahlâkî değerleri merkeze alan bir görüşe sahip oldukları ve bunun da doğru ve sağlıklı bir dindarlık anlayışının oluşmasına ve gelişmesine katkı yapmadığı biliniyor. Dolayısıyla da doğru ve sağlıklı bir dindarlık anlayışının oluşması ve gelişmesi için dinin hem şekline hem de özüne aynı ölçüde önem verilmesi ve yaşanması icap ediyor.

Zira şekle daha çok önem veren bir dindarlık anlayışında ibadetlerin şekli, kıyafetler, bazı geleneksel uygulamalar ve dinî davranışların ön plana çıktığı; buna karşılık dinin ruhu, özü ve amacı olan ahlâkî boyutun ise çoğu zaman ikinci planda kaldığı görülmektedir.  Bu dindarlık anlayışında olan insan, bu tarz bir uygulama ile dinî görevlerini yerine getirdiğini düşünmekte; ancak bu görevlerin kişiliğinde ve davranışlarında ne ölçüde bir değişim meydana getirdiğini ise düşünmemektedir.

Nitekim bu anlayışta; namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek ve dinî sembollere sıkı sıkıya bağlılık göstermek önem arz etse de bu ibadetlerin insana kazandıracağı dürüstlük, adalet, merhamet ve kul hakkına riayet etme gibi dinî davranışlar fazla da bir önem arz etmemektedir.  Diğer bir ifade ile bu anlayışta görüntü ve kimliğin, öne çıktığı, buna karşılık ahlâkî ilkelerin ve kuralların arka planda kaldığı, dolayısıyla da ibadetlerdeki asıl amacın insanı takvaya ve ahlâkî olgunluğa ulaştırmak olduğu gerçeğinin fazla da dikkate alınmadığını göstermektedir.  

Mevlana’ya bir gün birisi gelir ve ona Hz. Peygamberin kuşağının olup olmadığını, varsa nasıl olduğunu, kaç arşın uzunlukta ve hangi renkte olduğunu sorar. Mevlâna; “Bunu bilmekle ne yapacaksın, eline ne geçecek, Hz. Peygamber kuşak kullanırdı, kullanmazdı veya vardı, yoktu, bunu bilmek sana ne fayda verecek?”, diye sorar. O da şöyle cevaplar: “Sakalım onun sakalı gibi oldu, sarığım da O’nun sarığına benzedi, hatta ayaklarımda çöl ayakkabısı var, Konya toprağında çöl terliği ile geziyorum. Elbisem de onunkine benzedi, geriye acaba Hz. Peygamber kuşak kullanıyor muydu, kullanmıyor muydu meselesi kaldı. Bunu da kimse cevaplayamadı. Onun için sana geldim. Ben O’na benzemek istiyorum”, der. Mevlâna ona cevap olarak, “Sen bu kafa ile benzesen benzesen ancak Ebu Cehil’e benzersin”, dedikten sonra şöyle devam eder: “Dış görünüş ve kıyafet itibariyle Hz. Peygamberle Ebu Cehil arasında bir fark yoktur. Fark surette değil, siretlerdedir. Sende Hz. Peygamberin şekil ve kıyafetinden nelerin olduğu değil, Hz. Peygamberin ahlakından, dürüstlüğünden, hoşgörü ve insanlığından ne var onu söyle. O’na ancak öyle benzersin”[1]  der.

Bu anekdotun bize verdiği mesaj ise dinin özünden ve ruhundan kopmamak; dindar görüneceğiz diye gösterişe kapılmamak ve aydın desinler diye de dinden taviz vermemektir. Çünkü insanı suç ve günah işlemekten alıkoyan ve değerli yapan şey, onun sahip olduğu Müslüman kimliği değil, Müslüman kişiliğidir. Bu da ancak ibadetlerin sadece şekline önem vermekle değil, aynı zamanda onun ruhunu ve özünü oluşturan “takva/kötülüklerden ve günahlardan korunma bilinci” ile elde edilmektedir.

Ahlâk merkezli dindarlık, dinin özünü ve amacını ahlâkî değerlerde gören bir anlayıştır.  Diğer bir ifade ile bu yaklaşım, ibadetlerdeki asıl amacın insanın dürüst, adaletli, merhametli, erdemli kısaca takva sahibi olmasını sağlamak olduğu düşüncesine dayanır. Bu nedenle ahlâk merkezli dindarlık, insandan Allah ile olan ilişkisini sadece ibadetlere tahsis etmemesini; aynı zamanda insanlarla ve toplumla olan ilişkisini de ahlâkî zemine dayandırmasını istemekte ve gerçek dindarlığın ancak bu şekilde inşa edilebilineceğini öngörmektedir. Zira bu anlayışta ibadet ettiği halde insanlara zulmeden, kul hakkı yiyen, yalan söyleyen veya haksızlık yapan bir kişinin dindarlığında takvalı bir duruşun ve davranışın olmadığı ve bunun da bir noksanlık olduğu düşüncesi, hâkim bir görüş olarak yaşıyor.

Burada dikkate alınması gereken önemli bir nokta bulunuyor. Bu da ibadetlerin şekli ile özünü teşkil eden ahlâkî davranışların birbirine karşıtmış gibi algılanmamasıdır. Çünkü din ne sadece ibadetlerden ve ne de sadece ahlâktan müteşekkil bir kurumdur. Bilakis ibadetler ve ahlak bu kurumun dört ana unsurundan ikisidir. Diğer ikisi ise iman ve hukuktur. Ahlak, bireyin vicdanını korurken, hukuk da toplumsal düzeni korumaktadır. Bu nedenle nasıl insanın, aktif olabilmesi için hem bir bedene, hem de bir ruha ihtiyacı varsa; toplum hayatında da ibadet ve ahlak birlikteliğine de ihtiyaç vardır. Nasıl ki bedenden yoksun bir ruh veya ruhtan yoksun bir beden işlevsel olamıyorsa; ibadetsiz bir ahlak veya ahlaksız bir ibadet de işlevsel olamamaktadır. Bu nedenle Kur’an, ibadetlerdeki temel amacın, “takva”ya ulaşmayı, yani insanı kötülüklerden uzaklaştıran ahlâkî sorumluluğu, hedef olarak göstermektedir. Dolayısıyla ibadetlerin şekli kadar, onun ruhunu ve özünü oluşturan ahlak da önem arz etmektedir.

Ne var ki bu bilgiden ve bilinçten yoksun pek çok insanın, çoğu zaman dinin özünü temsil eden ahlaka gereken önemi vermediği, daha ziyade ibadetlerin görünür taraflarına odaklandıkları görülüyor. Bu da tabiî olarak insanı gösterişçi bir dindarlık anlayışına götürüyor. Bunun sebepleri arasında şekil ve sembollerin daha kolay fark edilmesi, buna  karşılık  ahlâkî davranışların  o kadar kolay  ölçülememesi bu  konuda bir  zorluğun    da bulunduğunu gösteriyor. Nitekim bir kişinin, nasıl giyindiği veya hangi ibadetleri yaptığı kolayca görülürken, onun ne kadar dürüst, adaletli veya merhametli olduğunu anlamak, o kadar kolay olmuyor.  Zira  bu gerçeği insanların anlaması için uzun bir sürenin de geçmesi gerekiyor.  Bu nedenle bazı toplumlarda grup aidiyetini gösteren sembollere önem verilmesi, şekilci dindarlık anlayışına katkı sunarken, ahlak merkezli dindarlık anlayışının  oluşmasına  ve gelişmesine ise önemli bir katkı sunmuyor. Dolayısıyla da dürüstlüğün yaygın olduğu bir toplumda güvenin arttığı; adaletin hâkim olduğu bir toplumda huzurun sağlandığı; merhametin ve yardımlaşmanın geliştiği toplumda ise sosyal dayanışmanın kuvvetlendiği gerçeği dikkatlerden kaçıyor.

Nitekim dinî sembollerin yoğun olduğu, fakat ahlâkî ilkelerin zayıfladığı toplumlarda dinin temsil gücü zarar görmekte, zira insanların din adına söylenenlerle din adına yapılanlar arasındaki çelişkileri gördüklerinde dine karşı güven kaybı yaşamaktadırlar.  Dolayısıyla dinin toplumdaki itibarı da önemli ölçüde onu temsil eden veya ettiğini söyleyen insanların ahlâkî davranışlarına bağlı bulunmaktadır. Diğer bir ifade ile şekilci dindarlık ile ahlâk merkezli dindarlık arasındaki bu ayırımın, şekilci dindarlığın daha çok dış görünüşe ve biçimselliğe; ahlâk merkezli dindarlığın ise anlam ve amaca yöneldiğini göstermektedir.

Dolayısıyla böyle bir ayırım, doğru ve sağlıklı bir görünüm arz etmemektedir.  Bu nedenle doğru ve sağlıklı bir dindarlık, ne şekli, ne de  dinin özünü ihmal eden bir anlayıştır. Gerçek dindarlık, ibadetlerle ahlâkı, şekille özü, görünüşle karakteri birlikte yaşatabilmektir. Nitekim namazın dürüstlüğe, orucun sabra, zekâtın paylaşmaya, haccın kardeşliğe dönüşmediği bir toplumda dinin hedeflediği ahlâkî olgunluk tam olarak gerçekleşmemiş demektir. Bu sebeple dindarlığın değeri, sadece bir insanın ne kadar ibadet yaptığıyla değil; aynı zamanda ibadetlerin onun karakterine, davranışlarına ve insanlarla olan ilişkilerine ne ölçüde yansıdığı ile de alakalıdır. Nitekim Hz. Peygamber’in, “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim”[2] sözü ile, Hz. Aişe’nin “ Onun ( Peygamberin) ahlakı, Kur’an’dı.”[3] demesi de bunu ifade etmektedir.

Sonuç olarak gerçek dindarlık, ne sadece şekil ve sembollere indirgenebilecek bir görünüş meselesidir ne de ibadetleri ihmal eden soyut bir ahlâk anlayışıdır. Gerçek dindarlık; iman, ibadet, ahlâk ve hukukun bir bütün hâlinde yaşanmasıyla ortaya çıkan bir hayat tarzıdır. İbadetlerin temel amacı, insanı daha dürüst, daha adaletli, daha merhametli ve daha sorumlu bir kişiliğe dönüştürmektir. Bu dönüşüm gerçekleşmediğinde ibadetler, hedeflediği ahlâkî sonucu tam anlamıyla meydana getirememektedir.

Bu sebeple dindarlığın değeri, sadece yapılan ibadetlerin çokluğuyla değil, bu ibadetlerin insanın karakterine, davranışlarına ve toplumsal ilişkilerine ne ölçüde yansıdığıyla da ölçülmelidir. Çünkü dinin birey ve toplum hayatında güven, adalet ve huzurun kaynağı olabilmesi; şekil ile özün, ibadet ile ahlâkın, görünüş ile şahsiyetin birlikte yaşanmasına bağlıdır. Bu nedenle sahih ve sağlıklı bir dindarlık anlayışı, dinin hem zahirini hem de özünü koruyan; insanı Allah’a yaklaştırırken aynı zamanda insanlara karşı daha erdemli, daha adaletli ve daha ahlâklı kılan bir dindarlık anlayışıdır.

Dipnotlar

[1] İsmail Yakıt, Hz. Peygamber’i Anlamak, İstanbul, 2003, s. 41-42.

[2] Muvatta’, Hüsnü’l-Huluk, 8.

[3] Müslim, Müsâfirîn, 139.

Prof. Dr. Celal Kırca

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar
  1. Ümit Ortaç dedi ki:

    Hakk Allah bilir. İslam şeriatında hakk arama yolları dünyada mevcuttur. Hakk; Din gününde hakk yerine ikame edecektir Oran meselesi yazmışsın ama şu var… abdullah gül denen şahsı sevmedim sevmiyorum. abdullah gül oy vermek kısmı neden ne derece ile haksızlık oluyor, zalimin tekiydi batılada oy istiyordu. Neden abdullah gül’e oy vermemiz gerekiyordu? Oran ne? Bana göre geberse elimi uzatmam, 2007de uzatmazdım. yani vaka neden haksızlık oluyor? Gün, geçmişte uğradığım o kadar haksızlık oldu ki? Neden onun için haksıklık oluyor da benim kanaatim benim ugradığım haksızlık olmuyor? Yani oran ne? neden herkes bu konuda taraf olmak zorunda mıydı? Yani müslim hiç oy vermezse müslim olamıyor mu? propaganda araçları neden, devreye bu kadar girdi? Dün hata etmişiz, daha da edebiliriz. Şunu diyorum önemi yok abdullah gülün oy istemesinin. Bu durumda ahirette hesap görulücek. Demokrasiye oy isteyen şeytanın kulları olmuş olabilir??? demokrasiye oy istiyor şeytanın kulu olabilir? müslimler Allah’ın ipine tutunmakla emredildiler. Neden ribanın şu anda kullanılıyor olmasına karşı değil abdullah gül? bu zulüm değil mi? aşağılık derecesi düşmüş haksızlıktan bahsediyor ama ribanın bankalarda devam etmesinden bahsetmiyor??? derecesi yok. veya dikili taş, put hic aklına gelmiyor. bir haftada 100 görüşme yaptıysa… 2007 vaka abdullah gülün haksızlığa uğraması… 100 görüşmede oyle. Fakat riba haram hiç bahs yok. Nasıl hakk oranı oluyor? ribanın haram oluşundan bahsetmiyor? Ahiret var. çok sükür Allah’a.

  2. Cenk Cemil dedi ki:

    Sayın Prof.Dr.Celal Kırca Bey…Önemli bir konuyu izaha çalışmışsınız…Teşekkürlerimi arz ediyorum. Türkiye Msülümalrı olarak maalesef İslâm Dinimizi hemen jhiç bir devirde iyi öğrenmedik-öğrenemedi diyorum. Bazılarımız, İslâmın olmzsa olmaz olarak vaz’ettiği farz ibadeterimizi ŞEKİLCİLİK olarak görmekte ve bazılarımız da dinimizin asla başkalarının bilemsini ve görmesini istmediği NEVAFİL inadetleri FAŞ etmede birbirleriyle yarışır hale gelmekte Oysa, müslümanoldur ki, özellkel takva ve veraya mumasil ibadetleri, Allahtan korkusunu zinhar başkalarının asla gömemesine çok büyük vie dikkat eden insan demektir. Çünkü, bu hususların başkarı trafından görülemsi ve bilinmesi demek, onalra çok büyük bir ihtimalle RİYA karışmış olmak demektir. Müslüman, bu konualrda adeta KARDA YÜRÜYÜP, İZİNİ ASLA BELLİ ETMEDEN BİR HAYAT SÜREN BİR İNSAN DEMEKTİR.

  3. Ayşegül Ünal dedi ki:

    Müslümanların temsil gücünün yüksek olması, dinin şekil ile özünü birlikte yaşamaya bağlıdır. Aksi halde “dinî sembollerin yoğun olduğu, fakat ahlâkî ilkelerin zayıfladığı toplumlarda dinin temsil gücü zarar görmekte, zira insanların din adına söylenenlerle din adına yapılanlar arasındaki çelişkileri gördüklerinde dine karşı güven kaybı yaşamaktadırlar” Müslüman güven veren biri olmalı..
    Teşekkürler, selamlar ve hürmetler Hocam

  4. Faruk saban dedi ki:

    Selamlar değerli hocam, İç ve dış bütünlüğü sağlandığı vakit belki ahlak ve gerçek dindarlık yaşanabilir diye düşünüyorum,Ben bazen şu örneği veriyorum bir toplumun gerçek dindarlığı ve güvenilirliğinin göstergesi; Kapılarında üçbeş çeşit şifreli kilit sistemi kullanılıyorsa, insan dışarıya çıkarken kapısını kitlemek zorunda kalıyorsa orada ahlâki kriz var demektir diyorum,Beğenmediğimiz halk tabiri ile gavur dediğimiz toplumlar bizden daha güvenli bir sistemde yaşıyorsa burada kara kara düşünüp nerede hata olduğunu bulmak gibi tüm sorumluların çözüm yolunu bulma gösterme gibi bir mecburiyeti vardır.Saygılarlar hürmetler, Kaleminize dilinize bereket. rabbim ömrünüzü hayırlı uzun eylesin, insanlar daha çok istifade etsin inşallah.

  5. Ali ekşi dedi ki:

    Toplum da var olan ve bizi şaşırtan bir durumu çok güzel izah ettiniz. Bakıyorsunuz sakalı var bol elbiseler yakasiz gömlekler giymiş kokular sürünmuş 99 lul tesbihi elinde etrafta mutehakkim nazarlar firlatarak camiye gidiyor.hatta bazısı namaz takkesini de evden takıp 200 metre camiye gidiyor..şimdi bu kişi bu haliyle islâmi mi temsil ediyor..camiye girince takkesini taksa tesbihi çıkarsa olmuyor mu..
    Kılınan namaz onu kötülükten fenaliktan ali koymuyorsa giysinin ne önemi var.
    Islami şekle hapsetmek urbalarla takva olunacağını zannetmek ne kadar yanlış bir şey..
    Yunus Emre diyor ya dervişlik olsaydı bir asa ile hırka biz dahi alırdık 30 a 40 a..
    Şekillerde Müslümanlik kolay geliyor. O şeklin icini doldurmak ahlâk li fazilet li olmak..matlub olan budur.hocamiza teşekkür ediyorum bizi aydinlattilar..

  6. Durmuş Ali Öztürk dedi ki:

    Hocam yazınızı memnuniyetle okudum.Tebrik ederim. Ancak bir hususa dikkat çekmek istiyorum. O da “iman, ibadet ve ahlak” sıralamasının doğru olmadığıdır. Bana göre ahlak ile ibadet yer değiştirmeli yani “iman, ahlak ve ibadet” şeklinde bir tasnif olmalıdır.Wesselam…

  7. Arslan Erenler dedi ki:

    Allah cc razı olsun. Günümüzün en yakıcı meselesine neşter vurmuşsunuz.Selam ve dualar.